Menü

Ediz Hun Sürpriz Yaptı

Yağmurlu bir pazar sabahı saat tam 9.30’da SES idarehanesinde toplandık ve hemen iki arabalık bir katile halinde yola koyulduk. Önden giden minibüste İstanbul ziyaretlerini organize eden idare müdürümüz Nevzat Çetinol’la iki SES muhabiri ve bir foto muhabiri vardı. Ediz Hun ise bizi arabasıyla takip ediyordu.



Eyüp’e geldiğimiz zaman Silahtar’a inen yola saptık ve «l’inci Araphan Çıkmaz» ma girdik. Çıkmaz sokak son derece tenhaydı. Ama sona doğru ince bir kavis yapan sokağı boydan boya geçip de köşeyi dönünce şaşırdık kaldık. Ediz Hun’un ziyaret edeceği 3 talihli SES okurundan biri olan Mürüvvet Kaynak’ın evi adeta bir insan duvarıyla çevrilmişti. Büyük bir kalabalık civar evlerin balkonundan, penceresinden, saçak altlarından bize bakıyordu. O sırada yağmur da eni konu hızlanmıştı, ama yağmuru, yaşı dinleyen kim? Hemen dört tarafımız sarıldı. Minibüsün kapısına dayanayım dedim, ama nafile, kapıyı açmak ne mümkün? Bu sefer «Müsaade edin, şurayı biraz boşaltın da arabanın kapısı açılsın,» dedim… Kalabalık biraz uzaklaştı, kapı açıldı ve bizler yani SES muhabirleri, güçlükle dışarı çıkabildik.



Sokağın başından Ediz’in arabası görününce ortalığı öyle bir vaveyla kapladı ki… Tıpkı bala hücum eden arılar gibi hayranlan Ediz Hun’un arabasının etrafını çevirmişlerdi. Taa Cağaloğlu’ndan buraya kadar birlikte geldiğimiz Ediz sanki yok olmuştu! Az sonra kalabalık şöyle bir dalgalandı. Ancak gol atan bir futbolcuya gösterilebilecek derecede candan sevgi tezahüratıyla karşılanan Ediz, etrafını kuşatanların ortasında eve doğru ilerliyor, daha doğrusu sürükleniyordu.

MÜRÜVVET KAYNAK LA MİSAFİRİ

– «Başımız, gözümüz Allah’a emanet» deyip daldığımız kalabalığı yara yara kazasız belasız odanın içine girdiğimiz zaman önce ilişecek yer değil de, ayakta duracak yer aradık. Sakın mübalağa ettiğimizi zannetmeyin, daracık oda gerçekten bir insan mahşeri halindeydi. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Öndekiler, «İtmeyin, itmeyin, Ediz Bey sıkılıyor.» derken arkadakiler de belediye otobüslerinde olduğu gibi, «İlerleyelim beyler, gören çıksın. Biz de Ediz Beyi göreceğiz.» diye bağırarak içeriye girmeye çalışıyorlardı.



İlk anların şaşkınlığı geçer geçmez yan yana iki koltukta oturan Ediz’le Mürüvvet Kaynak’ı görür gibi olduk, ama seslerini duymak, hele not tutmak ne mümkün? Düşünün hem her kafadan bir sesin çıktığı o hay – huy içinde kulağınız cümle sesleri ayıklayıp sadece ikisinin sözlerini duyucak, sonra o itiş – kakış arasında zaten zor ayakta durduğunuz yerde bir de not tutmaya çalışacaksınız. Çaresiz biz de arkadakilerin yaptığını yaptık ve hızlı bir «huruç hareketiyle» ikisinin yanma ulaşabildik. O ana kadar ne konuştular, onu bilemeyiz tabii, ama biz gittiğimiz zaman Ediz’in sorusuna karşı Mürüvvet hanım, «İlkokul mezunu olduğunu, bir süre özel bir müessesede çalıştığını ve şimdi oradan ayrılıp sekreter kursuna devam ettiğini,» anlatıyordu.



Bir ara Mürüvvet Kaynak, «Bugün benim hayatımın en mutlu pazarlarından biri,» dedi. «Binlerce kişinin içinde talih benim başıma kondu.» O böyle söylerken Ediz Hun da asıl memnun olması gereken kişinin kendi olduğunu söylüyor, «Niçin?» diyenlere de şu cevabı veriyordu: «Babam 35 yıl önce burada, yani Silahtardaki fabrikada mühendis olarak çalışmış da onun için.»

Bir sinema yıldızıyla bir sinemasever bir araya gelince ne konuşurlar? Gayet tabii sinemayı değil mi?… Ediz’le Mürüvvet Kaymak da öyle yaptılar ve konuşmaya önce sinemadan başladılar. Mürüvvet Kaynak önce Ediz’i çok beğendiği için hiç bir filmini kaçırmadığını söyledi, sonra yerli filim artistleri içinde Ediz’den sonra Cüneyt Arkın’la Filiz Akın’ı takdir ettiğini belirtti. O sırada odadakilerden biri, «Ediz Bey, siz kimi seviyorsunuz?» diye sordu. Ediz de, «Ben meslektaşlarım arasında bir tefrik yapmam hanımefendi,» diye cevap verdi.



Kapının yanında ayakta duranlardan biri, «Ediz Bey, bana imzalı bir resminizi verir misiniz?» deyince ortalık bir çınladı ki sormayın… Ediz, gayri ihtiyari ceplerini yokladı ve, «Maalesef yanıma hiç resim almamışım,» der demez oda birden «Aaaa, aşkolsun» nidalarıyla doldu. Ediz’in yanında resmi olmadığını görenlerden bir kısmı da defterlerini, kitaplarını imzalaması için ona uzatmaya başladılar. İmza faslı bitip kahveler içildikten sonra fallar kapatıldı ve imzayla birlikte kesilen sohbete devam edildi. (Buna «sohbet» yerine «münakaşa» desek daha doğru olacak galiba.) Kahveyi içtikten sonra fal kapatıp fincanı Nükhet Özbilek’e uzatan Ediz’e, «kahve falı» nm kuralını anlattılar. Fincanın dibi soğumadan fal bakılmazmış. Biz fincanın dibi soğusun diye bekleyip tatlı tatlı konuşurken arkalardan biri, «Ediz Bey bıyıklarınızı niye kestirdiniz? Halbuki size ne kadar da yakışıyordu,» demez mi? Haydi, «Ediz’in bıyığı» üzerine bir münakaşa başladı ki sormayın gitsin. Odadakiler hemen iki gruba ayrılıp, «Bıyık yakışıyor – yakışmıyor» tartışmasına giriştiler.



Arada bir fincanı eliyle yoklayıp soğuyup soğumadığını kontrol eden Ediz, sonunda fincanı Nükhet Özbilek’e uzatırken, «Anlaşıldı, bundan sonra yılda 10 filim çevirirsem yedisini bıyıksız, üçünü bıyıklı oynarım, oldu mu?» diyerek münakaşayı tatlıya bağladı. Sonra hep Ediz’in falını dinlemeye başladık.

– «Ediz Bey, bundan 10 gün kadar önce bir şeye çok sıkılmışsınız. Hoş, sıkıntınız hala devam ediyor ya… Uzun bir yol var. Yüksek bir yere çıkıyorsunuz. Yanınızda bir hanım var. Birlikte bayraklı bir binaya giriyorsunuz.»

Falını dinleyen Ediz «İlminiz artsın» (fala teşekkür edilmezmiş), dedikten sonra müsaade istedi. Tabii aynı anda da odayı itiraz cümleleri doldurdu. «A, daha yeni geldiniz, doyası olmadık,» tan tutun da, «Daha soracaklarımız bitmedi ki,» ye kadar herkes bir şey söyledi, ama Ediz daha karşıya geçip saat tam 15’te Nesrin Erdemir’i ziyaret edeceğini söyleyince istemiye istemiye «Haklısınız, ama bunu saymayız,» dediler.



Biz odadan ayrılırken dışarda içeriye girdiğimiz andan beri gözlerini cama yapıştırıp içeriyi seyreden çocuklar birden alkışa başladılar. Kalabalık yüzünden bir süre dışarıya çıkamadık. O sırada kendi aralarında hala Ediz’in falını konuşan iki genç kızdan birinin kehanetine de şahit olduk. Arkadaşıyla fısıl fısıl konuşan genç kız bu falı bakm nasıl yorumluyordu:

– «Kardeş, Ediz’in mahkemelik, hapislik işi yok ki… Okul desen, o da yok. Peki, kala kala bayraklı ne binası kalıyor? Bir ‘nikah dairesi’ değil mi? Üstelik Nükhet abla adlı adınca söyledi. Ediz yanında bir hanımla o binadan girecekmiş!…»



Silahtar’dan doğru Kabataş’a gittik ve arabalı vapurla karşıya geçip alelacele bir yemek yedikten sonra ikinci talihli SES okuru Nesrin Erdemir’in evinin yolunu tuttuk.

Sabahtan beri cömertçe yağan yağmur hızını biraz azaltmıştı, ama hava sabaha nazaran biraz soğumuştu. İhsaniye’deki Tosun Paşa sokağına saptığımız zaman orada bizi bekleyen büyük bir kalabalıkla karşılaştık. Yüzlerinin kıpkırmızı oluşundan uzun zamandan beri bizi bekledikleri anlaşılan gençler, arabamızı görür görmez hemen etrafımızı kuşattılar ve hep birden alkışa başladılar. O sırada gözü zaten pencerede olan Nesrin Hanım da bizi görüp merdivenlere koşmuştu. Ama bizim tarafa yaklaşmak ne mümkün? Ediz, arabadan iner inmez bekleyenler hemen onun üzerine hamle edip dört taraftan kuşatıverdiler. Ediz, önce saatlerden beri yolunu gözleyenlerin imza isteklerini yerine getirdi, sonra da Üsküdarlı hayranının evine girdi.



Ediz Hun, kendisini davet eden binlerce İstanbullunun içinden iki mektup seçmişti. Tabii bu mektuplardan biri Mürüvvet Kaynak’a, diğeri de Nesrin Erdemir’e aitti. Kendisine bunu hatırlattığımız zaman Nesrin Hanım şöyle bir güldü ve «Belki inanmayacaksınız ama, hayatta ilk defa şans, yüzüme gülüyor» dedi. Bu arada Ediz Hun da koltuğa oturmuş istirahat ediyordu. Biraz «nefeslendikten» sonra Nesrin Erdemir’le konuşmaya başladı ve ona ilk olarak bir yerde çalışıp çalışmadığını sordu. Nesrin Erdemir bu soruyu «Hayır,» diye cevaplandırdı ve geçen yıl koleji bitirdiğini ve mimar olmak istediğini anlattı. Bu arada geçen yılın sonlarında bir hafta kadar «öğretmen vekilliği» yaptığını da sözlerine ilave etti. Ediz, öğretmen kelimesini duyar duymaz, «Belki biliyorsunuz, benim annem de öğretmendir,» dedi. Meğer Nesrin Hanımın annesi de öğretmen değil miymiş. Tabii bu benzerlik «iki öğretmen çocuğunun» sohbetinin büsbütün koyulaşmasına yol açtı. Spordan, müzikten, sinemadan konuşmaya başladılar. Odada bizden başka Nesrin Hanımın ağabeyi Metin Erdemir’le 2 aylık eşi Nursen Hanım da vardı. Tabii onlar da konuşmaya iştirak ediyor, konu hakkında fikirlerini belirtiyorlardı.



Bir ara dışarıdan «Ed-diz-Hun E-diz» diye bir tezahürat duyduk. Ediz odadakilerden müsaade isteyip balkona çıktı. Tabii biz de hemen peşinden. Sokağa girdiğimiz zaman aşağıdaki bekleşenler, hala dağılmamışlardı. Ediz buna hem sevindi, hem üzüldü. Onları eliyle selamlarken, «Ben bir müddet daha burada kalacağım. Hava soğuk, yağmur da yağıyor, n’olur beklemeyin,» diye de rica ediyordu. Ama dinleyen kim… Evde oturduğumuz sürece aşağıdakiler yerlerinden bile kıpırdamadılar. Tezahürata devam ettiler, Ediz de sık sık balkona çıkıp alkışlayanları selamladı.

Nesrin Hanımın kendi imalatı olan kokteyller içilip hemen hemen aynı yaşta olan gelin – görümcenin (yani Nesrin Hanımla yengesi Nursen’in) yaptıkları pastalar yenildiktan sonra aşağıdakilerin soğukta daha fazla beklemelerini istemiyen Ediz müsaade istedi.



Aşağıya inince aynı kalabalık Ediz’in etrafını bir daha sardı. Ediz aynı gün üçüncü defa insan selinin arasında kayboldu. Yağmur yeniden hızlanmıştı. Ama kimse yağmura aldırış etmiyordu. Bütün istedikleri Ediz’den bir imzalı resim almaktı.

DİYARBAKIR’DA BİR YILDIZ

Ediz Hun’un Diyarbakır seyahati başlı başına bir olay oldu. Koskoca Diyarbakır yerinden oynadı, ayağa kalktı, yıkıldı sanki! İnsan selleri caddelerden taştı, «Ediz Hun» ve «SES» isimleri göklere yükseldi!

Diyarbakır’a SES ekibinden iki gün önce gitmiştim. Ziyaret edeceğimiz Feyza Önder ve ailesi ile görüşecek, Ediz Hun’ un Diyarbakır’da geçireceği 18 saatin programını hazırlayacaktım. Turistik Palas otelinin resepsiyonunda odalarımızı ayırtırken otelin katibi öyle heyecanlandı ki: «Abi,» dedi, «gazetecisin ha… Demek Ediz Hun’u siz getiriyorsunuz? Günlerdir bekliyoruz.» Şehirde konuşulan tek mevzu bu.



Biraz istirahatten sonra şehri dolaşmaya çıktım. Diyarbakır’a ilk defa geliyordum. Güzel bir şehir. Daha doğrusu «iki» şehir… Surların içinde kalan eski Diyarbakır’ın kendine has bir havası var… Sur dışındaki yeni Diyarbakır ise modern mi modern… Caddeler geniş, binalar tertemiz… Her tarafta inşaat… İş hanları, oteller, apartmanlar. Hele bir otel yapılıyor ki, görülmeye değer. 10 milyon liraya çıkacak olan bu otele «Diyarbakır’ın gökdeleni» diyorlar. 13 katlı muazzam bir bina…

Dolaşırken gözüme gazete satan dükkanlardan birinin vitrinindeki mahalli «Ufuk» gazetesi ilişti. Birinci sayfasına Ediz Hun’un kocaman bir resmini basmış. Haber olarak da şunları yazmıştı: «Yerli sinemanın şöhretli artisti Ediz Hun uçakla şehrimize gelecek, Feyza Önder isimli SES mecmuası okuyucusunu ziyaret edecektir…» Diyarbakır’ın diğer mahali gazeteleri «Mücadele» ile «Diyarbakır’ın Sesi» de Ediz’in gelişini hemşehrilerine duyuruyorlardı.



ÖNDER’LERİN EVİNDE

Önder ailesini hemen bütün Diyarbakır yakından tanıyor. Şehrin şöhretli ailelerinden. Babası Nihat Önder bir ilaç firmasının bölge mümessili. Annesi Necmiye Önder ise Karayolları 9’uncu Bölge Müdürlüğünün sosyal işler müdürü. Önce Karayollarının şahane tesislerinde Necmiye Hanımla görüştüm. «Feyza, ismini mecmuanızda gördüğünden beri uyku uyumuyor, yemek yemiyor,» diye anlatmaya başladı. «O kadar heyecanlı ki, anlatamam. Onun heyecanı bize ve şehre de geçti. Herkes Ediz Hun’u konuşuyor burada. Bir haftadan beri evimiz, ‘Ediz Hun geliyor mu?’, ‘Ediz Hun ne zaman gelecek?’ diye soran Ediz Hun hayranlarıyle doldu, taştı. Telefonlarımız hep Ediz Beye çalışıyor.»

TARİHİ GÜN



Bu atmosfer içinde nihayet 26 ekim cumartesi günü geldi çattı. Saat 12.00’de Diyarbakır Havaalanına geldiğim zaman koskoca alan ana – baba gününe dönmüştü. Ediz Hun’un hayranları, bir artisti ilk defa yakından görmek isteyen meraklılar, heyecanla bekleşiyorlardı. Herkesin gözü havadaydı. Binlerce göz heyecan ve merakla biraz sonra Diyarbakır semalarına girecek olan uçağı havada yakalamaya çalışıyordu. Nihayet o an da geldi. Saatlerin tam 12.40’ı gösterdiği bir sırada heyecanlı bir genç kız, çığlık çığlığa bağırdı, «İşte… Bakın… Uçak gözüktü… Geliyor…» Kalabalık şöyle bir dalgalandı, gözler havaya dikildi.

Türk Havayollarının iki motorlu F – 27 uçağı kocaman bir kuş gibi tatlı tatlı süzüldü, havaalanına kondu. Heyecan son haddini bulmuştu. Havaalanındaki nöbetçi askerlerin müdahalesi bile beyhudeydi. Herkes uçağa doğru koşmaya başlamıştı. Bu sırada uçak durmuş, kapıları da açılmıştı. İlk önce yolcular indiler.



En arkadan da Ediz Hun. Ortalık, «Ediz Hun… Ediz Hun…» avazeleri, alkışlarla inlemeye başladı. Ve Ediz Hun bir anda hayranlarının arasında kayboldu, gitti… Otomobillere güçlükle binebildik. Emniyet Müdürü de alana bir trafik motosikleti göndermişti. 30, 40 kadar otomobilden meydana gelen kafile kornalar çalarak şehre doğru yola koyulduğu zaman saat de tam 13.30’u gösteriyordu…

Doğrusu Diyarbakır’a girişimiz pek anlışanlı oldu! Yolun iki tarafına dizilmiş olan halk, sirenler, kornalar çalarak geçen kafileyi alkışlıyor, bir kısım meraklılar da kafilenin peşinden koşuyorlardı. Dükkanlar, işyerleri, evler boşalmış, adeta sokaklara dökülmüştü. Diyarbakır ayağa kalkmıştı…



ÖĞLE YEMEĞİ

Şehirde bir tur attıktan sonra doğru Karayollarının şahane lojmanına geldik.

Ediz Hun’a burada da büyük tezahürat yapıldı. Yakışıklı jönün buraya geleceğini mecmuamızdan öğrenen Diyarbakırlılar kocaman bahçeyi adeta muhasara etmişlerdi. Öğle yemeğinde talihli okurumuz Feyza Önder, Ediz Hun’un yanında oturuyordu. Havaalanındaki kalabalık yüzünden rahatça konuşamamışlardı. Feyza Önder lise son sınıf talebesi… Zeki, cin gibi bir genç kız. Yüzünden tebessüm hiç eksik olmuyor. «Ediz Bey gelmeyeceksiniz diye o kadar korktum ki,» derken bile gülüyordu…



– «Rica ederim. Öyle şey olur mu? üstelik SES mecmuası var arada Biliyorsunuz ben SES mecmuasının yarışmasını kazanarak artist oldum.»

– «Bütün arkadaşlarım benimle alay ettiler. Ediz Hun imkanı yok gelmez. Bir mazeret uydurur, dediler.»

– «Nedense artistlerin sözlerine pek inanılmaz, ama görüyorsunuz buradayım. Eee siz bana soru sormayacak mısınız?»

– «Ne sorayım bilmem ki… Çok heyecanlıyım. Size sormak için günlerdir yüzlerce soru hazırlamıştım, ama hepsini unuttum.»



Yemekler yenilmiş, lokali dolduranlarla hatıra fotoğrafı çekilmiş, imzalar dağıtılmıştı. Feyza Önder, «İsterseniz,» dedi, «hemen yola koyulalım. Hava neredeyse kararacak. Tarihi Diyarıbakırımızı gezdireceğiz, tanıtacağız ve sevdireceğiz size…» Yerimizden kalktık, otomobillere dolduk ve tekrar yola revan olduk…

TARİHİ DİYARBAKIR’IN TARİHİ YERLERİ

Diyarbakır adeta bir tarih hazinesi. Surlar, camiler, köprüler… Nereye baksanız yüzyıllar öncesinden bir abide fışkırıyor.

İşte Diyarbakır kalesi. Başlı başına bir tarih. Burçlarının yüksekliği ve büyüklüğü bakımından dünyada birinci, uzunluğu bakımından ise Çin Seddi’nden sonra ikinci geliyormuş.



Gerçekten de gözün alabildiğine uzanan duvarlar insanı yüzyılların çok ötelerine götürüyor. Ne zaman yapıldığı kesin olarak belli değil. Fakat 5 bin yıl öncesinin Sümerlerine kadar dayanıyor. Sonra sırasıyle Hurriler, Asurlular, Urartular, Romalılar, Araplar, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular, nihayet Osmanlılar kaleye hakim olmuşlar. Duvarlar çeşitli tarihlerde onarılmış.

Kaleyi bir boydan bir boya geçip yüzyıllar öncesinden konuşa konuşa «Yedi Kardeş Burcu» na geldik. Burcun üst tarafı biraz yıkılmış ama yine de azametli bir görünüşü var. Feyza Önder, İstanbul’ dan gelen misafirine bunun tarihçesini anlatıyor. «Artukoğlu Melik Salih Mahmut tarafından 1208 yılında inşa ettirilmiş,» diyor. «Belki bilmezsiniz, Diyarbakırlı kızlar her cuma, seladan sonra başları açık, ayakları çıplak buraya gelirler. Niyet tutarlar. 7 cuma sonra da muratlarına ererler…»



Yedikardeş Burcu’ndan sonra Ulu Camiye geldik. Şehrin en önemli anıtı… Eskiden Mar Torna Kilisesi imiş. BizanslIlar kurmuşlar. Araplar 639’da Diyarbakır’ı işgal edince, kiliseyi camiye çevirmişler. Böylece Anadolu’nun ilk camisi Diyarbakır’da inşa edilmiş. Caminin bir stadyum kadar geniş bir de avlusu var. Hayranları Ediz’i burada da rahat bırakmadılar. Kalabalık bir hayran ve meraklı kitlesi Ediz’in etrafını çepeçevre çevirdi, herkes cami hakkında bildiklerini Ediz’e anlattı. Binanın mukavemetini ölçen iki burmalı sütundan tutun da, iki çelik çengelin efsanesine kadar…

Ulucami ziyareti bittiği zaman Necmiye Önder Hanım, «Atatürk’ün köşküne gidelim. Orayı muhakkak görmelisiniz» dedi. «Dicle en güzel buradan görünür.»



Diyarbakır – Mardin yolu üzerinde, Dicle kenarında. 15’nci yüzyılda yapılmış bir Akkoyuniu yapısı. Atatürk, Birinci Dünya Savaşında Kolordu Komutanı iken burada oturmuş. 1937 yılında Belediye binayı sahibinden satın almış, müze yapmış. Hoş bir manzarası var. Gözün alabildiğine uzanan Diyarbakır ovasını, Dicle nehrini kuşbakışı görüyor. Odalarını teker teker gezdik. Atatürk’ün oturma odası, yatak odası, banyosu, kütüphanesi, kahve, çay içtiği fincanlar, bardaklar…

Atatürk’ün köşkünden sonraki uğrak yerimiz Gürcü Bacı’ydı… Diyarbakır’ın karpuzundan sonra en önemli turistik özelliği olan Gürcü Bacı’nın evi. Feyza Önder, «Bir de Hayriye Bacı var. Oraya gidelim» dedi ama, Ediz oralı olmadı.. Nedense Gürcü Bacı’ya mtmek istiyordu. Hayriye Bacı son zamanlarda Gürcü Bacı’yı bastırmış. Kehanetleri daha doğru imiş.



Tabii burada son söz Ediz’in olduğu için Hayriye Bacıyı atladık. Gürcü Bacının evine geldik. Fakat Gürcü Bacı ile konuşmak ne mümkün… Önce oğlu ile konuşuyorsunuz. O «Evet» derse, Gürcü Bacı’nın kardeşine gidiyorsunuz. Önce sizi bir süzüyorlar, boyunuza bosunuza bakıyorlar ve eğer gözleri tutarsa Gürcü Bacı ile görüştürüyorlar. Allahtan gözleri tuttu bizi… Güçlükle, yalvar yakar resim çekebilme izni de aldıktan sonra Bacı’nın huzuruna vardık. Yaşlı, fakat dinç… Ama kelimeleri pek anlaşılmıyor. Ediz Hun’u içeri yalnız aldı. Uç dakika kadar baş başa kaldılar. Ediz dışarı çıktığı zaman bir tuhaftı. Durgunlaşmış, dalmış, sapsarı olmuştu. Acaba Gürcü Bacı ne söylemişti ona… Ne biz ne de Feyza Önder bütün ısrarlara rağmen Ediz’i bir türlü konuşturamadık. Feyza Önder, «Hayır ola neye birden değiştiniz,» derken Ediz, «Yok canım size öyle geliyor,» diyor. Sonra da şunları ekliyordu. «Böyle fal olmaz… Anlayamadığım acayip şeyler söyledi…» ister istemez, İstanbullu okurumuzun evindeki kahve falı aklımıza geldi. Acaba Gürcü Bacı’nın söyledikleri, o bayraklı binayla mı ilgiliydi…



Şeyh Mutahhar Camiine geldiğimiz zaman hava kararmak üzereydi. Sonra Safa Camii, Mesudiye Medresesi, Nebi Camii, Fatihpaşa Camii, derken hava da iyice karardı.

Feyza Önder’i evine bıraktıktan sonra Ediz yanına Feyza’nın kolejde okuyan kardeşi Bülent’i de alarak şehir çarşısında gezmeye çıktı. İşte ne olduysa bu gezi sırasında oldu. Kalabalıktan ezilenler, ayılanlar, bayılanlar!… Binlerce insan Diyarbakır’ın en büyük caddesi olan Gazi Caddesini bir anda doldurmuştu. Trafik tıkandı. Bazı mağazaların vitrinleri kırılmak tehlikesi atlattı. Neyse Ediz güçlükle bir otomobile binip kendini o kalabalıktan kurtarabildi. Yoksa üstü başı parçalanacaktı, belki de sokağın ortasında çırılçıplak kalacaktı! Zira herkes Ediz’den bir hatıra almak istiyor, pardesüsünden, ceketinden, gömleğinden, kravatından, hatta pantolonundan bir parça koparmaya çalışıyordu.



Önder ailesinin Ediz Hun şerefine Karayollarının misafir salonunda gece verdiği yemek de çok şahaneydi doğrusu. Diyarbakır’ın tanınmış isimleri, doktorlar, avukatlar gelmişlerdi. Masada çeşit çeşit yemekler sıralanmıştı. Diyarbakır’in çiğ köftesi tabii en baştaydı… Gece, Ediz Hun’un kısa bir konuşmasıyle açıldı. Buna Feyza Önder mukabelede bulundu ve hoşça bir gece geçirildi. Herkes hayatından memnundu. Tabii en çok memnun olan Feyza Önder’di. Öğle yemeğinde olduğu gibi gene misafirin sağ tarafına oturmuş, hem onunla konuşuyor, hem de kıymetli misafire laf yetiştirmeye çalışıyordu. Neşesine diyecek yoktu… Bir rüya aleminde yaşıyordu. Ama saatler ilerledikçe bu neşe yerini üzüntüye terk ediyordu. Öyle ya, Ediz Hun 24.00’de sofradan kalkacak, yatacak ve ertesi sabah T.H. Yollarının uçağı ile İstanbul’a uçacaktı…



Ertesi sabah saat 7.30’da havaalanına geldiğimiz zaman gene yüzlerce kişi uçağın etrafını sarmıştı. Hayranları, meraklılar bu defa da sevdikleri artisti uğurlamak için gelmişlerdi. Önder ailesi gene tam kadro ile havaalanındaydı. Ediz Hun, Nihat Önder’in, Necmiye Önder’in, Bülent Önder’in teker teker ellerini sıktı, hepsine gösterdikleri misafirperverlikten dolayı teşekkür etti, «Diyarbakır’dan unutamayacağım hatıralarla ayrılıyorum,» dedi. «Büyük samimiyet, yakınlık, ilgi gösterdiniz bana…» dedi. «Bunlara nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum,» dedi. Sonra ellerini havaya kaldırdı, kendisini uğurlamaya gelen Diyarbakırlılara veda etti. Herkesin yüzünde ayrılığın verdiği bir eziklik vardı…

Uçak havalandığı zaman arkamızda her zaman hatırlayacağımız tatlı hatıralar, yeni yeni dostlar bırakmıştık…

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1968-tarihli-46-sayisi)

24.02.2021 17:39

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 25 Ağustos 2015 14:26

    Filiz Taştan

    Duvarlarımı süsleyen müthiş yakışıklı bi adam :)
  • Yayınlandı: 3 Eylül 2015 18:15

    HASAN YÜNCÜ

    ediz hun yüzünden kimse bizi beğenmiyorud hahaha :D