Menü

Erkan Yolaç’ın Komik Sunumu

Erkan Yolaç'ın Komik SunumuRejisör diye sinemada hiç bir işe yaramayan adama derler! Adam Yeşilçam’a gelir. Filim çekmesini bilmez ki kameraman olsun. Tipi de artist olmaya müsait değil. «Şöyle ağız tadıyla bir dayak ye de görelim» derler. Yese hemen figüran yapacaklar. Onu da beceremez. «Işık? derler, «Haaa, bizim yokuşun üstündeki tahin boyalı evde otururdu, ama altı ay kadar evvel evlendi!» diye cevap verir. Peki, şimdi n’olacak bu adam? Onun da canı var, o da insan, o da yiyecek, içecek, o da sebeplenecek. «Bari gel şurada dur,» derler. O da hemen kameranın yanında durur. Yapacağı iş de çok basit. Mizansenmiş, çerçevelemeymiş falan!… Bizim sinemamızda ne gezer bunlar. «Sen şur’dan gir, sen şur’dan çık. O tarafa bir sandalye, bu tarafa bir sardalye koy,» dedin miydi, rejisör olup çıktın demektir. Tabii bir filim çevirmek için önce bir senaryo şart, ama senaryoyu kim kaybetmiş ki rejisör bulsun. Filme başlandığı anda senarist bile bilmiyor ki filmin sonunu. Onun için rejisör, senaristin günlük bültenler halinde kendisine verdiği bölük pörçük sahneleri çeker. Bir de prodüktörün filme muhakkak konmasını istediği «ticari» sahneler var, onları da ayarlar. Rejisörlük aslında zararsız bir hastalıktır, ancak aynı adam prodüktörlük illetine de tutulursa hastalık biraz vahim bir hal alır. Hele bu iki hastalığa başrol oynama sarasıyla, senaristlik de eklenirse artık o adem iflah etmez.

Erkan Yolaç'ın Komik SunumuHer meslekte «terfi» vardır. İşte, saf vatandaşlara bol bol «çıkmayan İstanbul hatırası» çeken şipşakçılar da mesleğin bu kademesini başarıyla atlatıp adam kazıklamayı iyice öğrendikleri zaman kamera asistanı olarak sinemaya girmeye hak kazanırlar! Son yıllarda kameramanlarımız mesleklerinde başarılı hamleler yaptılar. Mesela, bugün çoğu çekime başlarken kameraya filim kaseti takmayı unutmuyor! İçlerinden pek çoğu kamerayı çalıştırmak için hangi düğmeye basacağını da öğrendi. Sonra espri uğruna gerçeklere sırt çevirmeyelim, eğri durup doğru konuşalım. Biliyorsunuz memleketimizdeki ilk «kaydırma» için yeşil sabun kullanılmıştı. Halbuki aynı iş için çok daha ucuz olan arap sabunu da pekala kullanılabilirdi, ama içi sanat aşkıyla yanan filimcilerimiz nedense buna yanaşmadılar. Şaka bir tarafa, dünyanın dört bucağını dolaşsanız, kendisine verilen 3.000 metre boş filimden 2.400 metrelik bir filim çıkaran kameramana rastlayamazsınız.

Erkan Yolaç'ın Komik SunumuSetlerde kasım kasım kasılan bazı adamlar görürsünüz. Bunlar, isimleri yüz binlerce kişi tarafından bilinen jönprömiyeler, yani başartistlerdir. Aslına bakarsanız baş artist cimak zor bir şey değildir. Bir defa iki – üç ay ünlü bir hatupla aşk yaşayacaksınız. Arada bir gazetelerin manşetlerine geçmek için olmadık yerlerde, olmadık kavgalar çıkaracaksınız. Sonra… Evet sonra, daima sağ kaşınız biraz kalkık olacak. Buna öyle alışacaksınız ki uyurken bile kaşınızın durumu bozulmayacak! Sinemada en «keyifli» iş de baş artistliktir hani… Düşünün, prodüktörlerle rejisör, bir kadını yanınıza getirip «Hadi arslanım, hadi kaplanım, şu hanımı dudaklarından bir güzel öp,» derler, öpersin. «Şu üç adama birer yumruk savur,» derler sana el kaldırması yasaklanmış adamları bir güzel pataklarsın. Hızını alamazsan, çık üstüne ez. O da mı olmadı? Bul bir odun, kır adamın üzerinde. Ne karışan var, ne de görüşen. Oh be!…

Erkan Yolaç'ın Komik SunumuModern Ahmet Mithat Efendiler. Yalnız bir farkla: Ahmet Mithat Efendi halkı okumaya alıştırmak için çok yazarmış, bunlar seyircileri sinemadan uzaklaştırmak için çok yazıyorlar. O senaryodan çekilen filmi de seyirci tam tadına vara vara, yani ağlaya ağlaya seyrediyor. İşte, bu ağlama işi biraz karışık. Seyirci filimdeki olaya mı, böyle filimleri seyretme mecburiyetinde kaldığı için kendine mi, yoksa sinemamızın haline mi ağlıyor, katiyen bilinmez. Tekniğin ilerlemesi herkes gibi senaristime de yaradı. Elinizi vicdanınıza koyup öyle söyleyin. Adamlar bir sinemaya abone oluyor ve aynı filmi dört, beş defa seyrediyorlardı. Karanlık, havasızlık, gişeye ödenen avuç dolusu para. Şimdi öyle yapmıyorlar. Yanlarına bir pilli teyp alıp sinemaya gidiyorlar, sonra Allahını seven tutmasın. Doğru eve. Teypten dinleyip dinleyip yazıyorlar. Hazır konu senaristten açılmışken büyük bir tehlikeyi de haber vermeden geçmeyelim. Rejisörlerimiz akılları durduracak bir başarı elde ettiler. Artık doğrudan doğruya romandan filim çekiyorlar. Dünyada arzuhalciden senarist olduğu görülmemiştir, ama iş bu hızla giderse bunun aksi bizde görülecek demektir.

Amerika’da bazı adamlar »Halk düşmanı» ilan ediyorlar ya. Bizde de (Bu benzetme dolap çevirmek için Yeşitçam’a gelen prodüktörlere aittir) bazı adamlar «Sanat düşmanı» ilan edilmişlerdir. Yalnız şöyle bir farkla ki: Biz onlara ayıp olmasın diye «Sanat düşmanı» demiyoruz da yerli filim prodüktörü diyoruz! Türk sinemasında istediğiniz her şey olabilirsiniz. Bunlar için fazla bir çaba gerekmez, ama filim prodüktörü olamazsınız. Filim prodüktörü olmak için her şeyden önce bir «Ticari deha» ya sahip olmak gereklidir. Kolay mı, cebinizde beş kuruş yokken 200.000’lik’ bir iş yapacaksınız. Üstelik «bono» denen ve ödendiği vaki olmadığı için kimsenin ne işe yaradığını pek iyi anlayamadığı bir kağıt parçasını da çok iyi bilmeniz şart. Bunun yanında «sanat» tarafınız da kuvvetli olacak! Her gün sinemaya gitmekten bıkmayacaksınız. Aksi halde hangi yabancı filmi ağartacağınızı nereden bileceksiniz?»

Erkan Yolaç'ın Komik SunumuBazı vatandaşlarımız nedense bütün hayatları boyunca «Türk gibi kuvvetli» sözünü ispat etmek için uğraşırlar ve sanki başka işleri, güçleri yokmuş gibi sabahtan akşama kadar kavga eder dururlar. E, kavga bu. Ne yaşa bakar, ne de başa. «Faaliyet» lerine önce mahalle aralarında başlarlar. Kısa pantolon giydikleri yaşlarda epey kafa, göz yararlar, beleş tarafından kilolarca kan akıtırlar. Büyüdükleri zaman da bunun oldukça faydasını görürler. İçlerinden «iyi» kavga edenleri kendilerine meslek olarak boksörlüğü seçerler. Kavgayı seven, ama yumruk sallamasını hiç mi hiç beceremeyeneler de figüran olup mesleklerine (yani dayak yemeye) para alarak devam ederler. Aslına bakarsanız sinemada çalışanların içinde en zekileri figüranlardır. Neden mi? Çünkü para karşılığında dayak yerler…

Her filim bir «son» yazısıyla nihayete erer. Finalde sürprizler birbirini takip eder, iyiler, kötüler belli olur. Biz de «son» a bir sürpriz koyalım dedik. Yukarıya yazdıklarımızın hepsi, ama hepsi şaka…

İçlerinde hiç anlattıklarımıza uyanlar yok mu? Şüphesiz var. Ama sayıları o kadar az ki… Ve ben, günün birinde yerli sinemanın bu insanlardan temizleneceğine inanıyorum. Tabii değerli filimcilerimiz el ele verirlerse…

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1968-tarihli-34-sayisi)

01.09.2015 10:30

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 21 Ağustos 2015 14:06

    Ahmet Güçlüce

    erkan yolaçla evet hayırın haberi yok muuu?? :)))
  • Yayınlandı: 25 Ağustos 2015 11:55

    Ayşe Bilgiç

    Gençken katılmıstım evet hayıra 20 saniye dayanabilmiştiiimmmmmmm...