Menü

Ferdi Tayfur Anlatıyor

ABLASININ kucağında bir türlü rahat durmayan, debelenip duran 4 yaşındaki Hayri, babasının ardından gidemeyince, seslendi:

«Babaa… Gelirken annemi de getir… Gelsin artık… Gelsin…»

Bir yıldır iki çocukla, iki göz odada çile dolduran adam vaktinden önce yaşlanmıştı… Hayri’nin yakarışına dönüp cevap vermek gelmedi içinden ama, yine de dönüp konuştu:



«Gelecek oğlum, gelecek… Annen gelecek bir gün…»

Kışın yağmurlarında çamur, yazın sıcağında toz deryasına dönen sokakta yürümeye başladı. Yaprakları, gelip geçen minibüslerin tozundan beyaza dönmüş ağaçların gölgesindeki çardaklı kahvenin önünde duraladı.

Beyaz önlüğü siyah lekelere bulanmış kahveci, elinde tepsi ile seslendi:

«Mustafa… Çayı yeni demledim, gel…»



«Yok» dedi, «Gitmem gerek…» «Yine yengeye mi gidiyorsun?» dedi kahveci.

Evet anlamında başını salladı…

Tam o sırada yoldan geçen minibüs büyük bir toz bulutu kaldırdı. Adam, bu toz bulutunun içinden yürüyüp gittiği için, kahveci onun gidişini göremedi bile…

Kahırlı bir yolculuktan sonra gideceği yere gelmişti. Küçük küçük tezgahların üzerinde boy boy kolonyalar, kutu kutu şekerler, demet demet çiçekler duruyordu…



Çiçek sever diye düşündü. Dört tane karanfil aldı… Zaten hep dört karanfil alırdı. İki çocuğu, kendisi ve o… Dört karanfil… Bir yıldır üç yaşayan bu dörtlü, hep karanfil olunca tamamlanıyor diye geçirdi aklından…

Büyük demir kapılardan geçip, bahçeye girdi… Ziyaret günü kalabalığı vardı bahçede… Ortada duran havuza doğru yürüdü. Çevresine bakındı. Banklardan birinde, saçları sıfır numaraya vurulmuş bir adam, pijamaları ile oturuyordu. Pijamalar sanki onun değildi… Sarkıyordu üzerinden… Yanındaki başörtülü kadın başı önünde bir şeyler mırıldanıyordu. Adam gözlerini uzaklarda bir yere dikmiş öylece duruyordu.



Havuza baktı… Sonra havuzbaşında düşünen adamın heykeline göz gezdirdi. O heykelle, şu karşıdaki adam arasında garip bir benzerlik göze çarpıyordu. Bunu düşünecekti ama, sonra vazgeçti. Ayağa kalktı ve hastaneye girdi.

«Görmeseniz daha iyi olur» dedi doktor.

«Yine mi öyle? Hiç düzelme yok, mu?» diye fısıldadı.

«Tedaviye devam ediyoruz» dedi doktor, «Sok tedavisini sürdüreceğiz. Üzme kendini, iyileşecek sonunda…»



«Bir baksaydım» dedi.

Doktorun gözü karanfillere ilişti. «Git, bir gör» dedi o zaman.

Kaldığı odayı ezberlemişti artık… Önce koridoru boydan boya yürüdü. Bir-iki çığlık duydu. Sağa döndü, ikinci odanın parmaklıklı penceresine dayadı alnını… Tam karşı köşede duvarın dibine tünemiş, başı ellerinin arasında oturuyordu.

«Hanife» diye seslendi. Birkaç kez daha yineledi çağrısını.



Duvar dibindeki kadın, yavaş hareketlerle kalktı. Gözleri kocaman kocaman açılmış, baktı kapıya doğru. Sonra bir çığlık koptu…

«Götürmeyin beni… İstemiyorum.. Dokunmayın bana…»

«Ben geldim Hanife» dedi genç adam, «Kocan… Tanımadın mı beni? Hatice ile Hayri’nin babası… Çocuklarımızdan selam getirdim. Bak, bak ne yolladılar sana… Annelerine… Sevdiğin çiçekler bunlar, karanfiller… Al, al senin bunlar…»

Ürkek adımlarla kapıya geldi kadın. Titreyen ellerini uzattı ve karanfilleri avuçladı. O an iki karanfilin birkaç yaprağı döküldü… Diz çöktü kadın hemen, elindeki karanfilleri duvarın dibine doğru fırlatıp, yerdeki birkaç yaprakla oynamaya başladı.



«Çok yalnızım Hanife» dedi adam, «İyileş artık. Çocuklar seni çok özledi, Hatice artık Hayri’yi avutamıyor. Geceleri sessiz sessiz ağlıyorlar. Biliyor musun, bazen ben de ağlıyorum…»

Alnı demirlere dayalı olan adamın gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Yutkundu… Yerdeki yapraklara tüm dikkatini vermiş kadına doğru tekrar konuştu:

«İş dönüşü, beni hep bahçe kapısında karşılardın. Duruşunu, gülüşünü, yemeklerini özledim… Kışın birlikte ısıttığımız yatağımızı, kokunu, çamaşırdan bulaşıktan beyazlayan, pütür pütür olan parmaklarını özledim. İyileş artık, n’olursun iyileş…»



Kadın parmaklık başında ağlayan adamın farkında bile değildi… Alnını parmaklığa dayamış duran adamın bir-iki hıçkırığı duyuldu önce. Sonra alnında biriken birkaç damla ter, göz pınarlarındaki yaşlarla birlikte aşağı doğru boşandı. Çenesinde buluştular…

Diğer odalardan feryatlar, çığlıklar, kahkahalar geliyordu…

«Yine geleceğim» dedi adam. Kadın bakmadı bile. Hala karanfil yapraklarıyla oynuyordu…

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-24-sayisi)

27.11.2020 14:12

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar