Menü

Demirtaş Ceyhun’un Kitapçılık Hikayesi

Duvarları yer yer yıkılmış, incecik kuleli hisarlar vardır. Bozkırın ortasında, yalnız başına. Yorgun bir kartal gibi tüneyi vermiş. Bizanstan kalma, Osmanlıdan kalma, önlerinden geçerken hüzün çöker içime. Bir zamanlar kim bilir ne dramlar yaşamıştır o duvarlar da… Ne trajediler görmüştür… Kuşatılmıştır. Fethedilmiştir. Ya da yiğitçesine direnmiştir.



Ne zaman, bir otobüsle filan parke yollarından sarsıla sarsıla geçerken bir kasaba kitapçısı görsem, hemen bu küçücük hisarlar gelir aklıma. Çağdışı güçlerce kuşatılmış… Bağnazlığa, bilgisizliğe, dar görüşlülüğe yiğitçesine direnen… Gerçekten; aydınlığın, ilericiliğin, geleceğin uç hisarlarıdır onlar bence. Hele hele bugünlerde, kitapçı olmak kolay mı? Üstelik bir kasabada. En küçük bir karşı koymayı hoş göremem; günümüzün en yiğit savaşçıları kitapçılardır. Günümüzün aslanları. Kitapçılık deyip geçmemeli, her biri bir aslan yatağı. Çoğumuzun bir otobüste, bir kahvede elimizde görünmesinden dahi korktuğumuz kitaplar, satıyorlar, savunuyorlar. Kolay mı?



Ben, üç yıl anca dayanabildim. 10-12 metrekare büyüklükte bir dükkanım vardı. Top atarak kapadım.

Yani, kitapçılığa bir ticaret türü diye bakmanın da pek olanağı yok. Kitap okumayı kendisine iş dinmiş kişi sayısı öylesine az ki. Örneğin, düşünseniz şimdi, bir kaç isim sayamazsınız. Hani, kentin içinde başıboş dolaşan bir kaplan görmek her zaman olasıdır da, otobüste, dolmuşta filan kitap okuyan birine raslamak… Olacak şey değil. «Gençliğimizde biz de çoook kitap okuduk, ama şimdi zamanım yok» derler genellikle. Üniversitelerimiz bir avuç zorbanın sayesinde nicedir doğru dürüst eğitim yapamaz oldu, Babıali büyük bir kriz içinde. İnanılır şey mi? Okulu bitirdik de çantamızı kapadık mı, tamam… Yaşamımızda kitapların da yeri kalmıyor artık.



Bu nedenle, kitap satmayı müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetirim ben.

Kitapçı dükkanı açmaya karar verdiğim günlerdeydi. Yani, dükkanın henüz boyandığı, badana edildiği, rafların, vitrininin filan yapıldığı bir sıralar. Kitap almaya başlamamışız daha. Bir akşam, akrabalar eve konukluğa gelmişlerdi. Yaşı elliyi aşmış aşmamış bir kadın… Yani çocuk okutmuş, kimini avukat yapmış, kimini mühendis… Evdeki kitap çokluğuna baktı baktı da…

-Evladım, dediydi, sizin için güç olmayacak mı dükkanın kitaplarını önce eve getirip, sonra da tekrardan dükkana taşımak?



-Sağa sola küme küme yığılmış bunca kitap, ticaret için değil de, sadece okunmak için alınmış olsun… «Tövbe yarabbi…»

Arkadaşlarım sık sık sorarlardı: «Memnun musun?» derlerdi. «Hayır, mecburum,» derdim. Galiba kitapçıların dillerine pelesenk ettikleri söz budur: «Mecbur olmak.» Arsa ticaretiyle, konut ticaretiyle, komisyonculukla, devlet desteğiyle bir konulup yüz kazanıldığı bir ülkede, kitapçılığın yüzde yirmi, yüzde yirmibeş karı gerçekten komik. Beş lira beş lira, on lira on lira satış yapacaksınız da, yüzde yirmi karla para kazanacaksınız. Gülerler adama. O da, can pahasına…



Dükkandaşım yiğit Osman arkadaş, bir pazartesi günü, «Ağbi, demişti, sana söyleyip söylememekte çok ikircikli davrandım ya, galiba söylememek olmaz. Bizim dükkanın camına üç haftadır her pazar günü kireçle kocaman bir çapraz işareti çiziyorlar.» «O da nesi bre?» demişim şöyle yürekten.

«Vallahi ağbi, iki hafta sana söylemedim. Ama, keratalar işi ileri götürdüler. Dükkana bir iyilik düşünürler sanırım. Utanmasalar, vitrin camına kuru kafa resmi çizecekler. Korsan işareti gibi.»



Günlerce kara kara düşündük durduk, arpacı kumrusu gibi. Hani, kadı hikayesindeki gibi; ananı şapan kadı, kimi kime şikayet edeceksin. Gene ne varsa hemşerilikte varmış. Benim bir Hakkı Gülmen arkadaşım vardır. Adanalı. Ağabeysi, Emniyet İkinci Şube Müdürüymüş. Ona söyledi. «Hemşerim düşünmesin» demiş o da. Bizim dükkanın işaretlenmesi o günden sonra şıp diye kesildi. Lakin, bizim yürek hep Selanik. Şöyle akşam telaşlarının o tenha saatlerinde, yüzü biraz karanlıkça bir adam girmeyiversin dükkandan içeri. Elim, kendiliğinden tezgahın altındaki sopaya giderdi, n’olur n’olmaz diyerekten. Tezgahtarlık yapacak hal mi kalır adamda…

Kitapçılık da, kitap okurluğu gibi bir başka tür tutku olsa gerek. Doğrusu, başka türlü açıklayamıyorum. Biraz tutku, biraz mecburiyet…



Galiba, mimarlığı öyle pek de gönlümle, isteyerek bıraktığımı söyleyemem. Üniversitede mimarlık okudum. Yıllarca da mimarlıktan geçimimi sağladım. Yani, devlet dairelerinde mimar olarak çalıştım. Bir ara serbest çalışmışlığım, binalar yapmışlığım filan da vardır. Üstelik, kulaklarınıza da fısıldamak isterim; bayağı da iyi mimardım ha. Kimsecikler bunu anlayamamış da olsa… Ne ki, politikaya biraz fazla bulaşmışlığımdan mıdır, edebiyatı asıl meslek seçme tutkumdan mıdır, nedir, bilemem, 1969’dan 1971’e kadar, nerdeyse üç yıl boyunca uğraştığım halde, kimsecikler mimari bir iş vermediler bana. Çaresiz, kitapçılığa vurduk biz de. Ayrıca, biliyorsunuzdur, şu gün ülkemizin en büyük sorunu, aydın işsizliğidir. Sokaklar avare avare dolaşan üniversite mezunlarından geçilmiyor. Devletin, bir üniversite mezununa, işe ilk girişte verdiği para da, 1800 ile 2000 lira arasında bir şey. Artık, yesin mi, yoksa biriktirsin mi?



Dostlarım, çocuklarını mimar yapmayı düşündüklerini söylediler mi, hemen yanıtı yapıştırırdım: «Aman, derdim, çocuğu üniversiteye yazdırır yazdırmaz şimdiden de uygun bir yerde bir dükkan peydahla.»

«O niye, o?» derlerdi.

«Niyesi var mııııı? Nasıl olsa üniversiteyi bitirdiğinde işsiz kalacak. Bari şimdiden çocuğun geleceğini garantiye al. Hiç kuşkun olmasın, o da benim gibi bir yaştan sonra kitapçı olacaktır. Yani şimdiden hazırlıklı ol derim sana. Kitapları filan biriktirmeye başla. Günü gelende sıkıntıya düşmeyesin.»



Hani bütün üniversite bitirmişlerin tutkusudur. Ya da, kitap okuma alışkanlığına tutulmuşların. «Bir emekli olayım, hemen bir kitapçı dükkanı açacağım» diyen kişiye çok raslamışsınızdır.

Yani, kitapçılık da, kitap okuma tutkusunun bir devamı mıdır? Yoksa, okur yazar kişinin kitapçılığı bir ticaret olarak görmesinin içgüdüsel bir dürtüsü müdür?

İlk günler, kitapları şöyle doğru dürüst paket edemezdim. Ama bundan utandığımı da söyleyemem. Hemen, övüne övüne anlatırdım müşteriye. «Yeni başladık da kitapçılığa… Kusura bakmayın, paket pek de güzel. olmadı.» Ama şimdi gene övüne övüne söyleyebilirim, kitap paketi yapmakta üstüme kimse yoktur. Kısa sürede öğrenmiştim. Şıp diye paket ediverirdim. Fakat, ticaret denilen o korkunç işi öğrenemedim.



Sözün kısası, ne alıcısı bilir bu işi, ne de satıcısı… Hangi kitap niye satar? Ya da niye satmaz?.. Biliyorum diyenin alnını karışlarım vallahi…

Bir gün, Şahap Sıtkı dostun «Acı» adlı kitabını özenle koymuştum vitrine. Hani, kitabı vitrine koymamın üzerinden daha bir iki saat geçmiş geçmemişken genç bir kız girdi dükkana. «Acı adlı kitabı görmek istiyorum,» dedi. Şöyle bir gururlanmışım… İskender de benim kadar gururlanmıştır anca, düşmanı bozguna uğrattığı bir savaştan dönüşünde… Hiç kuşkum yok. Çiçeği burnunda bir kitapçıyım henüz daha. Koştum, çıkardım. Ve hemen başladım tezgahtarlığa.



Şöyle değerli bir hikaye kitabıdır dedim, ödül kazanmıştır dedim. Dedim oğlu dedim. Demek, o genç kız dediklerimi dinlemezmiş bile. Kitabı satın aldı. Tam gideceği sıra da, «Kapağındaki resim çok hoşuma gitti, onun için alıyorum» demez mi? Tüh, allah kahretsin, gene beceremedik. Şahap Sıtkı dostun kitabını değil, Arif Dino’nun o güzel resmini satmışız meğer bilmeden…

Sözün kısası; kitapçı deyip geçmemeli… Aslan yatağıdır oralar..

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/guvercin-dergisinin-1977-tarihli-dergi-grubu/)

17.10.2020 09:31

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar