Menü

Büyük Fenerbahçe’nin Kısa Öyküsü

SAHİLLERİ DÖVEN DALGALAR

Son yıllarda görülen manzara, her Fenerbahçe’liyi üzecek boyutlara geldi.

Şu satırları yazdığımız sırada Fener­bahçe 1990/91 ligi puan cetvelinde 8.sırada bulunuyor. Aldığı puan 20, li­derle arasındaki farkı 16.

Fenerbahçe, 1980’den sonra istikrar­sız bir grafik çizgileri oluşturuyor. Ki­mi dönemlerde alt sıralarda yeralırken, kimi sezonlarda şampiyonluk koltuğu­na oturuyor. 1980/81 döneminde lig’i 10. sırada bitirirken, 1982/83 de kupaları sü­pürüp götürüyor. Aynı başarı, 1984/85 döneminde de görülüyor. Ondan son­ra mı? Ondan sonraki 1985/86 ve 1986/87 dönemlerinde 5. sıraya düşü­yor. Bir yıl sonra, 1987/88 de daha kötü bir durum. Fenerbahçe 8. oluyor. Ve ne gariptir ki, bunca iniş çıkışlardan sonra 1988/89 da Fenerbahçe’yi yine şampi­yonluk koltuğunda görüyoruz. Hem de 93 puanla bu şampiyonluğu göğüslüyor. Beşiktaş’ı 10, Galatasaray’ı 24 puan ge­ride bırakarak. Bir yıl sonra düşe kalka 2. oluyor. Bu yıla gelince, elde edilen so­nuçlar mâlum. Lige 6-1’lik yenilgi ile başlıyor. Hem de, 1. ligin çiçeği burnun­da bir takımına. Bu sendelemeler sür­düğü için, üst tarafını yazmaya gerek yok.



Futbolda her yıl şampiyon olma diye bir şey yoktur. Yani şampiyonluğun bir takımın tekelinde olması olanaksızdır. Böyle bir durumun olması halinde, o ta­kımın güçlülüğü kadar, öteki takımların güçsüzlüğüne inanılır ki, bu da lige bir tat ve heyecan vermez.

Bizde şampiyonluklar geçicidir. Her yıl, veya 2-3 yılda bir değişir. Diğer ül­kelerde de böyledir. Bunun nedeni ise psikolojiktir. Bir takım şampiyonlukta do­yuma erdiği vakit gevşer. Diğerleri ise arzu edilen hedefe varmak için daha ciddi çalışmaya koyulur. Yoksa bizde ol­duğu gibi:

”Falan Başkan, Fenerbahçe şampi­yon!” sloganlarıyla çığırtkanları bağırt­maktan bir sonuca varılamaz.



Malzeme ve ahçı hikâyesi

Bir takımı teknik açıdan yöneten bir topluluk vardır. Bunun başı Teknik Direktördür. Kondisyoneri ile, doktoru, masörü ve menajeri ile bu topluluk, ta­kımı istenilen düzeye getirmek için ça­ba verir. Ancak, eldeki malzeme iyi de­ğilse, bu topluluktan iyi sonuç almayı beklemek beyhudedir. Biz bu gerçeği çoğu kez dikkate alamayız. Bu kadar para verdik getirdik der, getirdiklerimiz­den mucize bekleriz. Bu düşünüş, bu davranış, bilgisiz ve deneyimsiz yöne­ticilerden kaynaklanmaktadır. Her şeyin şipşak, alesta olmasını isteriz. Sen ada­ma hazırlayacağı yemeğin malzemesini seçme imkânı verme, sonra da on­dan lezzetli yemek bekle. Olacak şey değil.

Bir takımdan her yıl şampiyonluk bek­lenemez demiştik. Orası öyle de, o ta­kımın 8.liğe, 10.luğa düşmesi de bekle­nemez. Böyle bir durum, depremin hu­sule getirdiği felakete benzer. Yani or­tada bir yıkım vardır ve bu yıkımda el­bette sorumluları da olacaktır.



Derde deva inşaatçılar

Fenerbahçe’de egemen olan gruplar, yıkıntıyı kaldırmak ve yıkıntının yeri­ne yenisini yapmak için inşaatçılardan medet ummuş olmalılar ki, iş başına hep bu sektörün adamlarını getirdiler. Ve bu kişiler, iyi niyetlerine karşın bil­gisizliğin ve deneyimsizliğin kurbanı ol­dular. Yalnız kendileri değil, takımı da kurban ettiler. Yeni binayı yaparken, temeline, eski malzeme ile yenisini karış­tırarak koydular. Ve yeni malzeme ne ka­dar güçlü olursa olsun, eskisiyle karış­tırıldığı anda, gücünün yarısını yitirmiş oldu. Halbuki karışımın ağırlığı, yeni malzemede olmalıydı.

Deneyimli bir inşaatçı, bir binayı ya­parken, mimarından ve mühendisinden nasıl yararlanmıyorsa, yabancısı olduğu konularda da ehlinden yararlanmasını bilmelidir. Aksine hareket halinde durum bugünkünden hiç de farklı olmaz.

Kulübün başına getirilen bu insanlar neden sağa sola başvurup fikir almak­tan kaçınırlar acaba? Paralı olmak baş­ka, o parayı isabetsiz girişimlere harca­mak başka. Para mahalline sarfedilmediği sürece, o paranın varlığı ile yoklu­ğu eşit hale gelir. Bu boşa harcamaları bir kaç yıldan beri izliyoruz. Yapılan isa­betsiz transferler hep bu paraları alıp götürmüş. Kulüp verdiği ödünlerin kar­şılığını maalesef alamamıştır.

Transferlerde harcanan paranın isa­betli olabilmesi için teknik adamların gö­rüş ve tavsiyelerini ihtiyaç vardır Ancak kimdir bu teknik adamlar? Biz takımın başına, sorumlu teknik adamı her şey olup bittikten sonra getiriyoruz. Trans­ferler yapıldıktan sonra, getirilen teknik adamın önüne koyuyor, tabldota buyu­run diyoruz. Adam seçme imkânı da tanımıyoruz. Tanısak ne olur? Adam ya­bancı, geldiği ülke yabancı. Kimi tanır ki seçme imkânı bulabilsin. Yabancının getirileceği zaman vardır. O zaman aşıl­dığı vakit, gelenin ısınması için kendi­sine zaman tanımak lâzımdır. Biz tüm bunları dikkate almadan gelenden şip­şak sonuç almasını bekliyoruz.

”Peki, teknik adamların yerlisi yok mu?” diyeceksiniz, var da, markası yer­li. Zamanla Yalova Kaymakamı haline gelir.



İlk inşaatçı Başkan

1986 yılında Başkanlığa Tahsin Kaya getirildi. Kulüp maddi yönden çok sı­kıntıdaydı, yeni Başkan’dan yardım sağ­lanacaktı.

Kaya Başkan olduktan sonra, göste­rilenden çok daha fazla bir ihtiyaçla kar­şılaştı. Yılmadı, her ihtiyacı karşılama­ya çalıştı. Ne var ki, kulübe olduğu ka­dar konulara da yabancıydı. Bu yüzden sarfedilen bir çok para hedefine ulaşa­madı. Yapılan transferlere pek müdaha­le edemedi ve isabetsiz transferler yü­zünden onun bunun eleştirisine uğradı.

İlk yılında takım 5.. ikinci yılında ise 8. oldu. Sonra, 1988/89 sezonunda ta­kım şampiyonluğa ulaştı. Ancak Tahsin Kaya, bir zaman sonra sürekli eleştiri­ler karşısında selâmeti istifa etmekte bulmuştur, istilasına sebep sadece eleş­tiriler değildi. Aynı zamanda bir tüzük değişikliği de gündeme getirilmiş ve üyelik için 5 yıl beklemenin kaldırılma­sı Kaya tarafından ısrarla teklif edildiği halde kabul edilmemişti.



Ancak Kaya’nın istifası karşısında destek veren Grubun kılı dahi kıpırda­mamış, istifayı önleyici bir tedbir alma­mıştır. Halbuki Grup, 1986 ve 1987 de başarısız geçen yıllarına karşın, 1988 Genel Kongresinde yeniden Osman Hızlan karşısında Kaya’ya destek vermiş ve Başkanlığa getirmiştir. Bu davranış­ta iki sebep etken olmuştu:

1- Şarap hikâyesi.

2- Alternatifin hazırlanmış olması.

Şarap hikâyesi nedir? diyenlere izah edelim:

Hani adamın önüne 2 şişe şarap koy­muşlar da hangisi daha iyi? diye sorun­ca, adam birini tattıktan sonra hükmü­nü vererek:

”Öteki daha iyi!” demiş.

Peki, ötekini tatmadın ki, deyince de:

”Bu tattığımdan kötüsü olmaz da onun için”, demiş.

Alternatifi ise, Metin Aşık’tı.

Eleştirilere Kaya’nın verdiği yanıtlar

Bir Divan toplantısında Tahsin Kaya eleştirilere hedef oldu. Divan toplan­tılarında genellikle çok konuşulur, çeşitli konulara değinilirdi. Konuşmacılar: Alt yapı diyorlardı, tesis yokluğundan yakınıyorlardı, yanlış transferlere değiniyorlardı, kulüp içindeki sürtüşmeleri ve tat­sız mücadeleleri dile getiriyorlardı.

Bir üye ise, Fransız İhtilâlinden söz ediyor, Robespierre’in yakın dava ar­kadaşı Danton’u giyotine götürdüğü ve Danton’un: “Benim kanım seni boğa­caktır” dediği, kulüp içi mücadelesin­den esinlenerek benzetme yapılıyordu. Ve tüm bu yakınmaları dinledikten sonra Tahsin Kaya şöyle diyordu:

”Benim için bacadan geldi diyenler oldu. Kendileri kapıdan geldi de ne oldu? Benim Dedem Sakarya meydan muharebesinde şehit düştü. Babaannem bize anlatırdı. Fenerbahçe’ye mavnalarla silah gelir bura­dan da Anadolu’ya taşınırmış. Milli Mü­cadelede. Fenerbahçe’nin Anadolu’ya si­lah sevketmesinden büyük Fenerbahçe doğmuştur. İşte, ben de onun için Fener­bahçe’liyim.



Beni Fenerbahçe’ye getirenler de aciz in­sanlar değildir. Onlar da Fenerbahçe’lidir. İşte, sizlere onun için teşekkür ediyorum.

Yağmur, kar, kış demeden stad kapıla­rında 10 saat bekleyip maça gelen, orada şak şak yapıp avuçlarının içi kızaranlar da hakiki Fenerbahçe’lilerdir.

Takım teşkilinde Stankoviç’e teslim ol­duk, hoca bu işi çok iyi biliyor. İşime ka­rışırsanız giderim, diyor. Şunu, şunu da oynatmam diyor. Başka bir yöntem varsa onu bulalım.



Paralı transferler ve şike iddiaları üze­rinde durmamak lazım. Fakat, bu sene çok daha dikkatli olacağız. Bir gün bir gaze­teye itimat ettik. Ankara’daki bir konuş­mamızda mahzur görmedik. Ama Fener­bahçe ile ilgili tabloyu gazete basınca 160 milyon zararı oldu, fiyatları gizli tutama­dık.

Ek bütçe istenmesi meselesine gelince; biz 60 milyon ek bütçe isteseydik fiyatlar artar 150 milyon olurdu. Onun için iste­medik. Bu bir ticari politikadır. Ama doğ­ru, ama yanlış…

Bize yer verin diyorlar. Benim kapım herkese açıktır. Her Fenerbahçe’li bizim için de Fenerbahçe’lidir Geçmişte çalışmış olanlara da saygım vardır.

Bana geldiler, bana gelmezlerse ben gi­derim. Şayet gelemiyorsa evine de giderim. Burada fena bir şey yok ki…

Geçen gün bir maç yaptık. 16.000 kişi geldi. Gelmeyebilirdi de… 100 kişi gelse 30- 40 milyon gitti. Şu halde ne yapmamız la­zım? Gelir kaynakları aramamız lazım.



Şimdi piyango çıkartıyoruz. Bir milyon bilet basıyoruz. Bir tanesi 2.500 liradan sa­tılacak. Bakalım ne kadar bilet satılacak? Piyango ile borç ödenmeyecek, iş yapıla­cak, para kazanılacak. Bana teberrü et di­yorlar. Ben teberruda bulunamam. Bakı­yorum benden evvel para veren yok. Ben kulübe değil fakat, kulüp içinde kulüp adı­na kuracağımız şirketlere teberruda bulu­nabilirim.

Kayışdağı’nda 256.000 metre kare boş bir arsa var. Aradık, taradık Fenerbahçe için bu yeri bulduk. Milli Emlak’a ait bir yer. Dalan da bana söz verdi. Ama, Darüşşafaka okul yapmak için bizden önce müra­caat etmiş. Okul başka yerde de olur. Bu­rası coğrafi durumu itibariyle Fenerbah­çe’nin olmalıdır. Çünkü; biz saha yapaca­ğız, tesis yapacağız, stad yapacağız…

Kulüplerin yan gelirlerini temin etmesi lazım, yan gelirler getirecek kuruluşlara iştirak etmesi lazım veya çareler araması lazım. Artık bundan sonra kulüplerin maç hasılatları ile idare edilemeyecekleri aşikar olarak ortadadır. İşte, bugün bir çok zatın yüksek dereceden emekli olmasına rağ­men, çalışma ihtiyacı duymasının nedeni ekonomik sıkıntıdandır, yoksa keyfinden değildir. İşte kulüpte aynıdır. Bir an için kulübü emekli kabul edelim. Maaşla ken­dini idare etmesi mümkün değildir. Bu iti­barla, Kulüplerin de şirketler kurması, ti­carethane açması, işletmesi yani gelir te­min edecek kaynaklar bulması lavzımdır. Zaten ben Fenerbahçe’de kalırsam, kısmet olursa şimdiki hedefim o dur.



Kulübün Şirket olmaması lazım. Ben şir­ket olmasına karşıyım. Ama Fenerbahçe şirketler kurabilsin. Çünkü, dünyada eko­nomik bakımdan sallanmayan hiçbir şir­ket yoktur. Her şirket düşmüştür, kalkınış­tır. Ama kalkamayan da olmuştur. Şirket­lerin iflası mümkündür. Derneklerin de­ğildir. Fenerbahçe zaten şimdiye kadar şir­ket olsaydı çoktan gitmişti.

Alt yapı mevzuunda da hemen futbol­cu yetişmesini istiyoruz. 3-5 sene bekleme­ye tahammül edemiyoruz. O zamana ka­dar köprünün altından çok sular geçer di­yoruz.

Ben de demiyorum ki; O zaman bina da yapma, çalışıp emekli de olma. O kadar

yaşıyacak mıyım yahu (!) diye düşünmek mümkün mü? Demek ki bunları evvela hazırlamak sonra topluma empoze etmek var.

Takımın muvaffak olması da yönetimden bekleniyor…

Neymiş efendim?

Takım muvaffak olamadı.



Yahu, takım kamp yapmak istedi de parasını mı veremedik? Takım kamp yap­mak istedi de otel parasını mı veremedik, evimde mi yatırdı adamı?

İstediğin zaman istediğin maaşını alır­sın, istediğin zaman istediğin yemeği yer­sin, istediğin zaman istediğin ayakkabıyı giyersin, formayı da giyersin, maç yapmaz­sın… Benim günahım neki?

Bizim Türkiye’de pençe atmadığımız bir futbolcu kalmadı. Hepsine pençe attık. Yani karşısında olduğumuz, bazı konuların da içine girdim. Birkaç arkadaş geldiler. Antalya’ya, Mantalya’ya gidelim dediler. 20 gün orada yattı, kalktı, yedi, içti, gezdi ve döndüler neden? Çünkü kulübün ala­cağı bazı kişiler varsa elimizi atmış olalım, diye…

Teşbihte hata olmazsa bizim Fenerbah­çe’deki futbolcuların hepsi de Orgeneral. Olmadı… İşte, alt yapının olmamasının en büyük zararı buradan geliyor. Ağabey kardeşlik yok… Hepsi aynı seviyede olunca da sen ben davası başlıyor. Ben öyle görüyo­rum.

Sonunda tatlı vaatler hayal oldu. Kala kala eski hamam, eski tas kaldı.”



Son şampiyonluk

Tahsin Kaya döneminde Fenerbahçe son şampiyonluğunu kazandı. Tek­nik Direktör olarak takımın başında Veselinoviç vardı. Veselinoviç’in Fenerbah­çe’ye kazandırdığı bu 2. şampiyonluktu. İlkini 1984/85 de kazandırmıştı. Bu şa­mpiyonluktan sonra Veselinoviç işi ta­dında bırakmış ve ayrılmıştı. Ayrılması ilerisi için bir yatırım olmalıydı ki, 3 yıl sonra tekrar Fenerbahçe’ye geldi.

Fenerbahçe’nin kendine özgü bir tu­tumu vardır. Teknik adamları çabuk har­car. Takımı şampiyon yapan veya yapa­mayan yabancılar, havamıza tam alış­mışlarken kapı dışarı edilirler. Sonra yer­lerine gelen yabancılar uyum sağlamak için zamana ihtiyaç gösterirlerken, bu konuda anlayış gösterilmez. Şipşakçı bir şampiyonluk sevdası yöneticileri man­tıksız ve insafsız davranışlara iter. Ney­miş efendim, Fenerbahçe uzun süre şa­mpiyonluktan yoksun kalamazmış.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, şampi­yonluk sadece parayla pulla ve dışarı­dan getirilecek antrenörle sağlanabilse, Fenerbahçe şu son yıllarda liderlik kol­tuğundan düşmez, başarısını devamlı kılardı. Sporda öncelikle disiplin ister. Bu olmadığı sürece başarının sağlan­ması imkânsız hale gelir.

Tahsin Kaya kendi döneminde yöne­tim kuruluna 3 eski futbolcu aldı. Bun­lar, Melih Ilgaz, Ahmet Erol ye Özer Kanra idi. Üçü de futbolu iyi bilen kişi­lerdi. Bunlar yabancı teknik adama bil­gi veriyor, danışmanlık ediyorlardı. Bir süre sonra bunlar birer birer çekildiler, takımın başına şube sorumlusu olarak Metin Aşık geçti.

Metin Aşık Başkan oluyor

F Bahçe’nin başında olmak mutlu bir olaydır. Hele o takım şampiyon olmuş­sa. Hele o takım bir kaç kupayı birden müzesine taşımışsa, işte Metin Aşık böyle şube sorumluluğu, tadını alan bir yöneticidir. Tabii böyle bir mutlu olay sonucu Başkanlığa adaylığını koyması, frenlenemiyen bir arzudan kaynaklan­mış olabilir.



Tahsin Kaya’nın istilasından sonra Metin Aşık için Başkanlık yolu açılmış­tı. Sonuçta Aşık, yeni seçimlere kadar Başkanlığa getirildi.

6 ay için yapılan yeni seçimlerde Me­tin Aşık, Birleşik Grubun desteğiyle Başkanlığa getirildi. Bu seçimlerde 438 oy almış, diğer aday Osman Kavrakoğlu ise 385 oy’da kalmıştı. 6 ayın bitimin­den sonra yapılan seçimlerde yine Me­tin Aşık Başkanlığa getirildi. Desteği ve­recek yine Birleşik guruptur. Ancak Baş­kanlık Metin Aşık’a epeyce tuzluya malolmuştu. Sonunda 10 milyarı yatırmak zorunda kaldı. Yönetim Kurulu’nu oluş­turan diğer üyeler de istenilen paraları vermişlerdi. Ancak, zamanla, paranın her derde deva olmadığı bir kez da­ha anlaşılmış oldu. Yönetimde uyum sağlanamadı. Takım, bunca harcama­lara karşın ayakta durabilecek gücü kendinde bulamıyordu. Tüm bu aksak­lık ve başarısızlıkların altında kuşkusuz bilgisizlik ve deneyimsizlik yatıyordu.



Huzursuz Fenerbahçe

Fenerbahçe’de huzursuzluk bir illet haline gelmişti. Durmadan çekişme, durmadan suçlama, durmadan insanı bezdirecek ortam yaratma… Bu ahenk­siz gidişat mı takıma sirayet ediyor, yok­sa takımın kötü gidişatı mı bu ortama neden oluyor, henüz bu anlaşılmış de­ğil. Ancak şu var ki, takımın kupaları sü­pürüp götürdüğü zamanlarda da yöne­time karşı hoşnutsuzluk havasının esti­ği gö­rülüyordu. Kuşkusuz böyle bir ortamda sorumlu mevkiilerde çalışmak kolay de­ğildi. Davul yönetimin boynunda, tok­mak muhalefetin elindeydi. Ne var ki za­man zaman, yönetimin boynunda, tok­mak muhalefetin elindeydi. Ne var ki za­man zaman, yönetimi işbaşına getiren Grubun da ağır eleştirileri oluyor, hatta bir kısım Grubun ileri gelenleri tarafın­dan müdahaleler, eleştiri hududunu aşarak tehdit havasına bürünüyordu.

Yönetimin hatalı davranışları yok muydu? Elbette vardı. Başta takıma isteni­len çeki düzenin verilmemesi futbolcu­ların sorumsuz davranışları, yabancı Teknik adamla yönetim arasındaki sür­tüşme, takımı içinde bulunduğu kötü du­rumdan kurtarmak için oyuncu alış ve­rişindeki isabetsizlik ve özellikle takımın disiplinden yoksun oluşu, yönetime fır­latılan okların esasını teşkil etmektedir. Bu gidişin oluşturduğu ters mantık ise şöyle gelişiyordu. Ne kadar çok para harcanırsa, sonuç o kadar kötü oluyor­du. Ve bu bilinçsiz harcamaya dur di­yen de olmuyordu.



Sahili yalayan dalgalar

Şimdi eski günlere dönelim ve Fener­bahçe’yi ömürlerini bu kulübe ada­mış olanların yönettiği dönemlere gele­lim.

Fenerbahçe, çok saygın ailelerin ev­lâtları tarafından kurulmuş ve tüm ya­şamı boyu fertler arasında bu saygınlı­ğı sürdüren bir kuruluş olmuştur. Büyüğün küçüğe sevgisi, küçüğün büyüğe saygısı, yıllar boyu bir prensip olarak süregelmiştir.

Kulüp, her spor dalında çalışmak is­teyen gençlerin mekânı olmuştur. Spor yapmak bir hizmet aşkıyla yoğrulduğu zamanlarda da Fenerbahçe’nin başarı­ları sürekli olmuştur. Zamanı gelince spordan kopanlar bu kez hizmetlerini idari alanda vermeye başlamışlardır. Bu suretle Fenerbahçe’li hizmeti bir görev saymış, zaman buldukça bu hizmeti en iyi şekilde vermek için şevkle çalışmış­tır, işte Fenerbahçe sevgisini doğuran ve insanları sevgi halkaları ile birbirine bağlayan yaklaşımlar bunlardır.

Kulüp Başkanlığı, Kulübe, sportif ve­ya idari alanda yıllarca hizmet edenle­rin son mevkii olmuştur. Bu mevkii, bir onur katı olduğu için, seçilecek insan­ların o mevkiyle mütenasip durumları dikkate alınır. Ve bu mevkiye seçilenler, kulübe son hizmetlerini yaparken, onurlarına onur katmış olurlar.

Tam anlamıyla amatör bir ruh içinde yönetilen Fenerbahçe Kulübü yıllar yılı şampiyonluktan şampiyonluğa, başarı­dan başarıya koşmuştur. Ve bu başarı­lardan hiç kimse tek başına hissedar ol­ma eğilimi göstermemiştir. Büyük bir sessizlik ve tevazu içinde yürütülen fa­aliyetler, Fenerbahçe’yi olumlu yönde dillere destan ederken, Fenerbahçe de kendine özgü bir olgunluk içinde çalış­malarını sürdürmüş, milyonlarca insa­nın sevgilisi haline gelmiştir.

Para, hiç bir zaman Fenerbahçe fel­sefesinde yeralmamış, temel unsuru sevgi ve bağlılık teşkil etmiştir. Renk aş­kı, kulüp sevgisi, insan bünyesinde öy­lesine yeralmıştır ki, bunun yanında pa­raya yer vermek insan haysiyetiyle oy­namak demekti.

İşte, parasız pulsuz, kavgasız gürül­tüsüz böyle tertemiz bir ortam içinde Fenerbahçe’ydi, yakamozlu sular sahili ya­larken, bir zaman sonra bu sakin sular, sahilleri yalayan dalgalar haline dönü­şecek ve koca koca kayalar kum hali­ne dönüşerek bu kaba dalgaların esiri olacaktır.



Grupların doğuşu

1952’de profesyonelliğin resmen ka­bulünden sonra Fenerbahçe’de gruplar oluşmaya başladı. Gruplarla profesyonelliğin ne gibi ilişkisi olabilir­di ki, bunlara gereksinme duyuldu? İlk olarak Kadıköy Grubu oluştu ve bu gu­rubun başına Dr. Semih Bayülken geti­rildi.

Grup Bayülken’in suntası altında tam 34 yıl Fenerbahçe’nin kaderini elinde tuttu.

Rahmetli Dr. Bayülken Grubun kuru­luşunu şöyle anlatmıştı:

”1952 yılında kurulan ve Muhillin Bul­gurlu, Talat Ataman. Ertuğrul Akça. Murat Yavuzer, Necmi Kurtuluş, Suphi Ergül, Lebib Elmas. Orhan Menemencioğlu, Sa­dıun Erdemir, Ahmet Erol, Kemalettin Erakdağ gibi Nuri Tetik, Enver Ören, Ad­nan Tuncay gibi arkadaşların, daha ismini bugün belki sayarken unuttuğum bir çok arkadaşımın Fenerbahçe’de kurduğu Ka­dıköy grubunun meselesidir, muvaffakiye­tidir. Ben Kadıköy grubunun bir ferdiyim. Yoksa Semih Bayülken sorunu değildir mevzu…



1952 ‘den 1956 yılına kadar kurulan bü­tün idare heyetleri bu gurubun patentini, amblemini taşır. Kadıköy grubu 1952’de başlar. 1952’den bu yana Fenerbahçe’nin ilk şampiyonluklarına şöyle bir göz atalım.

1952-1955 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1956-1957 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1955-1959 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1960-1961 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1963-1964 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1964-1965 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1967-1968 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1969-1970 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1973-1974 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1974-1975 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1977-1975 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1982-1983 lig şampiyonu: Fenerbahçe

1984-1985 lig şampiyonu: Fenerbahçe



Yukarıdaki bu şampiyonluklardan baş­ka Fenerbahçe 1959 milli lig şampiyonlu­ğunu, 1967-1968 Türkiye Kupası Şampiyon­luğunu, 1967-1968 Balkan Şamiyonluğu, 1967-1968 Cumhurbaşkanlığı Kupası­nı, 1972-1973 Başbakanlık Kupasını, 1972-1973 Cumhurbaşkanlığı Kupasını, 1973-1974 Türkiye Kupasını, 1974-1975 Cumhur­başkanlığı kupasını ve sayısını bilemiyeceğim Spor Yazarları Kupasını ki son de­fa bu yıl aldık. Donanma kupası gibi 10 adedi mütecaviz kupa almak topyekün 30’un üzerinde oluyor.

Ayrıca sosyal tesisler inşaatı, dereağzı antreman tesisleri hep Kadıköy grubunun bu 34 yıllık iktidari devrinde gerçekleşti­rilen şerefli hizmetlerdir.

1952-1986 encamı bu… Bu da gösteriyor ki Fenerbalıçe’nin tarihindeki şereflerin en az yarısı Kadıköy grubunun hizmet hane­sinde tarihe mal olan şerefli hizmetlerdir ve Kadıköy grubunun onuru ile her zaman if­tihar edecektir.

Bugün Kadıköy grubunun 34 yıllık iktidarında kendilerince tatmin olmamış bir takım arkadaşlar Fenerbahçe kulübünü iç bünyesinde kalınası gereken ve mücadele platformu olarak divan ve kongreler ola­rak kabul ettiğimiz mücadele alanını so­kağa düşüren ve her gün gazetelerde ku­lübün aleyhinde beyanat veren kulübü yıp­ratmaya uğraşan, gözlerinde karagözlük­ler hep kötüyü gören, iyi olan hiç bir şeyi dile getirmeyen bir organizasyon göze çarp­maktadır. Bunlar 30 senedir Fenerbahçe kulübünde hep aynı sazı çalarlar ve hiç bir zaman heyet-i umumiye kendilerini tasvip etmez ve önümüzdeki kongrelerde de tas­vip bulmayacaklarını belki 25 belki 27 in­ci defa tekrar göreceklerdir.

Fenerbahçe’ye 34 yıl hizmet ettik. Bu zaman içinde bütün baltalamalara, basının ve tribünlerin ters tutumuna, zaman zaman içerden uğradığımız büyük ihanetlere rağ­men, bu gurup Fenerbahçe heyeti umumiyesinden itimat oyu alabiliyorsa mesele tamam demektir.



Kaldı ki, idare heyetine girerken bize ba­ba diyen, grup diyen kişiler idare heyeti­nin dışında kaldıkları zaman bize kart pa­paz diyen geberemedin diyen, yiye yiye Fenerbahçe’yi bitiremedin diyen bu nankör­lere rağmen Fenerbahçe heyet-i umumiye­tti bu hadiseleri iyi diğerlendirmekte ve ida­re heyeti içinde iken herşey iyi, dışarıda ka­lınca herşey kötü edebiyatı da bu suretle iflâs etmektedir. Bu da kulüpte bu tip şahıs­lara değer verilmediğinin canlı ispatıdır.

Tabii, bunun canlı şerefi de Kadıköy Grubu kurucularının olduğu kadar bugün bu grubu yürütmeye uğraşan ve bu suret­le Fenerbahçe’ye hizmet üreten insanla­rın manevi şeref hanesine yazılacak mu­vaffakiyetlerdir.

Gelelim son zamanlar Fenerbahçe ba­tıyor! Fenerbahçe nereye gidiyor? Ka­mpanyasının haklılık derecesine…



Yukarıda dökümünü verdiğim rakamlar­dan anlaşılıyor ki, Fenerbahçe futbolda, son 34 senede 30’un üstünde şampiyonluk al­mş, kupa kazanmış, tesisler yapmıştır. Bu sene de müessese kulüplerinin dışında hiç bir spor kulübünde bulunmayan kapalı spor salonu inşaatını bitirmek üzeredir. Bugün bir çok şeyler konuşuluyor. Ben Fenerbahçe ile alakalı, grupla alakalı her ithama, her tecavüze sonuna kadar cevap vermeyi Kadıköy grubunun mücadelesini sürdürmeyi şahsi şartlarım, sağlık duru­mum ne olursa olsun devam edeceğim… Tâki gücüm bitine kadar…

Şahsımla alakalı hiç bir tecavüze, itha­ma ve karalamaya da cevap vermeyeceğim. Bu güne kadar şahsımla olan hiçbir me­seleden dolayı mahkeme ve haysiyet diva­nı gibi yollarla hiçbir arkadaşımın üstü­ne gitmedim. Benim ve arkadaşlarımın tek mücadele verimiz ve kendimizi savundu­ğumuz yer Fenerbahçe’nin meşru kongre­leridir. Kuvvet aldığımız da Fenerbahçe kongre üyeleridir ve bu sağ olduğumuz müddet böyle devam edecektir.



Bir ithamda kongreler sebebiyle kendi­mize maddi çıkar temin ettiğimiz yolundaki karalamalardı. Mazide idarecilik yapmış, bugün kadro dışı kalmış birçok arkadaş heyet-i umunıiyenin paralı yollarla organize edildiğini ima etmektedirler.

Evvelâ heyet-i umumiyeyi bu çirkin it­hamlardan tenzih ederken şunu da sormak isteriz.

Kendilerine oy verilen devirdeki heyet-i umumiye parayla organize olmuyor da aca­ba seçilmedikleri kongreler mi para ile orgnaize oluyor…”

Bayülken, hastalığının son zamanla­rında yaptığı bir başka konuşmada, ya­rarlı gördüğü Kadıköy Grubu ile öteki grupların, Kulübe kötülükten başka bir şey yapmadıklarını ifade edecek ve ken­di grubu dahil, tüm grupların bu işi bı­rakmalarını isteyecektir.



Öteki gruplar

Dr. Bayülken, grupların Kulübe bir ya­rar sağlayamadığını ifade ededursun, önceden olduğu gibi sonra da bir çok grup kuruldu ve çalışmaya başla­dı. Grupların kuruluşu daha çok seçim­lerden önce oluyordu. Gün geldi grup sayısı 8’e yükseldi. Bunlara gecekondu grupları demek lâzımdı. Sonra, mevsi­mi geçen çiçekler gibi bu gruplar solu­yor, yaprak döküyor ve kaybolup gidiyor­du. Sonunda elene elene ortada 2 kaldı. Kadıköy grubu ve Bireşik Grup. Bugün iktidar Birleşik Grubun elindedir ve tamamen onun sultası altındadır.

Birleşik Grubun yönetime getirdiği Metin Aşık ve arkadaşlarının dayana­ğı paradır. Kulübün maddi açıdan sıkın­tısı, Başkan ve üyelerin paralı olmaları ve yatırımda bulunmaları koşulunu mecbur kılıyordu. Ne var ki Fenerbah­çe’nin sıkıntıya düşmediği dönem yok­tu, bir sonrakine borçsuz teslim eder­ken, Ali Şen başkanlığındaki yönetim kurulu, borç hanesinin iki kanadını bir­den açarak o günden bu yana borç mik­tarı giderek artmış ve mantığın kabul edemeyeceği boyutlara ulaşmıştır. Gi­diş aynı minval üzerinedir ve her ge­çen yıl borç miktarı artacaktır.

Maalesef borç, Fenerbahçe’de kaçı­nılmaz hale geliştir. Gider, geliri bir ham­lede yutarsa, geriye borçtan başka ne kalır? Fenerbahçe’nin geliri sayılıdır. Maçlardan nasibini alır, özel TV’den ya­yın bedeli, alır, buna ufak tefek gelirleri de eklerseniz, koca çarkı döndüren su bu kadardır. Kuşkusuz bir de toplama suyumuz vardır, bunun da oranı, veren­lerin gönlünden kopan kadardır.

Bu darlığın çekilmesinde, yıllarca ön­ce yapılan hataların da payı vardır. Fenerbahçe stadının yok pahasına satılması gibi.

Metin Aşık Başkanlığa geldiği vakit, kulübün maddi açıdan durumu kritikti. Ancak Aşık durumu biliyor, bile bile la­des diyordu. Sorun sadece para soru­nu değildi. Bir de takımın revizyona ih­tiyacı vardı ki, Aşık için zor olan buydu. Zira takımı düzene koymak bir ihtisas işiydi ve o ihtisas sahibi görünürde yok­tu. Yerliye güven duyulmuyor, bol kese­den atanlar Beckenbauer’i getiririz di­yordu. Sonuçta Hiddink’de karar kılındı ve Eindhoven’i Avrupa şampiyonu ya­pan teknik adam uygun görüldü.

Hiddink için uygun görülen neydi?

Elbette futbol kariyeri.



Ya geleceği yabancı ülkeye ve ken­dine özgü tutum ve davranışları olan fut­bolcularla uyum sağlayabilme sorunu?

Bu hiç düşünülmemiştir. Eindhoven’i şampiyon yapan, bizi de yapar, dü­şüncesi kafalara hâkim olmuş ve ada­mın yabancı bir ülkede ilk aylarda çe­keceği sıkıntı dikkate alınmamıştır.

Ne yapılmalıydı?

Yabancı teknik adam getirilmesin­de hata yok da, zamana ihtiyaç göste­ren dama hakkında yerli yersiz yapılan dedikodularda hata var. Biri çıkıp köylü diyor, bir başkası, bunda iş yok diyor, kavga, gürültü, patırdıyla adamın geldi­ğine, geleceğine pişman ediliyor. Bu keşmekeş içinde takıma düzen verilebilinir mi?

Fenerbahçe’de, bilgiden yoksun, de­neyimsiz insanlar söz sahibi oluyor. Es­kiden meraklılar vardı. Sigara paketi ar­kasına takım yapar, soyunma odasında ilgiliye uzatırdı. Eğer önerilen 11 saha­ya çıkmazsa, vay ondan sonra yanlış (!) takım yapanın haline. Dedikodusu ye­di düveli aşar.



Sırası geldiği için yazımızı küçük bir fıkra ile süsleyelim.

Ayşe hanıma sormuşlar:

Komşunun kızı doğuracak, sen bi­lirsin, kız mı erkek mi olacak?

Ayşe hanım kız demiş, ama kapının arkasına da erkek yazmış.

Günü gelmiş komşunun kızı bir erkek çocuk doğurmuş. Ayşe hanımın başına üşüşenler:

Bir de ben her şeyi bilirim dersin, bak kız dedin, erkek doğurdu komşu­nun kızı diyenlere Ayşe hanım:

Ben kapının arkasına erkek yaz­dım, gidin bakın cevabını vermiş.

Böyle kâhinler, Fenerbahçe’de ve ba­sında çok görülmeye başlandı. Allah ta­kımın başındakine sabır versin.



Harcanan para ve alınan sonuçlar

Bilgisiz harcama bugünün işi değil­dir. Dünde böyleydi. İsraf, 15 yıl ön­cesinden başlamış, bugün, dizginlenemez hale gelmiştir. Milyarlar su gibi har­canırken, alınan sonuçlar sanki o suyun oluşturduğu buz üzerinde yazılmıştır. Nerede diye baktığınızda, hiç bir şey yoktur ortada. Takımda husule gelen delikleri yama ile kapamak da zordur, iş bir kez çığırından çıkmış, önüne ge­lene Fenerbahçe forması giydirilmiştir. Hem de üste para alarak değil, para ve­rerek. Aslında çarpıklığın esası burada­dır.

Böyle kâhinler, Fenerbahçe’de ve ba­sında çok görülmeye başlandı. Allah ta­kımın başındakine sabır versin.

Fenerbahçe yıllarda altyapısı ile ba­şarılar zinciri oluşturmuştur. Genç ta­kımlardan yetişen genç kuşak, büyük­lerin yerlerini o kadar güzel doldurmuş­tur ki, Ahmet gitse, Mehmet gelirdi ye­rine. Hem de tıpatıp benzeri olarak, bir öncekinin özelliklerini sergileyerek. Çünkü hep aynı tezgâhın ürünüydüler. Aynı ekolun gençleriydiler.



Fenerbahçe pazar günleri 4 takımla sahaya çıkardı. Sabah 9’da 4.takım ma­çı başlar, 11 de yerini genç takım alır­dı. Saat 14’de B takımlar oynardı. 16’da ise, A takımı tüm haşmetiyle sahada gö­rünürdü. Bu art arda oynanan 4 maç, futbolseverleri doyuma eriştirir, bir baş­ka pazarı iple çekmesine yolaçardı. Ve gencinden kıdemlisine kadar her takım­da bir futbol inceliği sezilir, takımlar bir­birinin benzeri futbol oynarlardı. Buna Fenerbahçe ekolü denirdi. Maalesef bu ekol çok yıllar önce kapandı. Kapanmak ne demek? Arkadan hançerlendi. Pro­fesyonelliğin kabulüyle, hazıra konma­nın kurnazlığı ile. Kulüplerimiz maale­sef bugün de bu yoldadır, yarın da bu yolda olacaklardır. Sonunda paralı in­sanların, maksatlı kişilerin hegemonyası altına girmekten başka seçenekleri ol­mayacaktır. Milyarlar harcanmıştır, yarın daha da fazlası harcanacak, fakat futbolumuz bir arpa boyu ileri gideme­yecektir.

Eski bir başkan ile bu konuda sohbet ederken:

”Altyapıyı yok etmekle büyük hata et­tiniz. Bu imalathane kapandığı anda, buradan yetişenleri dışarıdan temin et­mek zor” demiştim.

”Profesyonellik var, piyasadan dile­diğini alırsın!” demişti.

Eğer piyasa, Fenerbahçe gibi bir ekol kurarsa kabul. Okuldan yetişmek baş­ka, sokaktan toplamak başka. Özellik­le Fenerbahçe’nin o erişilmesi güç sey­redeni mesteden tekniğini sokakta bul­mak imkanı olur mu?



Şuradan buradan oyuncu toplama zihniyeti gündemdedir. Bunca deneyi­me karşın bu politika sürdürülmektedir. Bir tarihte Fenerbahçe’ye küçük kulüp­lerden bir oyuncu gelişti. Çalıştı, çaba­ladı, zamanla ağzıyla kuş tutar hale gel­di. Antrenmanlarda göz dolduruyor, fakat takımda oynama fırsatını bir türlü bu­lamıyordu. Antrenöre ve yöneticilere bu­nun nedenini soruyor, bir türlü cevap alamıyordu. Sürekli aynı konuda soru­lara muhatap olan antrenör, nihayet baklayı ağzından çıkarmış ve:

”Sen küçük bir kulüpten geldin, Fe­nerbahçe ekolünden yetişmedin. Fener­bahçe fazladan futbolcularıyla bu gibi kulüpleri beslerken, onlardan oyuncu alamaz!” demişti. Bugün ise Fenerbah­çe Doğu Bölgesinden oyuncu transfer ediyor.



Galatasaray yıllar yılı Mektebinden yararlandı. Fenerbahçe-Galatasaray A takımlarından önce iki tarafın genç ta­kımları karşılaşırdı. Fenerbahçe kendi tezgâhından çıkardığı gençlerle, Gala­tasaray ise lisesindeki gençlerle çıkar­lardı sahaya. A takımları da öyleydi. Hepsi kendi ürünleri. Beşiktaş 1920’lerde oluşturduğu altyapıyı günümüze ka­dar getirdi. Eski futbolcuların çoğu ken­di ürünleriydi.

Bugün bu prensibe bağlı kalan bir Beşiktaş var ortada. Galatasaray’da da altyapıdan yetişenler var. Ne yazık ki Fe­nerbahçe’de bu konuda tatmin edici bir faaliyet yok. Varsa da çok az. Bu yüz­den sağa sola el atma fazla. Harcanan paralar, hesaba kitaba uymaz biçimde.

3-4 yıldır Fenerbahçe’nin yaptığı transferlerin yüzde sekseni isabetsiz. Dün olduğu gibi, bugün de öyle. Trans­fer edildikten kısa bir süre sonra pos­talanan futbolcu o kadar çok ki, böylesine isabetsiz alışveriş hiç bir kulüpte görülmüş değildir. Ve Fenerbahçe yol­geçen hanı örneği bir duruma düşürül­müş, bu da takımın ayakta durabilme­sine engel olmuştur…

Eski Fenerbahçe’liler

Fenerbahçe’ye yıllarca hizmet veren amatör ruhlu eski Fenerbahçe’liler bugünkü durumdan rahatsız olarak köşelerine çekilmişlerdir. Kulüplerine gel­memelerinin bir nedeni de, birlik ve be­raberliğin rafa kaldırılmış olmasıdır. Es­kiler yenileri tanımaz, yeniler eskilerin kimler olduklarını bilmez. Sevgi-saygı yok olmuş, iş kapanın elinde kalmıştır. Gerçek Fenerbahçe’li bu suni yapıdan şikayetçidir. Paranın inşa ettiği bu temel­siz yapının birgün çökeceğine inanan­lar, enkazın nasıl temizleneceği düşün­cesi içindedirler.

Fenerbahçe’lilerin görüşleri

Şimdi birazda Fenerbahçe’lilerin gö­rüşlerini aktaralım. 2.Başkan Vefa Küçük, Orhan Ergüder, Başkan Metin Aşık, Hürriyet gazetesinde yayınlanan ”Fenerbahçe Dosyası”nda, Emin Çölaşan’ın sorularını şöyle yanıtlıyorlar:

2.Başkan Vefa Küçük

“Benim sporla bir ilgim yoktur. Aslın­da Fenerbahçe camiasında çevrem de yok­tur. Kongre öncesinde bana kulübe katkı­da bulunup bulunmayacağımı sordular ve yönetim kuruluna girmem için bir milyar lira hibe etmemi istediler. Aslında başkan­lık teklif ettiler, ama ben bunu kabul et­medim. Bu durumda, ikinci başkan ol­mam benimsendi…



Parayı bastıran, yönetime geliyor

Ancak ikinci başkan olmak için bir mil­yarlık hibenin yetmeyeceğini söylediler. Bu durumda ben bir milyar 250 milyon lira hibe etmeyi kabul ettim. Bu parayı iki yıl içerisinde ödeyecektim. Şu ana kadar kulü­be 600 milyon lira hibe etmiş durumdayım. Geri kalanını da, zamanında ödeyece­ğim…”

”Bugün için maalesef paralı adam şart… Çünkü ortalama bir futbolcu bile, en az 800 milyon transfer ücreti alıyor. Bir transfer mevsiminde, 10 milyara yakın pa­ra harcanıyor. Bugün Fenerbahçe’nin büt­çesi 26 Milyar lira… Bu parayı sadece maç geliriyle, televizyondan alınan naklen ya­yın ücretiyle karşılamak mümkün değil. Ama ben şuna inanıyorum, her parası olan adam, yönetici olmamalıdır. Eğer kulüplere bu paralı bakan ve yönetici sistemi de­ğiştirilecekse, futbolculara ödenen trans­fer parasının mutlaka dondurulması gere­kir. Biz bu konuda üç büyük kulüp anlaş­mak üzereydik ki, maalesef Metin Aşık kar­şı çıktı ve bu işi yatırdı. Burada şunu da belirteyim. Metin Aşık tarafından kulübe verilmesi taahhüt edilen para konusunda ciddi sorun çıktı. Evet, kendisi transfer için cepten paralar ödedi ama, kulübe söz ver­diği hibeyi gerçekleştirmedi. Ben buna inanıyorum… Bugün Fenerbahçe Yönetim Kurulunda mevcut 15 yöneticiden en az 10 tanesi, kulübe bir milyar lira hibe etmelidir.”



Kabahat futbolcuda

”Hepimiz hatalıyız, ama esas kaba­hat futbolcularda. Büyük para alıyorlar ve sonra oynamıyorlar. Oysa ortam hazır, her şey emirlerinde… Ben olaya bir türlü teş­his koyamıyorum. Koşmuyorlar… Koşma­yan futbolcuyu nasıl oynatacaksınız siz?… Bana sorarsanız Hiddink iyidir ve kaba­hati onda aramayalım… Tabii bu duruma gelmemizde başkanın da büyük hataları var. Yanlış transferler yaptı tek başına… Sırf onun arzusu ve parasıyla, takıma yan­lış futbolcular alındı.”

”Burada isim vermek istemiyorum, ama onlar bellidir. Bu transferlerden, yö­netim kurulu olarak bizim son anda ha­berimiz oldu ve artık iş işten geçmişti. Hiddink’in getirilmesini başkan istemedi ve karşı çıktı… Fakat hoca göreve başlama­dan önce, kendisi transferleri yaptı. Yöne­tim açısından, böyle bir şey çok büyük ha­taydı… Biz geçen sezonunun bitmesine altı yedi maç kala, yönetim kurulu olarak top­landık ve aramızda ilginç bir konuşma geç­ti… Yugoslav Hoca ve futbolcuların şike yaptıkları gündeme geldi. Bu durumda ar­tık Yugoslav hoca ve futbolcuları Fenerbahçe’ye almama konusunda görüşbirliğine vardık… Ve lig sonunda da, Veselinoviç’in görevine son verildi, oysa Metin Aşık, bu hocanın kalmasını istiyordu.”



Peki ama, niçin Yugoslav Vokri’yi al­dınız daha sonra?

”O arkadaş tam Yugoslav sayılmaz. Arnavut kökenli ve ayrıca uzun yıllar ken­di ülkesi dışında futbol oynamış. Bu nite­likleriyle böyle şikeye falan girmeyeceği dü­şünüldü.”

Yönetim kurulunuzda durum şimdi nasıl?… Fazla bir hırgür oluyor mu?

”Şu anda yönetim kurumuzda Birle­şik Grup taraftarı 10, Başkan taraftarı 5 kişi var… Aslında çok fazla sorun çıkmı­yor… Çünkü Başkan bir konuda ısrarlıysa, biz istemesek de kabul ediyoruz. Daha doğrusu, ilk beş ay böyle oldu. Ama şimdi, du­rum tersine oldu. Ama şimdi, durum ter­sine döndü. Eğer bizim çoğunluğumuz haklı bir konuda bastırıyorsa, Başkan ar­tık bizim istediğimizi kabul ediyor.”



Orhan Ergüder

Yönetim kurullarında görev almış, köklü bir Fenerbahçe’li olan İstanbul Milletvekili Orhan Ergüder özetle şöyle diyor:

”Kulüp Başkanlığına para girdi. Kara para sahipleri bile kulüp başkanlığına so­yunur oldular. 5 yıl önce biri kulüp baş­kanlığı için:

”Kaç para bunun fiyatı?” diye soruyor­du. ”Bilgi gitti, sadece para aktı ülkemizde.”

”Geçen transferde Oğuz’a 1,5 milyar ve­rildi. Şimdi, sırf banka faizi ile 60 milyon para giriyor cebine.”

”Sakat Semih’e 2 milyar verildi. Her ko­nuda sözü Başkan söylüyor. Böyle şey ol­maz.”



”Batı Avrupa’da futbol kulüpleri ku­rumlaşmış ve şirket olmuştur. Hisse senet­leri vardır. Burada kâr etmek, önemli de­ğildir. Bunlar, satın alan taraflar için şe­ref belgesidir. Şirketleşmenin ve ciddi mü­essese olmanın gerektiğine kesinlikle ina­nıyorum… Türkiye’de ise futbol, bir çeşit kamu hizmetine dönüşmüş. Kulüplerimiz özel dernektir, ama bir yerde devletin gö­revini yaparlar… Çünkü bunlar, milleti temsil etmektedir. Adeta milli görev yapılmaktadır. İşte bu noktada, şunu söylüyo­rum… Devlet, kulüp yönetimleri için bel­li kurallar getirsin. Örneğin Başkan seçi­mi için bazı kurallar olsun. Önüne gelen maceracı adam, bu işin kaymağını yemek için kulüp başkanlığına soyunamasın. Transfer olayı, ciddi kurallara bağlansın ve bunları devlet izlesin… Milli bir futbol politikası oluşturulsun.



”Uzman bir yönetim kadrosu yok. Pa­ra ve hatırla gelmiş kimseler kulübü yö­netiyor. Aralarında topu ve sporu bilen adam hemen hiç yok. Eskiden yönetim, teknik adama müdahale edemezdi. Şimdi oyuncularla yüz-göz olmuşlar, onlarla ku­mar bile oynuyorlar. Oyunculara gizli bah­şişler veriliyor. Böyle bir yönetim boşluğun­da futbolcu, ceza almayacağını ve kendi­sinden hesap sorulmayacağını biliyor. Hal­buki oyuncuya esir olmayacaksın. Halk se­viyor diye, ondan korkmayacaksın.”

Alıntı: Fenernahçe Spor Dergisi 1990 Yılının 60. Sayısı

12.09.2020 19:56

Kategoriler:   Spor

Yorumlar