Menü

1974 İstanbul Festivali’nin İkinci Haftası

İstanbul Festivalinin ikinci haftası müzik ve bale şölenleriyle dolu geçti. İlk haftanın sonunda belirtmiştik, yine belirtiyoruz: Bütün bu şenliğin en sevindirici yanı, her geçen gün ilginin, özellikle değişik çevrelerin ilgisinin artması. İster konser, ister opera, ister tiyatro, ister bale olsun, her temsil, her gösteri, kendi seyircisini çekebiliyor.



EMIL GILELS

Geçtiğimiz haftanın en önemli sanat olayı, hiç kuşkusuz, Sovyet piyanisti Emil Gilels’in, Konak Sineması’ndaki resitali ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eşliğindeki konseri oldu. Birkaç gün önce, aynı salonda başka bir piyanist, Rus asıllı Amerikalı sanatçı, Shura Cherkassky bir resital vermişti. Bu konserlerin birbiri ardından sıralanmasının ilginç yanı da, bir karşılaştırma, bir tartışma alanın sağlanması.

Örneğin Emil Gilels’in tek boş koltuğun bulunmadığı resitalinden sonra, dinleyiciler kendi aralarında Cherkasskyk’nin piyanoyla nasıl “kavga ettiğinden”, Emil Gilels’in ise piyanoyu nasıl “okşadığından” söz ediyorlardı. Yine Konak Sineması’ndayız… Sofya Filarmoni Orkestrası ve gepgenç bir orkestra şefi: Dimitri Manolov… Ve iki Bulgar solist; viyolonist Badev ile piyanist Dikov… Çok alkışlanan konserlerden biri daha… Evet, Konak Sinemasında birbirini izleyen konserler, müzikseverler için gerçek bir şölen oldu. Ancak.. Ancak, İstanbul’un yaşamakta olduğu o korkunç sıcaklar, bu şölenin hazmını oldukça güçleştirdi.



Festival Komitesi’nin konserler için geçen yılki Darüşafaka salonundan vazgeçip, Konak Sineması’nı seçişinin tek nedeni, burasının havalandırma tesisatına sahip olmasıydı. Ancak Festivalin daha ilk konserinde bu cihazın büyük bir gürültüyle çalıştığı fark edilince, hiçbir orkestra, hiçbir solist, konser sırasında bunun çalıştırılmasına izin vermedi. Böylece havalandırmadan yoksun salonda, “bir yanda orkestra elemanları ve solistler bol bol ter döktüler. Müzisyenlerin bu konuda hangi kanıya vardıklarını bilemiyoruz ama, dinleyiciler, bu sanat olaylarını izlemek için, bunca ter dökmeye razı oldukları, düşüncesinde birleştiler.



Havalar, yalnız sıcak olması nedeniyle etkilemedi festivali. Yağmur korkusu da kara bir bulut gibi geldi geçti festivalin üzerinden… Geldi geçti ama, geçerken de, Festival Komitesi’ni heyecandan heyecana sürükledi. Bugüne dek kanımızca festival programında izlediğimiz en ilginç gösteri olan Tanz Forum Köln Balesi de yağmurun hışmına uğradı. Böylelikle, İstanbullular bu ilginç gösteriyi izleme olanağını yalnızca bir tek gece bulabildiler. Topluluğun ikinci gösterisinde yağmur yağınca temsil iptal edildi. Topluluğun bir gün daha Türkiye’de kalma olanağı araştırıldı; ancak sanatçılar hemen ertesi günü Kahire’de bir bale gösterisi sunacaklarından, gitmek zorunda kaldılar… Ve yazık oldu…



SOFYA ARABESC BALESİ

Geçtiğimiz hafta içinde ikibale topluluğu daha temsiller sundu. Bunların ilki Bulgaristan’ın “Sofya Arabesc Balesi”, diğeri ise Amerika’dan gelen “New York Harkness Ballet” idi. Bunların İkincisini önümüzdeki sayıda geniş olarak sizlere tanıtacağımızdan, ilkinden söz edelim. Sofya Arabesc Balesi, henüz yedi yıllık geçmişi olan bir topluluk. Festivalde iki değişik program sundu. İlk programda Kiutvhiiski adlı, hiç tanımadığımız bir bestecinin “Etüde Diaphonique et Adagio”su ile Verdi’nin bir çeşitlemesini, ikinci programda ise Prokofieff’in “Pepito”sunu ve Albinoni’nin “Adagio”sunu temsil ettiler. Her iki programın ortak eseri, Bizet’nin ” Carmen ” operasından, müziğini Chtchedrine’in uyarladığı ” Carmen” balesiydi. Sofya Arabesc Balesi, ne yazık ki, uluslararası bir festivalde izlenmesi düşlenen kalitede bir topluluk değildi.



Topluluğun tüm gösterileri, bale sanatının kanımızca en önemli öğesi olan koreografiden yoksundu. Bu böyle olunca, ilginç bir sahne düzenine, baleye yeni boyutlar katacak yöntemler kendiliğinden yok olup, her yerde, her bale gösterisinde izlediğimiz, kanıksadığımız önceden bildiğimiz hareketler dizisi birbirini izliyor. Koreografinin yoksunluğu başka bir öğeyi zorunlu kılıyor: Sanatçıların ustalığını. İster istemez tüm dikkatler, tüm ilgi sanatçılarda toplanıyor… Burada belirtmek gerek ki, topluluğun solistleri ile “corps de bale” arasında büyük bir fark görünüyor. Nitekim Arabesc Balesi’nin en ilginç anılarını Rozina Kahburova, Tatiana Yordanova ve Georgi Mihov’un ustalıklarında tattık.



Sofya Arabesc Balesi’ nin sunduğu en ilginç eser, hiç kuşkusuz, “Carmen”di. Ancak bu ünlü operanın, müziğinin yeni uygulaması tartışma götürebilir. Topluluğun bir şanssızlığı da sahnede kullanılan ışığın bozukluğu ve yanlışlığıydı. Gerçekten de, temsiller boyunca topluluğun ışıkçısı, sahnedeki balerinleri ışıkla izleyebilmek, ışığı azaltıp çoğaltmak ya da rengini değiştirmek için oldukça terledi. Ancak bütün çabasına rağmen görevini başaramadı.

Konak Sineması’nda bol ter dökerek izlenen konserler… Açıkhava Tiyatrosu’nda yağmur endişesiyle seyredilen baleler… Bu arada Topkapı Sarayı’nda Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operası Yedikule’de ise “İstanbul Efendisi” oynanıyordu.



İSTANBUL EFENDİSİ

Yedikule’nin en büyük yararının, bura halkınıtiyatroya çekmek olduğunu belirtmiştik. Nitekim Devlet Tiyatrosu’nun sunduğu Musahipzade Celal’in “İstanbul Efendisi”nde bu kanımız pekişti. Çocuğunu, bebeğini alan, akşam yemeğini çıkınına saran Yedikule’nin sıralarını dolduruverdi. Ve Türkiye’nin tiyatro okulu görevini yüklenmekle sorumlu tek kurumunun, yani Devlet Tiyatrosu’nun sazlı sözlü, kantolu ve göbek havalı gösterisini izledi. 1974 Türkiye’sinde “çağ dışı” kalan bu oyunla, Devlet Tiyatrosu’nun ne yapmak istediğini, ne amaçladığını, hangi yolu izlediğini bilmek isterdik. Bilmek istediğimiz bir başka konu da bu büyük (?) prodüksyona ne kadar para harcandığı…



İstanbul Festivali’nin yurdumuza turist çekmek amacıyla yapılması gerektiğini savunanlar vardı. Bu görüşün ne denli yersiz olduğunu birçok kereler belirttik. Yılın her mevsiminde, istediği sanat olayını ülkesinde izlemek olanağını bulan, niye kalkıp taa İstanbul’a kadar gelsin? Gelenler, İstanbul’a gelecek turist falancayı dinlemek için değil, İstanbul’u görmek için gelirdi. Tek tük turistin göze çarptığı tek olay, Topkapı Sarayı’ndaki “Saraydan Kız Kaçırma” operasıydı. Ancak bu da, operanın temsilinden çok temsilin Saray’da yer almasından ileri geliyordu. Aydın Gün’ün sahneye koyduğu eserde Suna Korad, Kevork Boyacı, Oya Tekin, Atilla Manizade ve Ender Arman rolleri paylaşıyorlardı. Bir tek boş yerin bile bulunmaması, Festival Komitesi’nin “Saraydan Kız Kaçırma”yı her yıl tekrarlama kararının ne denli olumlu olduğunu ortaya koydu…



AMERİKAN KORO VE BANDOSU

Geçtiğimiz hafta içinde yer alan olaylardan biri de Amerikan Koro ve Bandosu’nun konserleriydi. Ancak, ne Türk toplumuna, ne de buradaki yabancılara hiç bir şey demeyen bu konserler, tahmin edildiği gibi, her çeşit ilgiden yoksun kaldı.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1974-tarihli-87-sayisi/)

19.02.2021 19:48

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar