Menü

Fenerbahçe’yi Sakatlık Vurdu

O ki mevsim son yazdı, yapraklar solup sararıp düşeceklerdi. Bu, doğa yasasıydı.

O ki mevsim sonyazdı, akşamlar sıkıntı dolu tüller gibi iner, kişiler daha bir duygulanıp içlenirlerdi.

İşte böyle bir sonyazın böyle bir akşamı, iki genç adamı, sıkıntıyla pençeleşirken kucaklıyordu.



«Boş ver be Kaptan!..» dedi, daha ince yapılı ve sert hatlı olanı arkadaşına. Ve ekledi: «Demek ki, bizim de çizgimiz bu kadarmış!..»

Öteki, taaa karşılara, giderek yoğunlaşan koyu duman ardında kalırcasına kararan Moda – Bahariye sırtlarına bakıyordu. Duyulur-duyulmaz bir sesle mırıldandı: «Dışı seni yakar, içi beni…»

Fenerbahçe Kulübünün, birinci sınıf turistik kuruluşlardan aşağı kalmayan kamp yerinin deniz gören geniş balkonunda dertleşen genç adamlar, Sarı – Lacivertli futbol takımının iki kaptanı Ziya Şengül ve Yılmaz Şen’den başkası değildi.



OLACAK, OLUR…

İki yıldız futbolcu için, onca yıl kıvançla taşıdıkları Fenerbahçe formasını emektar Kazım Baba’ya teslim etmek duygusal açıdan hiç de kolay değildi. Yılmaz, hızla yaklaşan o güne, kendisini çoktaaan hazırlamıştı. Ziya için ise böyle bir olayı yaşamak düşüncesi, «tepeden inme»liğin ta kendisiydi.

Çünkü… Bir süredir sakat olan Fenerbahçe kaptanında İzmir’de oylanan Beşiktaş – Fenerbahçe «Zafer Kupası» maçı sonunda «tandon lifi» kopması olduğu saptanmıştı. İşte Ziya, bu nedenle futbolu bırakmak zorunda kalacaktı. Oysa Sarı – Lacivertle Ay-Yıldızlı takımın kaptanı bu «sonu» en azından önümüzdeki mevsimin bitiminde yaşayabileceği düşüncesi ndeydi.



Birden «Yıllar ne de çabuk geçti» diye söylendi. Yılmaz arkadaşına baktı, bıyıklarını burdu «Biz de geçtik» karşılığını verdi. Sonra, çok ezberledikleri bir filmi izlercesine anlarını konuşmaya giriştiler. Ziya «Şimdi yıllar öncesinde olduğu gibi re Ankara Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin futbol takımında oynuyor bulunmak için neler vermezdim» cümlesiye içlendi. Yılmaz İstanbulspor’daki uğraşını hayal – meyal anımsadı, hemen ardından kaptanına «Acaba oturup kitap mı yazsak?» cümlesiyle takıldı. Oysa Ziya, o anda acı-tatlı yüzlerce maçın anılarını canlandırmaya koyulmuştu. PTT, Fenerbahçe, Milli Takım’daki maçları, golleri, sevinçleri, üzüntüleri… Sonra evliliği, kamplar, sakalar… Acı acı gülümsedi, tembelce kalkıp gerinirken, gerçeğe döndü, mırıldandı: «Şu işe bak sen!.. Şeref yolda yürürken menisküs olduğundan futbolu bırakmak zorunda kalmıştı. Şükrü ise tıpkı benim gibi tandon lifi atmasından kurtulamamıştı. Demek ki kaderimizde ortak bir yön varmış…»



Yılmaz gülümsedi, «Biliyor musun? Senin yüzünden, futbolu çok uysal oyunlar sonunda bırakacağım» diye başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü: «Hey gidi can arkadaşım! Kaftanımız olarak, hırçınlaşabileceğim» düşünmenin seni ne denli endişelendirdiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Neyse bırakalım bunları. Şunun şurasında geldik, gideceğiz, hepsi o kadar!..»

HOŞ GELDİN ÖZER…

Bu sözler Ziya’yı hınçlandırmıştı. «İyi ama ya takım, ya arkadaşlarımız!..» diye ünlendi. Bir an bakıştılar. Sonra aynı gerçekte bileşiverdiler. Fenerbahçe bir büyük Kervansaray, onlarsa yolcuydular. Akıllarına Özer geldi. «Ne dersin?» gibilerden bakışıp yürek rahatlığıyla gülümsediler. O bakış ve o karşılıklı gülümseyişte, Özer’e içtenlikle «Hoş geldin» demiş bulunmanın erdemliliği vardı.



Evet… Fenerbahçe defansının iki büyük direği Ziya ve Yılmaz mevsim sonunda futbolu bırakacaklardı. Bu nedenle açılacak geniş boşluğa, daha şimdiden bir «taze kan» bulunmuştu. O da Özer’di.

İkisi de, Özer’in Fenerbahçeli oluşunun hikayesini satır satır biliyorlardı. Bu hikaye 1973 kasımında başlamıştı.

O güne dek, Özer tüm Fenerbahçeliler için Göztepe defansının emniyet kilidiydi. Didi, birkaç kez «Bana Özer gibi birisi çok gerekli» demişti ama bir oyuncuya gerek duymak başka, alabilmek başkaydı. Belki de Özer 1973 kasımında yedek subay olarak askerliğe başlamasa, hele 1974 nisanında Polatlı’da kurayı çekip İstanbul’a gelmese, Fenerbahçe’nin Özer’i alması daha bir güçleşecek, daha bir olanaksızlaşacak.



Yazgılar, bir kez yazılmaya görsündü… Çünkü yazıldıktan sonra silinmiyordu. Özer’in yazgısı da yazılmıştı. Cankurtaran’ın «Bize gelir misin?» teklifine olumlu cevap verince kesenin ağzı açılmıştı. O sırada evleneceği için Kadıköy’de hemen kat tutulmuş, bir çırpıda dayanıp döşenmişti. Tıpkı Cemil’e yaptığı gibi davranan Emin Cankurtaran «Göztepe’nin gönderdiği 1000 lira maaş sana yetmez» deyip Özer’e maaş vermeye başlamıştı. Bu arada Göztepe yöneticilerine haber üstüne haber, teklif üstüne teklif yağıyordu. Onlarsa bazen «satabiliriz» bazan da «Özer bize gerekli» diyorlardı. Transferde Doğan ve Mehmet 4’ü satarak kasaya para doldurunca satış konusunda iyiden iyiye olmazlanmışlardı. Eğer Adnan Süvari «Artık ondan bize hayır gelmez» demeseydi Göztepe’nin Özer’i vermeye hiç niyeti yoktu. Öncelikle bu durum, sonra da Fenerbahçe’nin fiyatı 1 milyon liraya kadar yükseltmesi bir araya gelince paranın üstüne üç de futbolcu isteyen Göztepeliler sonunda «He» demişlerdi. Formül çok basitti. Uzun süredir Fenerbahçelilerle birlikte antrenman yapan Özer bu mevsim kiralık olarak oynayacak, gelecek mevsim temelli alınacaktı. Bu anlaşma, bu hatta kağıda dökülüp imzalanacaktı.



«Artık Göztepe’de topa ayağımı bile sürmem» diyen Özer böylece muradına ererken, parayı veren Fenerbahçe düdüğü çalma hakkını kazanmıştı. Göztepe’ye verilecek 3 futbolcunun değeri de hesaba katılırsa, Özer için İzmir kulübüne sayılan para 1.5 milyonu buluyor, bu da bir defans oyuncusuna harcanan en yüksek para oluyordu. Yeter ki geçen perşembe «Tamam» diyen Göztepeliler, yine karar değiştirmesinlerdi.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/hayat-spor-dergisinin-1974-tarihli-31-sayisi)

01.03.2021 02:00

Kategoriler:   Spor

Yorumlar