Menü

İbrahim Tatlıses’in Hayat Hikayesi

CANI öylesine sıkkın bir adam, bütün dünyaya öfkeler saçarak sigarasının birini söndürüp birini yakıyordu… Koğuşta 18 kişiydiler… Çeşitli suçlardan hüküm giymiş 18 kader ortağı… Urfa Cezaevi’nin en sakin koğuşu olarak bilinen bu yerde o sabah olağandışı bir gariplik göze çarpıyordu… Dört duvarın arasına sıkışmış mahkûmların her biri ağıza alınmayacak küfürler savuruyor, faltaşı gibi açılan gözleriyle âdeta yere göğe meydan okuyorlardı… Hepsinde bir telaş, bir endişe vardı…



Ahmet Tatlı, «Ne aşağılık bir hayat bu» diye yere tükürdü…

Tatlı’nın sırtını sıvazlayarak, «Üzülme be Ahmet Ağabey, haber hayırdır inşallah» dedi…

Dışarıda bir kapı gıcırdadı… Hepsi gözlerini demir parmaklıkların taa ötesindeki karanlığa çevirdiler.

Yaklaşan adımlarla birlikte ortalığı kaplayan ölüm sessizliği en yüksek noktaya ulaştı… Çıt çıkmıyordu… Kulaklar gardiyanın dudaklarına doğru uzanmıştı… Bir ses, bir haber bekliyorlardı… Ama gardiyan soğuk bir bakışla her birini teker teker süzdü, umursamaz bir tavırla,



«Yoklama tamam mı? Herkes burada mı?» diyerek, yanıt dahi beklemeksizin gerisin geriye dönüp gitti…

Ölüm sessizliği homurdanmalar, belli belirsiz söylenmelere dönüştü…

Bir hırsızlıktan dolayı hapise düşmüş olan ihtiyar hir adam, Ahmet Tatlı’ya dönerek bilgece bir ifadeyle seslendi :

«Yürüdüğümüz bu hayat yolunda ne olursa olsun daha ileriye gitmek zorundayız… Beise kapılacak hiçbir şey yok… Karamsar olma… Sen ki her şeyin başındasın… Ya ben… Canına yandığımın bir canımız var, o da yakında yolcudur herhalde.»



İnce dudakları her zaman kuşkuyla büzülmüş, ufak tefek kuru bir adam ise Ahmet Tatlı’ya sokularak, «Ahmet, ne yahu bu suratının hali… Baba olacak sensin, ben değilim… Bu kadar çabuk teslim olma hayata… Bugün gelmezse haber yarın gün doğumunda ulaşır… Bizim de moralimizi bozdun kendinin de» dedi…

Pencereden görülen küçük bir gök parçasında iki yıldız belirmişti şimdi… Gece tüm kurallarıyla hüküm sürmekteydi… 18 kişiden yalnızca bir o, ayaktaydı… Volta atıp duruyordu… Leyla Kadınını düşünüyordu besbelli… Adıyaman’ın Kahta ilçesindendi Leyla Kadın… Orada doğmuş, çocukluğunu aynı yerde geçirmişti.. Sonra Urfa’ya göç etmişlerdi… Onunla Dergezenli mahallesinde tanışmışlar ve kısa bir süre sonra da evlenmişlerdi…



O dönemlerde Urfa’nın zenginlerini ve ağalarını haraca kesen bir örgüt vardı… Adı, «Yandım Aile Kumpanyası» idi… İşte Ahmet Tatlı da bu kumpanyanın reisiydi. Zayıfın yanında, güçsüzü koruyan zenginden alıp yoksula dağıtan bir teşkilattı bu… Sonra bir yaralama olayına adı karıştı ve hapsi boyladı… Ve böylece «Yandım Allah Kumpanyası» da kendiliğinden dağıldı gitti…

Oturmakta olduğu yatağının altı sigara izmaritleriyle doludur… Gün ışımaktadır… Karısı hamiledir.. İlk çocuğu dünyaya gelecektir… O görmese de, o Leyla’sının yanındı olmasa da mutlaka çocuğu doğacaktır… Bu inanç ve bu temenni içindedir Ahmet Tatlı… Ama doğum haberi bir türlü ulaşmaz kendisine. Oysa çoktan haber gelmiş olması gerekirdi… Yeniden beklemeye koyulur…



Başını demir parmaklıklara dayar ve kapıdan süzülecek ümidi gözlemeye başlar… Ve öğleden sonra gardiyan gülümseyen çehresiyle kapıda görünür…

«Haydi bakalım Ahmet Efendi… Gözün aydın… Aslan gibi bir oğlun olmuş… En kısa zamanda da seni ziyarete gelecek.»

Müjde olarak Ahmet Tatlı’nın bir sigarasını alıp gider…

Bu haber üzerine yer yerinden sarsılır koğuşta… Savaşı kazanmış ya da uzun süren bir savaşın bitiş haberini alan askerler gibi on sekiz adam sevinç çığlıkları arasında yastıklarını, yorganlarını, ayakkabılarını havaya atarak Tatlı’nın mutluluğuna ortak oluverirler.. Ahmet’i öpücük ve tebrik yağmuruna tutarlar… Çaylar söylenir, sazlar çalınır ve Urfa türküleri en yanık yüreklerde yankılanmaya başlar…



Oğlunu ilk kez tel örgüler ardında görür…

«Adı ne bu çocuğun?» diye sorar karısına Ahmet Tatlı…

«Henüz bilemiyorum ki… Sen koy…» der Leyla Tatlı…

«İbrahim olsun.»

«Olsun…»



Ve İbrahim Tatlı, adını onaylarcasına gülücükler yağdırır anasına babasına… O an, oğlunu kucağına almak, bağrına basmak, ona sarılmak için neler feda etmez ki Ahmet Tatlı… 10 dakika kadar oğlunu izler,.. Gözlerinden sevinç ve mutluluk fışkırmaktadır… Dünyanın en mutlu insanıdır… Omuzuna bir el değdiğinde irkilir birden…

«Haydi bakalım Ahmet Tatil, vakit tamam… Bacı gelecek hafta yine getirir oğlunu.»

«Biraz daha seyretsem olmaz mı? Ne olur gardiyan efendi» diyecek olur ama sonradan vazgeçer .



«Allahaısmarladık» diyerek karısına, koğuşuna geri döner… Yıl 1952, mevsimlerden ilkbahardır…

Bir yıl kadar sonra Ahmet Tatlı hapisten çıkar… Artık uslanmıştır… Yemin eder bir daha yasa dışı işlere burnunu sokmamaya… Söz verir karısına ve İbo’suna… Urfa Devlet Hastanesi’nin altındaki mezarlığın içinde bulunan bir mağarada yaşamaya başlarlar… Zaten İbo da mağarada dünyaya gelmiştir… Çünkü yoksullukları içinden çıkılmaz bir haldedir… Zorunludurlar mağarada yaşamaya… Urfa’nın bütün serseri takımı o mezarlığın devamlı konuklarındandır… Polisten kaçanların, esrar içenlerin, sarhoşların ve suçluların bir sığınağı gibidir yaşadıkları mağaranın çevresi…



Kış gecelerinde kurtların uluması ve yer yer patlatılan tabancaların ürkütücü sesiyle büyümeye başlar İbrahim Tatlı… Barınak olarak kullandıkları mağaraya bir kapı dahi taktırma gücünden yoksundur Tatlı ailesi… Bunun üzerine Leyla Kadın bir çulu alıp mağaranın girişine asar da, hem soğuktan korunurlar, hem de bazı sarhoş takımının içeriye dalmasından…

İşte böyle bir ortamda büyür o minicik İbrahim… Babası hapisten çıktıktan sonra kendisine yeni bir iş edinmiştir… Urfa’nın Köprübaşı semtinde ciğer-ekmek satmaya başlar… Bir tezgâh kurar ve günlük rızkını çıkarır… Sabahtan akşama sattığı ciğer kebaptan kazancı 5 lira ile 7,5 lira arasında değişir.



