Menü

Adı Vasfiye ve Bekçi Filmlerinin Feodal Yapısı

Sanırım Atıf Yılmaz, kadına yönelik son dönem filmlerine Delikan’la başlamıştı. Oldukça işlevsiz ve anlamsız epik “bağlama” bölümleri dışında bu film, sinemamızın genel anlatım biçimi olan, dıştan aktarma ve hikaye etme tarzını olgun bir düzeyde yineliyor ve doğrudan kadın özgürlüğü üzerine değinmeler içermekle birlikte, daha çok erkeğin kadına bakışındaki feodal yaklaşımı, “sahiplenme-sahip olma” tavrını hedef alıyordu.



Müjde Ar’ın Aytaç Arman’la çimenler üzerinde seviştiği sahne ile gece kulübü sahnelerindeki mizansen benzerliklerinin anımsattığı gibi, Adı Vasfiye temel yaklaşımı bakımından da Delikan’a benziyor. Atıf Yılmaz, kahramanlarının, kadın özgürlüğü ve toplumsal bunalım üzerine biraz bayat, biraz kaba klişeleşmiş tezler attıkları “kadın” filmleriyle geniş bir kavis çizdikten sonra dana hacimli olan ve yaşamın kendi akışına daha yakın bir filmle, yeniden erkil düşünme ve davranış biçimlerini işlemeye dönmüş gibi gözüküyor.

Adı Vasfiye’yi önce kendi içinde ele alalım. Dört erkek, köy ve kasaba arasında gidip gelen Vasfiye’yi anlatıyorlar. Bu anlatımlar, konu sıkıntısı çeken bir yazarın düşleminde birleşiyor. Bu anlatım şeması, Necati Cumalı’nın Ay Büyürken Uyuyamam adlı kitabındaki öyküleri birbirine eklemlemek için bir çözüm olarak düşünülmüş…



Öncelikle belirteyim ki, bu denemeler filmde bir işlev kazanmıyor, başka bir deyişle hakkıyla gerçekleşmiyor. Vasfiye gerçi ereklerin gözünden anlatılıyor, ama iğnecı Rüstem dışında bu anlatımlar bir öznellik, bir yanılsama içermiyorlar. İğneci Rüştem’in bölümünde ise film zaten bir güldürü havasına giriyor ve onun anlattıklarının gerçekte nasıl olduğu Hamza Toprak’m ağzından açıklanıyor. Yani buradaki öznel boyut, aynı olayın iki kez, ayrı gözden anlatılmasıyla sağlanıyor. Emin’in ve Hamza’nın anlattıkları ise Vasfiye’nin yaşamının bildikleri dönemini aktarmaktan öteye gitmiyor. Doktor Fuat’ın bölümü ise zaten son derece yamama… Tam, “film bitecek galiba” derken birden bu bölüm başlıyor ve neyin ne olduğu anlaşılmadan geçiyor. Bu bölümleri bağlayan ve bir bakıma erkeklerin mahvettiği Vasfiye’ye karşı bir tür insanlık utancı, bir insanlık acısı duyması gereken yazarımız ise, bir yazardan çok, yazamama üzerine lümpence laflar eden bir yazar karikatürü gibi çiziliyor. Böyle olunca filmin geri planda tutulan yorumu iyice dağılıyor.



Yanlış anlaşılmasın… Bu ara bölümler filmin geneli içine iyi yedirilmişler ve sırıtmıyorlar. Ama bir anlam ve işlev kazanmıyorlar. Ne de filmi derinleştiriyorlar. Adı Vasfiye asıl güzelliğini çokluk Lütfi Akad’ın filmlerinde rastladığımız, yalın, düz, dıştan aktaran ama belirli bir duyarlılığı da yakalayan havasından alıyor. Son dönemin “tez getirmeye”, “yaşam felsefesi yapmaya” çalışan ama çalıştıkça da işleri karıştıran filmlerinin yanında Adı Vasfiye, bu havası yüzünden zevkle ve rahat izlenir bir film oluyor. Bunda Atilla Özdemiroğlu’nun müziği ile artık usta diyeceğimiz Orhan Oğuz’un görüntülerinin ve iyi seçilmiş iç mekanların, köy-kasaba köşelerinin payı büyük…



Oyunculara gelince… Müjde Ar ilk kez “ kadın özgürlüğü kahramanı” ya da “konusu” olmaktan ve cinsel bir simge olarak kullanılmaktan kurtulunca rahatlamış gibi… Oyunculuk yapmak için epey fırsat buluyor ve iyi demlendiriyor. Kimi zaman yalın ir anlatıcı, kimi zaman abartılı bir erkek olması gereken Aytaç Arman, ikide bir değişen rolünün altından başarıyla kalkıyor. Düz ama nüanslı rolünde Levent Yılmaz duyarlığını aktaran bir oyun veriyor. Yılmaz Zafer ise bu filmde de oyunculuk yeteneği üzerine bir fikir vermiyor… Taşra kişilerini canlandıran yan oyuncular ise çok iyi… Herhalde bizim oyuncularımız ve yönetmenlerimiz en iyi taşralılığı biliyor ve yakalıyorlar.



Son olarak Adı Vasfiye’ye ülkemiz ve dünya sineması bağlamında bakalım. Bu açıdan bakıldığında, “Pavyona düşmüş kadın” öyküsü bir yineleme değil mi? Ayrıca bizde yeni deneniyor olması bir insanın yaşamının başkalarının ağzından anlatılmasım “yepyeni bir deneme” yapar mı? Orson Welles’in, nesnesine birkaç kişinin gözünden bakan ve filmine birkaç düzlemli bir geometrik derinlik katan Yurttaş Kane’inden Kurosawa’mn yaşamı bir yanılsamalar ve öznellikler yığını olarak ansıtan Raşamon’una kadar öyle bir sürü film geliyor aklımıza… Kuşkusuz bir kez uygulanmış bir anlatım biçimi bir daha kullanılmaz demek istemiyorum. Ama bu biçim yeni bir düzlemde tekrarlanırsa bir anlam kazanır.



Vasfiye”nin anlatımının bize özgü olması da beni ilgilendirmiyor açıkçası… Çünkü, öteki sanat dalları için bir ölçüde geçerli olsa bile, sinemada “bize özgü” olmanın, böyle bir amaç taşımanın ne demek olduğunu, neye yarayacağını bir türlü anlayamıyorum.

Bekçi”

Ali Özgentürk ilk iki filmi Hazal ve At ile sinemamızdaki doğalcı-gerçekçi akımı sürdüren ama filmlerine ille de “felsefe” ve “fantazya” katma iddiası güden bir yönetmen izlenimi vermişti. Özellikle At İtalyan Yeni Gerçekçiliğini anımsatan bir doğalcılık taşırken, Özgentürk bunun arasına, pek yaratıcı zeka ürünü olmayan, filmi hantallaştırmaktan başka sonuç vermeyen, yaşanılan gerçeğe yaklaşımında çarpıklıklara yol açan “fantezi”ler eklemekte ısrar etmişti.



Bekçi ise Orhan Kemal uyarlaması olmasına karşın, gerçekçi temelinden yükselerek, donmuş durağan bir toplum atmosferinin filmine dönüşmüş… Özgentürk önce, Murtaza’yı tanıyanların görüşlerini vererek konuyu yayıyor ve paragrafları açıyor. Sonra da izleyiciyle birlikte “Murtaza”yı keşfe çıkıyor. Çokluk bel ve boy çekimlerini kullanarak, bunların arasına gri-mavi göğün altında durgun gecekondu tepesi genel çekimleri koyarak ve sabit, yavaş ve sessiz bir ritm tutturarak, totaliterizm altında, çevrelenmiş, tortu gibi çökmüş ve (Macit Koper’in ağzından) dinlediği hurafe, mucize ve masallarla avunan bir toplumun irkilten, tedirgin eden atmosferini yaratıyor. Bunlar arasında Müjdat Gezen, müthiş bir anti Müjdat Gezen bir oyun tutturarak, tek bir yürüyüş biçimiyle, yüzündeki tek bir maskla ve yasa gibi tekrarladığı “ilke”leriyle hiyerarşi gibi milliyetçilik gibi, erkeklik gibi, üniforma, tören, düzen ve disiplin düşkünlüğü gibi totaliter toplumun temel taşlarını yansıtan bir ayna oluyor. Sünnet düğünü bölümü ise bu atmosferin kültürel sonuçlarını belgesel bir havada aktarıyor..



Ancak Özgentürk, fantastik sinema yapma hastalığına bir kez daha düşerek filmi, De Sica’nın Milano Mucizesi’ni tersten anımsatan sahnelerle doldurmuş… Yıkıntılar içindeki gelin-damat, genelev, ağızların bantlanması, tel örgüyle çevirme gibi bölümlerle, Murtaza’nın kediyi kovduğu oldukça kolaycı ve popülist bölüm, filmin atmosferini sürekli keserek dağıtıyor. Tam Murtaza’nın ailesinin ve işçilerinin duyarlılığına ortak oluyorsunuz, bu göstermeci sahneler başınıza vurarak ders vermeye başlıyor.

Öte yandan, filmin yukarıda sözünü ettiğimiz, sonderece etkili atmosferine denk düşen müziğine, doğal seslendirmesine ve oyunculuğuna karşın, senaryo sonda iyice aksıyor. Senaryo, bir eksilmeye gideceğine, hepsi kendi başına bir son olabilecek biçimde işlenmiş ve vurgulanmış dört, beş sahneyi ardarda getirmiş… Film, frene bastıktan sonra tekrar hızlanan araba gibi sona doğru sallanıyor. Murtaza’nm Kolağası Haşan Bey’le tepede konuşması, cenaze, Murtaza’nın yaralanması, bizim sayabildiğimiz “son”lardan bazıları…



Bekçi’deki politika yapma kaygısı, bu kaygı yüzünden de kolaycılığa ve sığlığa düşülmesi, Murtaza’nın yaralanması ve elbiselerinin yakılması bölümünde ise iyice göze batıyor. Hele, (Fehmi Yaşar bağışlasın) en sonda pek de güven vermeyen bir tipin, intikamcı ve alaycı bir biçimde Murtaza’yla konuşması, olumsuz bir tipi anlatırken, ille de olumlu bir son koyma kaygısını ve bu kaygı yüzünden düşülen sığlığı yansıtıyor.

Bekçi, belli bir yaşam parçasını dıştan betimleyici biçimde aktaran geleneksel anlatım biçimi yerine etkili bir atmosfer yaratarak sinemamızda bir aşamayı, ama politik olmaya çalıştığı yerlerde sığlığa ve kabalığa düşerek de sinemamızdaki bir zaafı işaretliyor. Demek ki sinemamız hala politika yapmasını bilmiyor.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/gosteri-dergisinin-1986-tarihli-64-sayisi/)

25.02.2021 17:06

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar