Menü

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Şair (İstanbul 1914). Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cumhuriyet döneminin en dikkate değer şairlerinden biridir. Gerek dili, sözcükleri, gerek temaları, şiir kalıplan bakımından daha önceki şairlere benzemediği gibi, çağdaşlarına da benzemez. Dağlarca’nın şiiri bir yandan yerli gerçeklere dayanır. Bir yandan da insanı ve doğayı, hattâ doğaüstünü konu edinerek evrensele ulaşır. Dağlarca, şiire daha 19’unda, askeri okul öğrencisiyken başladı. İlk şiiri Yavaşlayan ömür, 1933’te İstanbul dergisinde çıktı.



Bütün acemiliklerine karşılık yer yer şaşırtıcı bir olgunluk taşıyan bu şiirde bilinmeyen bir sevgiliye sesleniyordu. Dağlarca’nın ilk şiir kitabı 1935’te yayımlandı: Havaya çizilen dünya. Ama şair, asıl kişiliğini bütün yönleriyle yansıtan eserinde, Çocuk ve Allah’ta buldu. Dağlarca’nın özelliği insan kaderi, dünya ve evrendeki yeri üzerine, sevgiyle kanşık çocuksu bir şaşkınlıkla eğilmesidir. Şair bu kitapta, iki uç arasında, çocukla Tanrı, görünenle görünmeyen arasında şaşkınlıkla gidip geliyordu. İnsanlığın kaderi üzerine çocuktan, insanlığınkine Taş Devri’nden (1945) başlayarak Tann’ya, evrene, oradan da evren ötesine (Âsıl, 1955) uzandı. Bu düzeyde şairin son vardığı aşama Âsû’dur. Dağlarca’nın belki en karanlık, belki de en aydınlık eseri olan Âsû insanın günümüzden (yani şairin sezgisinden) eski çağlara doğru tek kesit içinde incelendiği bir eserdir. Âsu, hiç bir bilimin, hiç bir dinin bugüne kadar kavrayamadığı; içine, Tanrı’sı, doğası, insanı, evreni, uzayı ile her şeyi alan, «bir devinimin», bir «büyük aydınlığın» (gözleri kör eden, onun için de ne olduğunu bilemeyeceğimiz bir aydınlığın) ta kendisidir.



Dağlarca’nın şiirini, Doha’daki (1943) «Dışımızla içimiz» adlı şu dörtlük özetlemektedir: Görünenler / Olmak / Düşünmek / Görünmeyenler Dağlarca, için görünen, her şeyden önce insandır; önce, çocukta başlayan, anada, kardeşte, arkadaşta, sevgilide somutlaşan, önce kendi ulusunda, sonra dünya uluslarında, bir kelimeyle, insanlıkta oluşan insan. Dağlarca’nın, insan bilmecesinin çekirdeği çocukla başlayan «görünenle olmak» serüveni. Çakırın destanı (1943) ile insanın dış dünya karşısındaki davranışına ve ruh yapısına, oradan da Anadolu köylüsünün kaderine (Toprak ana, 1950; Aç yazı, 1951), Türk ulusunun fetihlerle yüce, Kurtuluş Savaşı’yle kutsal yaşantısına kadar uzanır. Bu aşama destanlar aşamasıdır. Üç şehitler destanı (1945) ile başlayan, İstiklal Savaşı-Samsun’dan Ankara’ya (1951), İstiklâl Savaşı İnönü’ler (1951), Yeni Mehmetler (1964), Çanakkale destanı (1965) ile sürüp giden bir sürü destanda şairin yüreği yurdu için çarpar. Dağlarca bununla da kalmaz, 27 Mayıs’ı izleyen dönemi özgürlüksüz demokrasi sayarak haksız bulduğu eylemlerine cephe alır.



Bütün bu destanların yanı sıra, Çakırın destanı ayrı bir önem taşır. Bu eserde şair, yüzyıllardır horlanmış, ezilmiş bir ulusun çocuğu olan Çakır’ın ağzından «bir cihan türküsü» özlemi içinde antenlerini gerip «uzak milletleri, gençlerini* yarını dinlemeğe çağırır.

Asya ile Avrupa’yı kıyaslayarak, insanın ortak kaderi üstünde durur. Şair artık yalnız kendi ulusunun değil, bütün ulusların, özellikle ezilmiş, horlanmış, uyanmamış, uyanması engellenmiş ulusların sözcüsü olur, hattâ daha da ileri giderek, Vietnam halkının sürdürdüğü kurtuluş çabasını benimseyerek Viyetnam savaşımız (1966) adı altında bir destan yazar. Dağlarca’nın ikinci özelliği «görünmeyenle düşünmek»tir. Görünmeyen, önce, adına Tanrı dediğimiz kavram, sonra gökleri yıldızlanyle (bütün uzay deneylerine rağmen) çözülmez bir bilmece halinde karanlıklara gömülü bir evren, daha sonra da ölüm, o yokluk, o Allah’a doğru uzanan yolculuktur.



Dağlarca’da Tanrı, Mevlânâ ve Yunus’taki gibi mistik bir varlık, insanın ulaşmağa, kendini onda eritmeğe yöneldiği bir varlık değildir. Daha çok bilinmezler kavramıdır. Tanrı, olsa olsa, insanda yaşayan, insanla birlikte var olan bir bilinmez, belki de bir sonsuzluk özlemidir. Oysa insan, hele çocuk, her yerde var ve «mevcuttur»: Dağlarca onu bir eserinde (Arkaüstü, 1974), uzay boşluklarında, yatağında sırtüstü yatmış durumda, renkleri öttürme yarışları, sesleri boyama oyunları içinde, ışıktaş giysilerle, uçan sevinçlerden sevinçlere koşarken, Exupery’nin Küçük prens’inin dünya ötesi gezegenindeki serüvenine taş çıkartan bir düş ve fantezi zenginliğinde dolaştırır.



Sayısı otuz üçü bulan, kitaplarıyle türk edebiyatında, gerek kapsamı, önseziş yeteneği, hayalgücü, gerek hiç bir şiir geleneğine bağlı olmayan eserleri, gerek şiir dilinin özgünlüğü, hepsinin üstünde sözcüklere yüklediği düşünce ve duygu zenginliğiyle erişilmez bir doruktur. Daha 1939’larda Orhan Burian: «Dağlarca’nın şiiri ya cinnete, ya da dehaya varmak üzeredir» demişti. Aradan geçen 36 yıl bu yargının dehadan yana ağır bastığını gösteriyor.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/turkiye-1923-1973-ansiklopedi-grubu)

18.02.2021 17:01

Kategoriler:   Kim Bunlar

Yorumlar