Menü

Banu Alkan Artık Türkiye’de

BANU Alkan ile ilgili yazı dizimizin bu bölümünde, ünlü sanatçının ailesiyle birlikte yaptığı kader yolculuğundan söz edeceğiz.

Banu Alkan’ın babası 1937 doğumlu ve annesinden üç yaş küçüktü… 16 yaşında evlenen ve evlendikten sonra askere giden baba Alkan, izin günlerinde evine döndüğünde tüm yuvayı büyük bir sevinç kaplardı… Genç adam, kızlarını kucağına alır, sever, öpüp, okşardı… Banu Alkan babasının izin günlerini şöyle anlatıyor:

Banu Alkan«Babam eve geldiğinde en çok benimle ilgilenirdi. Saçlarımı koklar, sımsıkı sarılıp, özlem giderirdi. Bizim evin biraz ötesinde bir okulun bahçesi vardı. Akşamüstleri orada babamla bisiklete binerdik. Saatler boyu gezinir, bana anlayacağım bir dille askerlik anılarını anlatırdı. Sonra cebinden bir resim çıkartır, ‘Bak bu resmi asker ocağında görmeyen kalmadı. Herkes seni seviyor. Bizim bölüğün maskotu oldun.’ derdi. Akşam olup da eve döndüğümüzde annem babama sitem ederdi. Hiç kendisiyle ilgilenmiyormuş ve sadece benimle izin günlerini paylaşıyormuş diye… Tabii babam kıs kıs güler, bana dönerek, ‘Gördün mü. Bak yine anneni kızdırdık’ derdi. Gülüşür, eğlenirdik annemin bu tatlı öfkesiyle.»

Bir günün sabahında genç adam yine iznini geçirmek üzere evinin kapısını çalar. Kapıyı Banu Alkan açar. Henüz evin diğer sakinleri uyumaktadır. Babası Alkan’ın saman sarısı saçlarında parmaklarını gezdirir. Öper, lastik top gibi havalara atıp tutar. Gürültüye uyanan annesi ile diğer kardeşleri birer birer yatak odalarından başlarını uzatıp salonda ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Gelen babalarıdır. Tüm aile kucaklaşıp, bir sevgi yumağı halinde uzun süre birbirlerinden ayrılamazlar. Sabah kahvaltısı yaparlar.

Sonra da genç adam üniformasını çıkartıp bir banyo alır ve sivil elbiselerini giyip Banu Alkan’a seslenir. ‘Hadi bakalım hazırlan, şöyle bir dostlara merhaba diyelim…’

Banu Alkan sanki böyle «emir» bekliyormuşçasına tam tekmil bir vaziyette babasının karşısına dikilir.

«Ne oluyor, yahu… Dur hele bir… Ayağının tozuyla sokağa fırlıyorsun…»

Annenin bu sözleri üzerine genç adam eşinin sırtını sıvazlayarak:

«Kıskanma hanım… Kıskanma…» yanıtını verir.

Baba – kız yine her zamanki gibi okulun bahçesindedirler…

Bisiklete biniyorlar, elele tutuşup yürüyorlar, bazen de bir kanapede oturup söyleşiyorlardı. Küçük Alkan, yaşından beklenmeyecek biçimde bir olgunluğa sahipti. Zaten babası da bu nedenle hep bu kızıyla dostluk kuruyordu.

Elini kızının omuzuna koyup uzun bir süre sessiz kalırlar. Bu sessizliği ilk bozan bir minibüsün kornası olur. Tam gelip yanlarında durur. Eski bir ahbaplarıdır minibüsün sürücüsü… Sarmaş-dolaş olurlar.

«Her evrakım tamam… Yakında anavatana gidiyoruz… Türkiye’ye iltica ediyoruz…» diyerek büyük bir sevinç içinde arkadaşına müjdeyi verir minibüs sürücüsü… Konuşmuyor, adeta nara atıyordur…

«Darısı herkesin başına» deyip minibüsüne atladığı gibi yola koyulur…

Baba-kız yine yalnızdır parktaki tüm suskunluğun ortasında…

Bir kuşun cıvıldaması, bir sineğin vızıldamasından başka ses yoktur. Bir kedi geçer önlerinden… Banu Alkan ayağıyla kediye doğru bir hamle yapmak ister… Oysa kedi cin gibi bir şeydir… Kaçıp gider… Küçük kız hayranlıkla bir süre babasının yüzüne bakar…

«Baba, sende bir laf var ama, söyleyemiyorsun…»

«Dinle kızım… Çok önemli bir konuda karar vermem gerekir…»

Küçük kız merakla babasının ağzının içine bakmaktadır.

«Sizlerin istikbali için artık bizim de Türkiye’ye gitmemiz gerek…»

Türkiye… Sürekli olarak büyüklerinden bu sözcüğü duymuş, ama bir anlam verememişti. Evet, Türkiye… O yaştaki bir kız için ne ifade edebilirdi ki… Bir kent miydi Türkiye, yoksa bir ada mı? Belki de bir giyim eşyası, ya da bir bisiklet markasıydı. Annesinden ve babasından en sık duyduğu bir sözcüktü bu… Türkiye… Ve ardından da İstanbul… Ankara…

«Baba… Bana biraz Türkiye’yi anlatsana… Çok merak ediyorum… Çok uzakta mı?»

«Yavrum, Türkiye bizim esas vatanımız… Türkler bizim dostlarımız, kardeşlerimiz… Dünyanın en güzel yeri orası…»

Ve kısa bir süre sonra, askerliğin bitiminde Banu Alkan beş yaşındayken, yola çıkarlar. Dört çocuk, anne ve baba… Genç kadın beşinci çocuğuna da hamiledir. Trene binip Türkiye’ye doğru hareket ettiklerinde her birinin gözü sevinçten parlıyordun Ancak yine de bir kuşku, bir tedirginlik vardır üzerlerinde… Bilmedikleri bir ülkedir Türkiye… Akşamüstü tren Edirne’ye girip de Türk topraklarında yol almaya başlayınca Banu Alkan pencereye koşar… Tarım işçileri durup şapkalarıyla selam verirken, Banu Alkan da minicik yüreğinden kopan bir sevecenlikle elleriyle selamlara karşılık verir…

Tren Sirkeci istasyonuna varır… Artık yepyeni bir yaşama ve hiç bilip tanımadıkları, sadece adını duydukları bir toprağa ilk adımlarını atmak üzeredirler…

Önce babaları, sonra da anneleri trenin merdivenlerinden inip toprağı öperler… Babanın gözlerinden bir damla yaş süzülmektedir. Anavatanlarına, baba topraklarına gelmenin onuru ve mutluluğu okunmaktadır yüzlerinde… Türkler arasındadırlar ve çok sevdikleri Türkçe’nin ana kesindedirler.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-26-sayisi)

30.07.2019 13:55

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar