Menü

Cüneyt Arkın Edebiyat Dünyasında

Okullar olmasa maarifi pek güzel idare edeceğini söyleyen Osmanlı Maarif Nazırının ruhu, yerli sinemaya baktıkça şad oluyordur her halde. Kolay mı, bütün dünyanın «Yedinci Sanat» olarak kabul ettiği; uğruna okullar, enstitüler, akademiler açtığı bir sanat dalını, biz mektepsiz, deftersiz, ne güzel «idare ediveriyoruz!» Eski zaman loncalarında olduğu gibi usta, çırak yetiştiriyor, çıraklar da «usta» laştrktan sonra kendilerine bir, iki çırak edinip «usta» nın rahle-i tedrisinde öğrendiklerini onlara öğretiyorlar. Zaten Türk sinemasının ilkelliğinin en büyük sebeplerinden biri de bu usta – çırak düzeni ya. «Usta» kendi ne biliyor ki, çırağına ne öğretsin?. ..

Cüneyt Arkın Edebiyat DünyasındaOkul olmayınca kitabı olur mu? Olmaz tabii. Allahtan birkaç iyi niyetli ve kültürlü eleştirmen kendi gayretleriyle bir iki kitap yayınladılar da, sinemamız kültür açısından «susuz bir vaha» olmaktan kurtuldu. Bu eski zaman ediplerini andıran «teşbih» i kullanmak da nereden aklımıza geldi demeyin. Türk sinemasında kitap sahibi birkaç artistimiz var. «Sinema Artistliği» nin bir meslek olarak kabul edilmediği devirleri geçelim. Cahit Irgat, Orhon Murat gibi şiirleri antolojilere girmiş «edebiyatçı artistleri» de bırakalım (Bu iki isme bugünlerde ikinci şiir kitabı çıkmak üzere olan Nihat Ziyalan’ı da katabiliriz). Filimlerde beşinci, altıncı derecede roller oynadıktan sonra evine kapanıp yazmaya başladığı «Osmanlı Tarihi» üzerindeki çalışmalarına devam eden Murat Tok’u da anmayalım. Kala kala ne kaiır. Gülderen Ece, Fikret Hakan, Yılmaz Güney…

İlk defa kitap çıkaran artistimiz geçenlerde Amerika’dan dönen Gülderen Ece’dir. «Tellak Ali» adlı hikaye kitabıyla Fikret Hakan ikinciliği alır. Yılmaz Güney de 1966’da «Boynu Bükükler» adlı romanıyle üçüncülüğü… Bugünlerde kitaplı artistler kervanına bir isim daha katılıyor. Hayır hayır, Fikret Hakan’ın hazırladığı «Şiir Antoloji» sinden bahsetmiyoruz. Bugünlerde hummalı bir çalışma içinde olan yeni bir isim, bir hikaye kitabıyla «kitaplı artistler» kervanına katılacak. Cüneyt Arkın bu. Evet, yerli sinemanın bu uzun saçlı, eli kılıçlı, bol akrobasili yıldızı da hikayelerini bir kitapta topluyor.

Biliyorsunuz, Cüneyt Arkın’ın asıl adı Fahrettin Cüreklibatır’dır. Bunun için önce «Fahrettin Cüreklibatır» adının bulunup bulunmayacağını sorduk. Bulunacakmış. Sebebi de şuymuş: «Bu hikayeleri Cüneyt değil Fahrettin yazdı. Bunların hepsi ona ait. Onun için kitapta onun adı bulunacak.»

Cüneyt Arkın Edebiyat DünyasındaOndan bu cevabı alınca küçük, kısa birkaç soru sorduk ve Cüneyt Arkın’ın (daha doğrusu Fahrettin Cüreklibatır’ın) Tercüman gazetesinin yarışmasında derece aldığını, 1953 yılında liselerarası hikaye yarışmasında birinci olduğunu öğrendik. Bugüne kadar «amatör olduğu için» hikayelerinden telif ücreti almayan Fahrettin’in çıkan ilk hikayesinin adı «Sonunda bir ay kaldı, bir de tüfek» miş ve Pazar Postası’nda çıkmış. Son olarak da Erkek adlı sanat dergisinde «İnsan Çiti» adlı hikayesi yayınlanmış.

Bu iki hikayenin arasında 8 hikaye daha çeşitli dergi ve gazetelerde neşredilmiş.

«Kitap» ve «Çöp Tenekesi» adlı iki hikayesini diğerlerine nazaran daha çok beğenen Fahrettin Cüreklibatır kitabına basılan ve basılmayan hikayelerinden bir seçme yapıp en enteresan bulduklarını koyacak. Biz bütün bunları Cüneyt Arkın’ın 8.000 liraya mal olan yeni kütüphanesinin ve masasının bulunduğu odada konuşuyorduk. Birden bu «hikayeler» in yazıldığı yer, yazıldığı ortam aklımıza geldi. Her halde şimdi bulunduğumuzdan çok farklı olmalıydı. Cüneyt Arkın bu sorumuzu duyunca bir an durdu, gözleri daldı ve (edebiyatçılara yakışır bir tarzda) sanki tek başınaymış gibi konuşmaya başladı:

Cüneyt Arkın Edebiyat Dünyasında– «Eskişehir’in tenha, insana garip bir üzüntü veren kıyı mahallesinde, ak kireç badanalı bir evin sokağa yakın bir yataklı, bir masalı, ama çok kitaplı bir odasında yazmaya başladım. O yıllar, mutluydum. Bu yüzden ilk hikayelerimde hep sevinç ve güneş vardır. Sonra büyük şehre geldim. Param çok, ama çok azdı. Tarlabaşında bir bodrum katına yerleştim. Bütün gün yatakta, yorgana sarılarak yazardım. O günlerde küçük bir sevgilim vardı, mektuplaşırdık. Ben Tıp’taydım, o Hukuk’a yazılmıştı. Nişanlandı, ayrıldık. Ben o günlerde «Deniz Çiti» üzerine çalışıyordum. Devam edemedim… «Deniz Çiti» uzun süre yarım kaldı. Onun yerine «Zenci Denizi» ne başladım…

Oysa bugün her şey öylesine başka, öylesine değişik ki… Fahrettin’den Cüneyt’e uzanan maceralarla dolu kısacık yol, her şeyi değiştirdiği gibi hikaye yazma şeklini de değiştirmiş.

– «Kitabın adını koydunuz mu?» diye sorduk. Koymamış. Birçok isim aklına gelmiş, ama içlerinden en çok «Üzüntü Çiçeği» ni beğenmiş… «Son anda bir değişiklik olmazsa ‘Üzüntü Çiçeği’ olacak,» diyor.

Ayrılırken ayak üstü birkaç soru daha sorduk. «Fahrettin Cüreklibatır» bundan sonra da yazmaya devam edecekmiş. Eski hikayeleri hap «ayak bağı» oluyormuş. Bu yüzden yayınlayıp onlardan kurtulmak istemiş. «Kitabımı bir zamanlar çok sevdiğim ‘Duru’ ya ithaf edeceğim,» diyor. «Duru da kim?» diyeceksiniz. Bize kalırsa Duru, bir zamanların Tıp talebelerinden biri olsa gerek. Hani o yıllarda Tıbbiye’de okuyanların «Eskişehirli Fahrettin’in arkadaşı» olarak tanıdıkları yeşil gözlü Tıp talebesi…

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1968-tarihli-37-sayisi)

25.06.2020 21:44

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 25 Ağustos 2015 16:41

    Nuran Namlı

    ay fotograflara cok güldüm ya ne güzeeell :)
  • Yayınlandı: 4 Eylül 2015 15:24

    SALİHA CAN

    her özelliği tasıyan nadir erkeklerden :D
  • Yayınlandı: 4 Eylül 2015 15:24

    AYDIN AK

    abi adam herşeye sahip biz boşa yaşamışız :D
  • Yayınlandı: 12 Kasım 2016 21:40

    Belgin ekinci

    Her yönden harika bir insan.