Menü

Ajda Pekkan’ın Büyük Tutkusu

MARMARİS’te serin bir yaz akşamı… Büyük otellerden birinin yazlık barına oturup beklemeye başlıyoruz.

O akşam Ajda Pekkan’la randevumuz var ama güzel sanatçının da bizden bir isteği var: «Bu bir röportajdan ziyade sohbet olsun. Oturalım, konuşalım. Okey mi?» diyor. Biz de hiç düşünmeden «okey»i yapıştırıyoruz…

Ve kararlaştırdığımız saatten 20 dakika sonra sade makyajı ve spor giysileriyle Ajda Pekkan masamıza geliyor.

Oldukça neşeli ve canlı gördüğümüz Ajda Pekkan, içkisinden ilk yudumu alırken biz de ilk sorumuzu soruyoruz.



– Sürekli basından, objektiflerden uzak durmaya çalışıyorsunuz. Adeta kaçıyorsunuz. Buna neden gerek duyuyorsunuz?..

«Aslında bu bir kaçış değil. Ayrıca basına da saygım sonsuz. Ama benim bünyem çok zayıf. Dedikodu çarkı çalışmaya bir başlayınca benim bütün sinirlerim mahvoluyor.»

– Nasıl yani?..

«Dedikodular bunalımları doğuruyor. Ben ufacık şeylerden üzülür hale geldim. Birkaç yıl önce sarılık oldum. ‘Ajda Türkiye’den kaçtı’ dediler. Neden kaçayım. Kaçmam için suçlu olmam lazım değil mi?..»

– Şimdi zirvede olduğunuz için mi bu tür dedikodular çıkarılıyor?..

«Hayır asla… 18 yıl önce de vardı böyle dedikodular…»

– Mesela?..

«1966 sonunda yoğun bir çalışmaya girdim. Rahmetli Şerif Yüzbaşıoğlu’ndan aylarca ders aldım. Ve nihayet Atina Şarkı Olimpiyatı’na katılmaya karar verdim. Hemen dedikodu çarkı çalışmaya başladı. ‘Ajda bikiniyle çıksın, jüride oy alsın’ filan şeklinde benimle resmen alay edilmeye başlandı. Daha çok bilendim, canımı dişime taktım ve büyük bir inat ve gavret göstererek dördüncülüğü kazandım. O zaman kimsenin söyleyecek sözü kalmadı…»

– Aynı olayın biraz değişiğini «Petrol» yenilgisiyle de yaşadınız değil mi?..

«Evet… Evet… Onu hele hiç unutmama imkan yok. Eurovision yarışmalarında aldığımız dereceler zaten çok iyi dereceler değil ki… Ben o zaman ‘beni seçin, ne olur beni gönderin’ diye yalvarmadım ki.. Katıldım, kazandım ve yola çıktım. Hem milli bir görevdi yaptığım, hem de kendi geleceğim, sanatım söz konusuydu. Parçayı en güzel şekliyle yorumlamaya çalıştım. Aldığım derece beni de, bana inananları da hayli süküta uğrattı… Bu kez üzüntümden sarılık oldum.»



– Şöhret merdivenlerinin başında iken size ilk destek kimden ya da kimlerden geldi?..

«Ailemden, bilhassa babamdan büyük destek gördüm. Şarkıcılığa karar verdiğimde beni ilk kutlayan, ilk dinleyen ve ilk tebrik eden babam olmuştu.»

– Şarkıcılığa geçiş nasıl oldu?.. İlk kazancınız neydi?..

«Lise sıralarında bende bir şarkıcılık tutkusu başladı. Eş – dost düğünlerinde, okul temsillerinde, çamaşır- bulaşık yıkarken, ev süpürürken, hatta tuvalette şarkı okuyordum. Moda’da o zamanlar Lozan Klüp diye bir «er vardı. Bir gün babamı beni oraya götürmesi için ikna ettim. O içkisini yudumlarken ben de bir şarkı okumak için izin isteyip çıktım sahneye ve beğenildim. Hemen 15 dakika sonra cazip bir teklif geldi. 75 lira haftalıkla haftada 2 gece sahneye çıkacaktım. Bu olaylar 1962 yılında oluyor, yani 22 yıl önce… Ve her geçen gün hep kendimi yenilemesini bildim. Şarkılarım, saçım, giysilerim de moda oldu, tutuldu. Bunlar her sanatçıya nasip olmayacak şeylerdir. Hangi sanatçı 22 yıl sürekli aynı yerde kalabilmiş?.. Aynı performansı korumuş? En iyi cins, en iyi ırk bir şampiyon yarış atı bile 15 – 20 yarıştan, şampiyonluktan sonra hem güçten, hem çaptan, hem de gözden düşer. Kendi kendime uyguladığım bazı yasaklarla, küçük prensiplerimle kilomdan fiziğime, sesimden şöhretime kadar tüm benliğimi korudum ve dimdik ayakta kaldım…»



– İleriye dönük yatırımlarınız var mı?..

«Evet. Bugünlerde bir ‘Show – Business’ şirketi kurmanın hazırlıkları içindeyim.»

– Nasıl bir şirket bu?.. Kapsamı ne olacak?.. Sizden başka finansörü var mı?..

«Şirketim gösteri sanatları ile uğraşıp bir nevi gösteri ticareti yapacak. Şirketin adı büyük bir ihtimalle ‘Ajda Pekkan Müzik Gösterileri’ olacak. Müzikal filmler, video ve sinema filmleri üretecek ve bunları pazarlayacak. Ayrıca şirketin programında TV için müzikaller hazırlamak, Avrupai bir modaevi ile şubelerini açıp faaliyete geçirmek de planlanmış durumda. Şirket Anonim Şirket olarak kuruldu. En büyük finansörü ve ortağı benim. Diğer finansör ve ortakların adını vermek istemiyorum ama hepsi de bana inanan, ekonomiyi çok iyi ve yakından bilen kimseler…»



– İş hayatınızın yoğunluğu sanat hayatınızı etkileyecek mi?..

«Haklısınız, ben de hep bundan korkup çekiniyordum. Sonunda iki yıllık bir sanat programı çizdim kendime.»

– Bu iki yıllık sanat programınızın içeriği nasıl?..

«Öncelikle Anadolu’ya açılacağım. Diyarbakır’dan, Nevşehir’e, Gaziantep’ten Manisa’ya kadar değişik şehirlerin büyük spor salonlarında halk konserleri vereceğim. Bir nevi prestij konserleri olacak bunlar. Sonra asgari 10’ar şarkılık üç long-play yapacağım. Çok beğendiğim ve inandığım bir kadro olursa bir film çevireceğim.»

– Ne tür film çevirmek istiyorsunuz?..

«Tıpkı ‘Flashdance’ gibi. O zor dansları Jennifer Beals yapmıyor tabii. Şarkılar da Irene Cara’dan. Oysa ben filmimde en azından kendi sesimle kendi şarkılarımı okuyacağım. Yeni yüzümle reklamlara çıktım, o bile yetti.»



– Eski yüzünüzle çevirdiğiniz filmlerinizi beğeniyor musunuz?..

«Yeşilçam’da 3 yıl kaldım, toplam 30’a yakın film çevirdim. Sinema beni tatmin etmiyordu. Kamera karşısındaki o zoraki ağlamalar, kahkahalar pek komiğime gidiyordu. Sonunda sinemayı bırakıp sahneyi ve şarkıcılığı tercih ettim. Yani pek sevebileceğim filmler çeviremedim. Zaten o zaman siyah – beyaz film devriydi. Şimdiki gibi film tekniği de ilerlememişti.»

– Sinemadan sonra sahneye çıktınız ve hatırladığım kadarıyla ilk sahne denemenizi Adana’da yapmıştınız. Orada size domates atıldığı doğru mu?..

«Üç yıl sahneye ara verip gidip Adana’da sahneye çıktım ve birkaç kişiden bir ‘yuh’ sesi çıktı. Domates atılması diye bir şey yok. Seyircinin hiç işi yok da konser salonuna domatesle mi gitmiş?.. O olay biraz abartıldı. Hepsi bu…»

– Bunun nedeni nedir sizce?..

«Bana son 10 yıldır sahnede yuhalanan şarkıcı ismi versenize. Çünkü yok artık öyle şeyler. Seyirci daha bir bilinçli, daha bir anlayışlı olmuş herhalde. Seyircinin stresi ile benim o anki stresimin çarpışmasından doğan bir olay oldu herhalde bu.»

– Sürekli büyüyen bir şöhret sizde ne gibi değişikliklere yolaçtı?..

«Ajda Pekkanlığın faturasını ağırlaştırdı. Evime boya yaptırıyorum. Başkasına bir, bana beş. Üstelik istediğim gibi de olmuyor. Yalnızken ağladığım olmuştur. Yeri geldi sarılak oldum, yeri geldi sinir hastası oldum. Ajda Pekkan hiç hasta olmaz, hiç başı ağrımaz, hep güler, eğlenir zannediyorlar. Her şeyle, herkesle uğraşmak o kadar zor ki. ‘Show – Business’i biraz da bu yüzden kuruyorum…»

– Süperstar deyimi nereden geliyor, bu deyimi siz mi buldunuz?..

«Artık süperstar kelimesine de, deyimine de kızıyorum. Bir şovun ismiydi. Sonra basında yazıla çiziledeyim Ajda Pekkan’ın önüne geldi, yerleşti. Sonra bir gün baktım, gazete ilanlarında dansözler, şantözler bile isimlerinin önüne süperstar yazdırmaya, bu deyimi koydurmaya başlamışlar. O zaman da deyim benim için önemini kaybetti…»



– Neden?..

«Herkes süperstar olamaz da onun için…»

– Peki sizce nasıl süperstar olunur? Siz nasıl oldunuz?..

«Elbette kolay olmadı bugünlere gelmek, zor günler, acı günler oldu… Ağladım, yapayalnız kaldığım günler oldu. Dışardaki insan bilemez ki bunları? Ajda Pekkan hiç açılmaz, hiç ağlamaz, hep ‘Sinderalla’ olarak düşünür Ajda’yı. Gözünde öyle görür, kafasında öyle yaşatır. Evime tadilat yaptırıyorum, ben uğraşıyorum… Yağlıboyacıyla da uğraşıyorum, marangozla da… Sonra plak stüdyoları, provalar gün boyu uğraşma, didinme, çırpınma… İstediğim şeyler olmayınca, yapılmayınca da elimde olmadan üzülen, sinirlenen hatta ağlayan yine ben oluyorum. Gelelim şimdi süper yıldızlığın şartlarına… Bunu daha önce de seninle konuşmuştuk. Önce kişide predısposition (kabiliyet), sonra (diğerlerinden üstünlük) pre – eminence, sonra da practical (becerikli, işini bilir) olmalı… Ben tüm kabiliyetlerimi bir araya topladım ve değerlendirdim.»



– Bu vasıflar başka binlerinde de olsa, onlar da?..

«Evet, ne demek istediğinizi anlıyorum. Onlar da süperstar olabilir mi diyeceksiniz. Bir – iki istisna kişi dışında biraz zor.»

– Neden zor?..

«Çünkü şimdiki yıldızlar ve yıldız adayları işin kolayına kaçıyorlar. İleriye dönük yatırım ve çalışmaları yok. Tek filmlik, tek plaktık şöhreti tercih ediyorlar. O da yetiyor zaten onlara… Bazıları şöhreti araç olarak görüyor, kullanıyorlar…»

– Telefonunuzu ve adresinizi sürekli gizliyorsunuz, buna gerek duymanızın özel bir nedeni var mı?..

«Kontak olayı güzel bir olay ama olmuyor. Telefonumu birkaç kişiye söylüyorum. Sonra şaşırıp kalıyorum. Bir ara günde 100’e yakın telefon geliyordu. Ev telefonum Tahtakale santralı gibi çalışmaya başladı. Bunların beşi, altısı gazeteci arkadaşlardan, on ya da onbeşi dostlardan, işimle ilgili kişilerden geliyorsa gerisi hiç ilgisiz telefonlar. Sesinizi duymak için açtık diyorlar Şarkı istiyoruz diyorlar, para yardımı, arkadaşlık teklifi, iş isteyenler, davete, açılışa çağıranlar… Ben bir sürü sorunumun arasında bir de bu telefonlarla haşır neşir olamam ki, değil mi ya?…»



– İşlerinizdeki bu yoğunluk nereden kaynaklanıyor?..

«Ajda Pekkan da tek başına bir şirket. Belki çok uluslu bir holding değil ama, benim de şöyle – böyle 500 kişilik iş verdiğim, çalıştırdığım bir grubum var. Bir çok ünlü iş adamından daha fazla vergi verdim. 35 milyon civarında. Gelecek yıl bu rakam yine artacak…»

– Burçlara ve yıldızlara inanır mısınız?..

«Evet… Burç olayına çok önem veririm. Bazı burçlarla hiç anlaşamam. En anlaştığım burç erkeklerde Başak’tır. Diğerleriyle hep kavga gürültü… (Şaka, şaka, burayı yazmayalım isterseniz)

– Bir işadamıyla beraber olduğunuz söyleniyor?.. Bu arkadaşlık bir evliliğe gidecek mi?

«Bu tip konulara aslında girmek istemiyorum. Bir arkadaşlık söz konusu ama evlilik söz konusu değil. Başka bir şey söylemek istemiyorum.»



– Mutlu musunuz?..

«Belli olmuyor mu?.. Eskiden üzüldüğüm, sıkıldığım zaman yurtdışına gidiyordum. Şimdi İstanbul’dan ayrılmamak için yatırımlar yapıyorum. İş kadınlığına hazırlanıyorum. Kurduğum dost çevremle kendi dünyamda mutlu olmaya çalışıyorum…»

– Bu görüşme için teşekkür ederim.

«Ben de çok teşekkür ederim. Eksik bir şey olursa. Bursa’ya çalıştığım gazinoya beklerim. He telefona çıkmıyorum, kaldığınız yeri bildirseniz kafi…»

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-29-sayisi)

28.09.2020 22:50

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar