Menü

Banu Alkan’ı Kabullenemediler

YIL 1959… Yugoslavya’nın Nevipazar kentinde bir küçük doğumevinin koridorlarında, telaşlı adımlarla gezinen ince yapılı, uzun boylu genç bir adam var… Heyecandan titreyen elleriyle sigaranın birini söndürüp diğerini yakarken, gözlerini koridorun ucundaki kapıdan ayırmıyor… Bu gerilim içinde hayli bir zaman geçiriyor genç adam… Ve bu arada bir kadın görünüyor, beyaz giysili, mavi kepli… Koşar adımlarla genç adama doğru yöneliyor. Artık onun için heyecan doruk noktasındadır.



«Hemşire hanım, karım kurtuldu mu?»

Hemşire tebessüm ederek başını sallar.

«Korkulacak bir şey yok. Karınızın da, bebeğin de sıhhati gayet iyi. Bir kızınız oldu.»

«Bir kızım mı?» diyerek kekeler genç adam… «Erkek beklerken kız oldu demek ki» diye söylenir. Sessizce karısının yattığı odaya doğru ilerler. Kapıyı açıp içeri girdiğinde minik kız annesinin kucağındadır. Hemen koşup karısının yanağına tebrik öpücüğü kondurur. Bir ara gözlerini bebeğin saf ve temiz yüzüne çevirir.



«Sevgilim gerçekten kızımız mı oldu? Yoksa 1 Nisan şakası mı bu?» diye sorar.

Karısı bir suçlu gibi başını öne eğer…

«Önemli olan bir evladımızın olması… Kız ya da erkek ne farkeder?»

……………………………….

İlk çocukları da kızdır ve şimdi İkincisi de kız olmuştur. Oysa ne de çok erkek evlat özlemi içindedir tüm aile… Özellikle babaanne ile büyükbaba bir erkek torun için günler boyu adaklar adamış ve Tanrı’ya adeta yalvarmışlardı. Davetsiz bir konuk gibidir o kundaktaki kız… Annenin dışında kimse pek yüz vermiyor ve şefkatten yoksun bırakılıyordu. Pek fazla istenmiyordu. Oysa annesi diğer tüm aile fertlerinin aksine kızına özel bir ilgi gösteriyor, onu kucağına alıp sarılıyor, öpüyor, kokluyordu. Zaman zaman bir köşeye çekilip ağlıyordu genç anne… Ağırına gidiyordu bu durum…

Ve evdeki bu atmosfer bir yıl kadar sürüp gidiyor… Huzursuzluk, tatsızlık ve tartışmalarla dolu bir yıl geçiyor… Taa ki, bir erkek çocuk dünyaya gelinceye kadar…

«İlk evlat kız olunca, ardından da ben doğunca, istenmemişim. Bu annemin gücüne gider olmuş. Bir yıl sonra annem üçüncü çocuğuna hamile kalmış. Kardeşim erkek olunca ailemin bana olan öfkesi birden sevince dönüşmüş. Babam çocuk çok sevdiği için pek ayırtetmezmiş. Ancak yine de annesinin ve babasının etkisinde kalarak bana pek öyle sevgiyle yaklaşmazmış. Annem ben dünyaya geldiğim günden beri oluşan tepkiyi uğur saymış. Bütün sevgisini bana verip, geceleri sabahlara kadar ayrılmazmış. O kadar zeki bir çocukmuşum ki, henüz 11 aylıkken yürümeğe başlamışım. Çeşitli oyunlar yapar, o yaştaki bir çocuğun algılayamadığı birtakım olayları çözmeğe çalışırmışım. Dört – beş yaşıma geldiğimde mahallenin sevgilisi olmuşum.»



Evet, o istenmeyen kız artık bebeklik günlerini geride bırakır ve sadece zekasıyla değil, güzelliğiyle de çevrenin ilgisini çekmeğe başlar. O yıllara ait bir anısını anlatırken Banu Alkan, bakın ne diyor:

«En sevdiğim yiyeceğin çilek olduğunu hatırlıyorum. Çileği öylesine severdim ki, bunu bilen annem babama bir çilek tarlası ektirmiş. Babam o dönemlerde küçük çaplı bir müteahhitti. Amcalarım ise marangozluk yapıyorlardı.»

Bir gün babası kızını yanına çağırır…

«Senin adını ben ‘Tilki’ koyacağım. Bu denli bir zeka ancak bir tilkide olabilir» der…

Artık babasının da gözüne girmiş ve kendisini ona da kabul ettirmiştir. Yalnız annesinin ya da babasının değil tüm ailenin hayranlığını kazanır. Özellikle annesi bu kızının üstüne daha bir düşer, ona daha bir itina, özen gösterir. Öyle ki, diğer çocuklarına hazırladığı kahvaltının ötesinde bir kahvaltıyla ve besin maddeleriyle besler onu. Maddi, manevi tüm güçlerini bu kızları için seferber ederler… Bir zamanların istenmeyen, kulak ardı edilen o kız, şimdi adeta bir efsane kahramanı gibi ilgi görmektedir…



«Bir sabah annem beni yanına aldı. Birlikte halamlara gittik. Elime bir börek verdiler ve ben o börekle yanlarından uzaklaştım. Oralarda tuvaletler bahçede bir kulübenin içindeydi. Tuvaletin içine girdiğim gibi kendimi çukurda buldum. Geniş bir çukur olduğu için ben bütün vücudumla içine gömüldüm. Uzun bir süre orada kaldığımı hatırlıyorum… Tabii bu arada bir yandan annem bir yandan komşular beni aramağa başlamışlar. Oraya bakmışlar yok, buraya bakmışlar yok. Annem büyük bir telaş ve ızdırapla kaybolduğum sanısına kapılmış. Sonunda halamın aklına tuvalet gelmiş. Kapıyı açıp beni çukurun içinde gördüklerinde annemin haykırışını unutamam… Hem beni bulduğu için sevinçten çığlıklar atıyor, hem de böyle bir durumda gördüğü için üzüntüden dizlerini dövüyordu. O kadar gömülmüşüm ki çukurun içine, dışarıda sadece elimin parmakları kalmış… Hemen beni oradan çıkartıp üstümü başımı bir güzel yıkadılar. İşte bu anımı unutamam… Boğulmama engel olan başımdaki geniş kenarlı şapkayı uzun bir süre sakladım. Eğer o şapka olmasaydı belki de ben bugün dünyada değildim.»



Banu Alkan, çocukluk yıllarında Yugoslavya’da atlattığı bu yaşamsal tehlikeyi büyük bir hüzünle anlatırken dudaklarından şu sözcükler dökülüyordu:

«Bugün bile anneciğim hala o şokun, o olayın etkisi altındadır… Şimdi inanıyorum ki, bu satırları okuduğunda gözleri nemlenecek ve o günleri yeniden yaşayacaktır…»

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-25-sayisi)

04.10.2020 20:21

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 3 Temmuz 2016 01:33

    Yusuf

    neremi neremi?\r\nya bunu bilmeyecek ne var?
  • Yayınlandı: 14 Temmuz 2016 10:34

    Tarık

    okurken midem bulandı be ahahaha