İbo’dan sonra bir çocuk daha dünyaya gelir… Ama henüz kırkı çıkmadan ölür… Kırk günü dolmadan bir bebeği yalnız bırakan ana, beş-on dakikalığına dışarı çıkıp içeri girdiğinde bir de bakar ki, çocuk cansız yatmaktadır… İşte İbrahim Tatlıses yıllar sonra kardeşinin bu ani ölümü karşısında bakın ne diyor :

«Nasıl, ana doğum yaptıktan sonra tam kırk gün boyunca yalnız bırakılmazsa yeni doğan bebek de kırk gün boyunca yalnız bırakılmaz. Biz buna Urfa yöresinde cin çarpmış tabir ediyoruz… Bizim inanışımız bu doğrultuda» diyor…

Urfa’nın en hüyük özelliği burada doğup büyüyen insanların sesinde ve türkülere olan tutkusunda yatmaktadır…



Güneydoğu Anadolu yöresinin folklor beşiği olarak bilinir Urfa… Yediden yetmişe her Urfalı çalar, söyler… Urfalı’nın her şeyi diğer bir deyişle tek eğlencesi folklordür…

Sazlar çalınıp, türküler söylendiğinde o anda çevrede kim varsa, tanıdık olsun olmasın, herkes eğlenceye katılır ve dertler bir yana bırakılıp, efkâr dağıtılır… Aralarında sazlı sözlü söyleşiler, oyunlar düzenlerler… Sıra (Davet) geceleri Urfa’da çok şenlikli geçer… Hemen hemen her akşam bir evde toplanırlar… Davet sahibi tüm hoşgörüsü ve açık yürekliliğiyle konuklarını gecenin geç saatlerine dek yedirir, içirir. Sıra gecelerinde eğlencenin özü müziktir… Bir tarafta çiğ köfteler yoğrulurken, diğer tarafta peynirli kadayıflar hazırlanır…



Urfa halkının büyük bir çoğunluğunu küçük esnaf oluşturur. Ama bunun yanı sıra alabildiğine işsiz bir kesim vardır… Bu işsizler ordusu genellikle kırsal alanda kendini gösterir… Urfalı’nın en dar bütçeli ailesinin bile kapısı ve sofrası herkese açıktır… Merttir, gözü pektir.

Urfa, folklorüyle, gelenek ve görenekleriyle, tarihiyle koca bir dönem yaşamıştır… Bunun yanı sıra büyük edebiyatçı ve ozanlar da yetiştirmiştir… Zaten bu özellik yalnız o bölgede değil, Anadolu’nun birçok yerinde görülür… Belki Anadolu insanının okuma-yazması yoktur, eğitimden yoksundur ve de yoksuldur ama deyişleri ve ezgileriyle tarihsel birikimi içinde nice yapıtlar oluşturmuştur… İşte bunlardan biri de Urfalı bir ozana aittir…



ŞAİRLER PİRİ HİMMET YANINDA ŞEVKET İSMET NABİ BULUNMAZ KIYMET SÖLERDİ URFALIYAM DAĞDA KEKLİK FİGANI GÜL KOKAR DÖRT BİR YANI KARA GÖZLÜ CEYLANI SÖLERDİ URFALIYAM KARAKOYUN DİREKLİ EYLEME BENİ DERTLİ YİĞİDİ ÇÜT YÜREKLİ SÖLERDİ URFALIYAM BERATİ DAHA NESİ VAP. BİNBİR EFSANESİ HELE ŞU CİĞ KÖFTESİ SÖLERDİ URFALIYAM TARİFİ KABUL DEĞİL PEYGAMBER DİYARI BİL BAŞTA İBRAHİM HALİL SÖLERDİ URFALIYAM…



İbrahim Tatlı’nın ölen kardeşinden sonra bir kız kardeşi dünyaya gelir… Ana kucağında, babasının ezgileriyle ve ninnileriyle büyümeye başlar… Emekleme döneminden yürümeye geçtiğinde kulaklarında yankılanan ezgileri, çocuk, su mırıldanmalarla söylemeye çalışır… Bazı akşamlar Ahmet Tatlı işinden yorgun argın evine döndüğünde sazını eline alıp çalmaya başladığında yanına ilk sokulan oğlu İbrahim olur. Baba Tatlı İşte o anlar daha bir içten vurur sazının teline ve daha bir içten çağırır türkülerini… En mutlu dakikalarıdır Ahmet Tatlı’nın o anlar… Hem yorgunluğunu giderir, hem de İbo’suna müziğin zevkini aşılamaya çalışır…

(Alıntıdır.Bkz:https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1981-tarihli-18-sayisi/)

27.02.2021 02:37

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar