Ajda Pekkan’ın “Mine”si



Üzerinde, beyaz naylondan kısacık bir gecelik bulunan Semiramis Pekkan, bir koltuğa sere serpe uzanmış, hafiften kestiriyordu. Öğleyin 12'ye kadar uyumasına rağmen gecenin yorgunluğunu üzerinden atamamıştı. Birden telefon çaldı. Her telefon çalışında olduğu gibi: «Allah kahretsin ! Bu telefonlar, insanda rahat, huzur bırakmıyor. İlk fırsatta söktüreceğim onu,» diye mırıldanarak, hışımla yerinden fırladı:





- «Alooo!...»

- «Ajda Hanım, Ankara'dan ödemeli olarak arıyor. Kabul ediyor musunuz?»

- « Ediyorum!...»

- «Söyle şekerim... Nasılsın?»

- «Yavrucuğum, bana çok acele Mine'yi yolla. Çok özledim. Burnumda tütüyor.»

- «E ben ne yapacağım yalnız başıma burada? Nasıl olsa on gün sonra geliyorsun. Gelince bol bol görürsün, öpersin, koklarsın.»





- «Hadi yavrucuğum üzme beni. Mine'yi hemen yolla. 16.00 uçağına ver, bir saat sonra yanımda olur.»

- «Olmazzz!»

- «Olur... Olur... İstersen sen de gel. Senin için bir değişiklik olur.»

- «Gelemem... Haldun bırakmaz!»

- «Kusura bakma, çıkmam lâzım, telefonu kapatıyorum. Mine'yi muhakkak 16.00 uçağına yetiştir !...»





Semiramis ahizeyi yerine koydu. Dünyası yıkılmıştı sanki. Bu sırada iki kız kardeşin paylaşamadıkları siyah-beyaz tüylü, gözleri yeşil birer kor parçası gibi yanan Mine, kesik kesik miyavlayarak Semiramis'in ayaklarına sürtünmeye başladı. Sonra başını yukarı doğru kaldırıp miyavladı. «Beni kucağına al!» demek istiyordu. Semiramis eğildi, Mine’yi ön ayaklarından tutup kucağına oturttu, deliler gibi öpmeye, koklamaya başladı. Kedi sevgisinin bu kadarı doğrusu pek az görülmüş bir şeydi.





Bu olaylardan iki saat sonra, aylarca önce bir çingeneye gül dallarından özel olarak yaptırılan kafesine giren Mine, otomobile bindi, Yeşilköy Havaalanına doğru yola çıktı. Yanında da Semiramis vardı. Ve ikisi aralarında konuşuyorlardı:

- «Söyle bakayım bana... Ajda ablanı mı, yoksa Semiramis ablanı mı daha çok seviyorsun?»

- «Miyavvv !... Miyavvv !...»

Otomobilin şoförü geriye döndü. Adamcağız şaşırmıştı.

- «Sizin kedi, insan gibi maşallah!...» dedi. «Türkçe anlıyor galiba.»

Semiramis gayet ciddi:

- «Elbette amcası,» diye cevap verdi. «Yakında İngilizce öğrenmeye başlayacak... Sonrada Fransızca, Almanca, köpekçe!...»





Türk Havayollarının yeni yapılan terminalinde 16.00 uçağının piste yaklaşmasını bekleyenler, filmlerden tanıdıkları Semiramis Pekkan'ı elinde kedi kafesiyle görünce meraklı gözlerle onu takibe koyuldular. Semiramis aceleci adımlarla gişeye yaklaştı, Mine'yi, yer Hostesi Filiz Dekesen'e teslim etti.

- «Aman hayatım» diye yalvardı. «Bir yerine bir şey olmasın. Sonra ablam öldürür beni vallahi. Kaç defa aramız açıldı bu kedi yüzünden.»

Terminal'in hamalı geldi, Mine'yi kafesiyle birlikte tarttı. 2 kilo 600 gramdı. 7 liralık biletini kestiler, kafesinin üzerine bağladılar. Artık Mine Ankara'ya uçabilirdi.





MİNE, ANKARA'DA

Yeşilköy'den 16.00'da kalkan uçak, Esenboğa Havaalanına indiği zaman hava çoktan kararmıştı. Dondurucu bir ayaz vardı. Hafiften kar serpiştiriyordu. Yolcular uçağı tamamen terk etlikten sonra kabin memuru, elinde Mine'nin kafesiyle uyağın merdivenlerinde gözüktü. Fakat Ajda görünürlerde yoktu. Memur, Mine'nin kafesini de diğer bagajların yanına getirdi, aldığı talimat üzerine itina ile yere bıraktı. Kısa bir süre sonra bagajların hepsi yerini bulmuş, Mine'nin kafesi ortada tek başına kalakalmıştı. Havanın soğuk olduğunu düşünen bir memur, Mine'yi kafesiyle birlikte şefin odasındaki kaloriferin yanına taşıdı. Böylece de zavallı Mineciği soğuktan donmaktan kurtardı.



Neden sonra da iriyarı bir adam telaş ve heyecanlı adımlarla terminale geldi.

- «Ajda Pekkan'ın şoförüyüm,» dedi. «Yolda lastik patladı, yetişemedim. Kediyi bana teslim edeceksiniz!»

Mine, imza karşılığında hüviyetini gösteren şoföre teslim edildi.

Uçak gürültüsü, bir yığın yabancı insan, kafes içinde yüzlerce kilometrelik yolculuk, zavallı kedinin bütün keyfini, huzurunu kaçırmıştı. Kafesinin içinde kirpi gibi büzülmüş, sessiz, soluksuz duruyordu.



Ama yarım saat sonra bütün bu sıkıntılar Ajda'nın pamuk gibi bembeyaz, sıcacık dizlerinde son buldu. Ajda da tıpkı Semiramis gibi Mine'yi uzun uzun öptü, kokladı, onunla kedice konuşmaya başladı:

- «Orhan amcan (Orhan Aker), Avrupa'ya gitti Mineciğim. Seni onun için çağırdım yanıma. Bilsen, canım yalnızlıktan ne kadar sıkılıyordu. Söyle bakayım, Semiramis ablan seni üzdü mü?...»



- «Miyavvv !... Miyavvv !...»

Bu sırada telefon çaldı. İstanbul'dan Semiramis arıyordu:

- «Mine geldi mi? Üç gün sonra geri gönder. Canım sıkılıyor. Kendimi daha şimdiden çok yalnız hissetmeye başladım !...»

ALINTI: SES DERGİSİ’NİN 1968 TARİHLİ 9. SAYISI



Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir