Menü

Erol Evgin Değil, Bay Tebessüm

Anılar birbirini izliyor… Bu kez bir başka olayı anımsıyor Erol Evgin. Günümüzün sevilen sanatçısı, yıllar önce çalıştığı gazinodan nasıl kovulduğunu anlatıyor.

Bir küçük gazinoda çalışıyordum. Her gece elbiseler elimde geliyor, programımdan sonra yine elbiseler elimde dönüyordum. Bir gece;

‘Patron seni çağırıyor…’ dediler.



Sahneden yeni inmiştim. Mutlak önemli bir şey söyleyecek diye düşündüm. Ve hızla terimi kuruladıktan sonra, üstümü değiştirip, patronun yanına koştum.

‘Otur’ dedi.

Yüzü asıktı. Buna pek anlam veremedim ama, tedirgin olmaya başladım.

‘Senin hiç masan yok mu?’

Hiç beklemediğim bir soruydu bu. Şaşırmıştım. Hele patronun böyle bir soru sorması daha da şaşırtmıştı beni. Ben sandım ki fazladan müşteri var ve patron masa bulmakta güçlük çekiyor… Bu sorusuna, hiç düşünmeden cevap verdim.



Bizim evde bir tane var. İsterseniz onu getireyim…

Patronun yüz ifadesi bir anda değişti. Kızmıştı.

‘Yok kardeşim’ dedi, ‘benim istediğim masa başka… Senin eşin dostun yok mu? Onları çağırsana.’

Ben bu defa işin ciddiyetini anladım ama, hâlâ masa olayını çözemedim. Çünkü, patronun dediği gibi yapıp eşimi dostumu çağırsam, bir gecelik masrafı ödemek için her halde bir ay çalışmam gerekirdi.

Tabii o zamanlar bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyordum. Kısacası gazino dünyasının perde arkasını bilmeme zaten imkân yoktu.



Bir gece sonra elimde elbiselerim gazinoya geldim. Kapıdaki yaşlı ihtiyar:

‘Giremezsin evladım… Patronun emri…’ dedi.

Hiç şaşırmadım. Bekliyordum böyle bir hareketi. Bu hareketin anlamı işime son verildiği idi… Oldukça soğukkanlı bir şekilde, patronla görüşeceğimi, vedalaşacağımı söyledim. Ve içeri girdim. Patron beni görünce şaşırdı. Çalıştığım süre için kendisine teşekkür ettim. Hiç beklemiyordu böyle bir hareketi. Onunla vedalaştıktan sonra, gazinodan ayrıldım.

Bu benim ilk kovulmamdı. O duyguyu anlatmama imkân yok. Çok üzülmüştüm tabii. Ama başta da söyledim, yılmayacaktım. Nitekim hiçbir güçlük beni yıldırmadı. Hep daha iyiyi daha güzeli, abartmadan olduğu gibi vermeye çalıştım sahnede..



Sahneye ilk çıktığım günlerde para almıyordum… Oysa ihtiyacım vardı ama, istemeye utanıyordum.

Amacımız, Erol Evgin’in unutamadığı anılarını öğrenmek… Geçmişine dönüp, o günlerin özeleştirisini yaptırtmak, sanatçının kendi ağzından duymak… Erol Evgin sürekli gülümsüyor. Bu vazgeçemediği ve vazgeçmek de istemediği tutkusu yüzünden kendisine «Bay Tebessüm» adının verildiğini söylüyor ve ekliyor:

«Ben bu lakaptan memnunum… Hayata, insanlara, doğaya gülümseyerek bakmak çok güzel… Asık yüzlü olmak, yaşama küsmenin ilk adımıdır bana göre. Geçmişimi düşünüyorum da, çok zor günlerim oldu. Parasız, pulsuz, alkışsız yaşadığım günler. O günleri unutmam mümkün değil. Benim zirveye çıkışım çok zor oldu. Ayrıca uzun yıllarımı aldı. Ne var ki mücadeleden bir an bile kaçmayı düşünmedim.



«Bu, gündüz-gece gidilen uzun ince zirve yolculuğu sırasında, o günler için oldukça moral bozucu, şimdi ise gülümseyerek hatırladığım anılarım var. Size bunlardan birkaçını anlatmak istiyorum…»

Sonunda Erol Evgin’i geçmişe döndürmeyi başarıyoruz. Elvisler’in, Aznavuriar’ın, Sinatralar’ın «ilah» olduğu günleri anlatıyor Erol Evgin.

«Çok genç ve çok tecrübesiz birisiydim… Yıl 1964… Nereye gitsem İspanyol gitarımı da peşimden sürüklerdim. Çalmak ve şarkı söylemek büyük bir tutkuydu bende. Ve bir gün Caddebostan’da bir ses yarışmasının yapılacağını duydum. Duyduğum an da bu yarışmaya katılmaya karar verdim. İddialı değildim ama, benim için kaybetmek değil, katılmak önemliydi.



«Jüride, Fecri Ebcioğlu, Engin Arman ve o günün müzik otoriterleri bulunuyordu. Onların ve yüzlerce seyircinin karşısında heyecanlanmamak mümkün değildi. Ve yarışmanın birincisi seçildim. Bu bana müthiş bir moral verdi. Elvis Presley’in bir şarkısını söylemiştim.»

O yarışma Erol Evgin’in tüm hayatını etkiliyor ve müziğe dört elle sarılmasını sağlıyor. Sanatçı o yarışmadan sonra artık çalışmaya başlamıştır. Ne var ki bu çalışma maddi olarak hiçbir şey getirmez ona.

«Bir lokalde, «Ses Kralı» olarak sahneye çağrılıp, program yapıyordum. Bu tamamen zevk için yapılan bir işti. Çünkü karşılığında tek kuruş bile almıyordum. Ancak bu beni rahatsız etmiyordu. Tatmin ouyordum. Beni tatmin eden de aldığım alkışlardı.»



Tabii bu böyle sürüp gitmez. Ve bir gün kazanmaya da başlar Erol Evgin. Nasıl mı? Bakın sanatçı o ilk işini ve aldığı ilk parayı nasıl anlatıyor:

«Esin ağabey vardı. Beni çok severdi. O sıra Esin ağabey bir lokalin müdürlüğünü yapıyordu. Bir gece, benim bedava sahneye çıktığım lokale geldi ve beni dinledi. Programımdan sonra oturup konuştuk. ‘Neden bedava çalışıyorsun?’ dedi. Bu soruyu bana ilk o sormuştu. Başka bir yolum ya da seçeneğimin olmadığını söyledim. O da karşılığında, müdürlüğünü yaptığı lokale gelmemi söyledi. Bir anda heyecanlanmıştım. ‘Yarın bana gel de, seni bizim patronla tanıştırayım’ dedi. Yeni bir sese ihtiyaçları varmış.

«O gece sabaha kadar gözümü kırpmadım. Neler düşünmüyordum ki. Önümde yeni bir ufuk açılıyordu. Yarın her şey değişebilirdi. Sabahın ilk ışıklarına kadar düşündüm, düşündüm…



«Esin ağabey, beni patrona’ takdim ederken, heyecanım son raddesine gelmişti. Ancak adam çok soğukkanlı bir şekilde, ‘Ne zaman işe başlarsın’ dedi. Daha doğru dürüst konuşmadan, işe alındınız sözünü de etmeden, ne zaman başlarsınız demesi, beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. Hemen başlayabileceğimi söyledim. Ve işe başladım.

«işin tuhaf yanı ücret konusunda hiçbir şey konuşmadık. Ücretten söz etmek onlara ters gelir diye de sustum ben. Sahne giysilerimi alıp bir gece sonra Kadıköy’deki bu lokale geldim ve sahneye çıktım. Heyecanımı gizlemeye çalışsam da buna engel olmak imkânsızdı.

«Programım bittikten sonra Esin ağabey, ‘Seni patron çağırıyor’ dedi. O an müthiş derecede korkmuştum! Tamam dedim içimden, kovulduk… Mutlak beni beğenmedi ve yol gösterecek. Oysa amacı başkaymış. Bana yeşil renkte üç onluk uzattı… Bir gecelik ücretimmiş… Paralan uzatırken, ‘Bunlar senin’ dedi.



«Ben parayı alıp cebime koyduktan sonra, ‘Bu aldığın ilk para mı?’ diye sordu. Şaşırmıştım. ‘Evet’ dedim… Ama nereden anladınız diyerek şaşkın şaşkın yüzüne baktım. ‘Parayı alırken ellerin titriyordu da… Oradan anladım’ dedi. O an yüzümün kızardığını hissettim…

«Ehh benim için büyük paraydı. O yıllarda okul harçlığım 12.5 liraydı. Oysa bir gecede aldığım para, üç tane yeşil onluktu… Sevinçten havalara uçmuştum. Oldukça iyi paraydı.»

O günlerle ilgili anılarını da yavaş yavaş hatırlıyordu Erol Evgin.

«Her geçen gün daha da artan bir istekle müziğe sarılmıştım. İnsanın hakkını, çalıştığının karşılığını alması ne güzel bir olaydı. Bunu tatmıştm ve mutluydum. Haftalar öncesinden müthiş bir hazırlık başlamıştı lokalde. Bu yılbaşı hazırlığıydı. Tabii ben de hazırlanıyordum. Repertuvarıma yeni şarkılar alıyor, araştırıyor, evde provalar yapıyordum.



«Elvis Presley, Frank Sinatra ve Charles Aznavur’un birçok şarkısını yılbaşı gecesi yorumlamak için kollarımı sıvadım. Ben de geceler boyu uykusuzluğa meydan okuyarak, çalıştım, çalıştım.

«Ve yılbaşı gecesi gelip, çattı… Sahneye çıktım ve şarkılarımı en iyi şekilde yorumlamak için elimden gelen tüm gayreti harcadım. Bu özel bir çabaydı. Çünkü yılbaşı gecesi oluşu beni etkiliyordu.

«Ayrıca, bu yılbaşının bir özelliği de, ilk kez böyle bir gecede sahnedeydim. Bu da ayrı bir heyecan veriyordu bana. Şarkılarımı söylerken giderek moralim bozuluyordu. Ne var ki bunu pek hissettirmemeye çalışıyordum. Moralimin neden bozulduğuna gelince. Kimsenin beni dinlediği yoktu. Herkes kendi havasındaydı. İçki içip, sohbet ediyor, gülüyorlardı… Kendi aralarında bir eğlence dünyası kurmuştu lokale gelen müşteriler. Zaman zaman benim sesimi aşan kahkahalar, daha da moralimi bozmuştu.



«Yılbaşı gecesi olduğu için epey uzun süre kaldım sahnede. Ve çok geniş bir repertuvarım vardı. Hepsini, moralim bozulmasına rağmen yorumladım. Ancak lokalde bulunanlar bir türlü benim farkıma varamadılar.

«Sonunda programım bitti ve sahneden indim. Yorgunluktan ölü gibiydim. Her yanım ter içindeydi. Patron benim halimi görünce, güldü. ‘Saunadan mı çıktın?’ dedi ve ekledi, ‘Bu gece yılbaşı olduğu için sana 30 yerine 50 lira veriyorum’. Ne var ki, ben huzursuzdum. Bana uzatılan 50 liraya baktım ve bu parayı hak etmediğimi, alamayacağımı söyledim. ‘Neden?’ diye sordu patron. Ona sahnedeki durumumu, lokaldekilerin beni dinlemediklerini anlattım. ‘Kimse beni dinlemiyordu’ dedim. Elindeki parayı zorla bana verdikten sonra da, oldukça düz bir sesle şunu söyledi:



‘Dinletmesini bilseydin’…

«Bu belki bir espriydi ama, bu söz sanat hayatım boyunca tüm çalışmalarıma ışık tuttu, bana yol gösterdi… Düstur oldu bu söz benim için. Halk anlamıyor gibi düşünceler, sanat insanını kaçamağa götüren, uzaklaştıran savunmalar, geçerli nedenler olamaz. Sanatçının görevi inandığını yapmak ve yaptığını da halkla paylaşmaktır. Yaptığı sanatı sevdirmek zorundadır. Aksi düşünülemez. O zaman o sanatçı yok olmaya mahkümdur.»

(Alıntıdır.Bkz:https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1983-tarihli-9-sayisi/)

14.01.2021 17:16

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar