Menü

 

İstanbul Efendisi

İstanbul Efendisi yalnızca “İrfan Molla” kompozisyonuyla kendini bir kez daha aşan Ahmet Uğurlu’yu doyasıya izlemek için defalarca seyredilebilir.

Son derece basit ve sonu başından belli olan bomboş bir özün ürünü olan İstanbul Efendisi, Türk Tiyatrosu’na yeni soluklar katamayan ve salt eğlendirmeye dayanan bir güldürü olmaktan öte anlam taşımıyor…

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nu uzun bir aradan sonra, yeniden kiraladığı Venüs Tiyatrosu’nda (şimdiki ismiyle Taksim Tiyatrosu’nda) Musahipzade Celal’in “İstanbul Efendisi”ni yeni sezonda ilk kez izleme fırsatını bulduk. Cumhuriyet döneminde 1925’de İstanbul Operet Heyeti tarafından ilk defa sahnelenen güldürüyü 1966-67’de de Devlet Tiyatrosu yine sergilemişti. Ve tabii bu arada daha birçok topluluk da “İstanbul Efendi”ni sahnesine çıkardı. İşte bundandır ki Devlet Tiyakosu’nun repertuarı açıklandığı günden beri hep aynı cümlecikleri yazdık: Cumhuriyetin 60. yılında Devletin Tiyatrosu çeviri oyunların yanında yerli yazarlarımızın yapıtlarına da yer vermelidir. Buna alkış tutarız. Fakat bu oyunlar saptanırken işlerliğini yitirmemiş, temcit pilavına dönüşmemiş olanları seçilmelidir. İzleyicisini salt olarak güldürmekten öte gidemeyen yapıtlardan özellikle kaçınılmalıdır. İstanbul Efendisiyle bir kez daha gördüm ki bizden başka kimsenin buna benzer bir korkusu, buna benzer bir kuşkusu yok. Oyun olsun, halk gülsün, perde açılsında ne olursa olsun görüşü daha ağırlıkta.

Aslında Devlet Tiyatrosu’nun elinde öylesine yetenekli oyuncular öylesine güçlü bir kadro ve de tabii öylesine geniş imkanlar var ki, oynayamayacakları, sahneleyemeyecekleri yapıt hemen hemen yok gibi. Bunu o eskimiş, işlerliğini yitirmiş “İstanbul Efendisi” oynarlarken daha iyi gördüm. Tabii bu arada Sezar’ın hakkı Sezar’a deyip dört dörtlük bir rol dağıtımının da gözlendiğini hemen belirtmek isterim.

Öncelikle “İrfan Molla” kompozisyonuyla kendini bir kez daha aşan, “İki Efendinin Uşağı”ndaki rolüyle aldığı Avni Dilligil ödülünü tartışmasız hak ettiğini bir kez daha ortaya koyan, Ahmet Uğurlu’yu kutlamak isterim. Çizdiği, güldürü ve oyunculuk yeteneği yüklü rolüyle seyircisiyle çok iyi bir diyalog kurarken yıldızlaşıyor. Kanımca “İstanbul Efendisi” Uğurlu’yu doyasıya izlemek için defalarca seyredilebilir. Geçtiğimiz sezon “Gılgameş”ln başrolünde izlediğimiz Şahin Çelik’i bu kez de “İstanbul Efendisi” olarak yine başrolde izledik. Kısa zamanda birbirinden çok farklı iki tip çizen Çelik, her rolün adamı olduğunu somut bir biçimde ortaya koydu.

Konservatuar öğrencisi Yeşim Kızılçeç çok başarılı bir kompozisyon çiziyor. Daha ilk denemesinde böylesine güçlü olması sevindirici ve umut verici. Adnan Biricik’i “Kahvede Şenlik Var”ın ardından “İstanbul Efendisi”nde değişik bir rolde izledik, özyorumunu da katarak güldürü yüklü bir tip çizerken, seyircisiyle iyi kontak kurması da alkışa değer bir diğer yöndü.

Geçtiğimiz sezonlarda Kenter’lerin kadrosunda tanıdığımız Zekal Müftüoğlu, Devlet Tiyatrosu’ndaki ilk oyununda, Kenter sahnesinde oynadıklarının çok dışındaki rolünde başarılı. Fakat rollerin sınırlarının çok dar oluşu bu başarıyı oldukça kolaylaştırıyor. Rol dağıtımında ilk kez baktığımda Bilge Şen’in tam rolünün oyuncusu olduğu kanısına varmıştım. Fakat Şen’i oldukça tutuk ve renksiz gördüm. Çok iyi oynadığı “Gölge Ustası”ndan beri bir müddettir sahneye çıkmayan sanatçı, belki de ilk gecede bu dinlenme döneminin durgunluğu içindeydi. Ama yine de inanıyoruz ki, Şen rolünün oyuncusu. Ve kısa bir ısınmanın ardından kendinden beklenen oyunu çıkaracaktır.

Feraset rolünde Arap Bacı giysileri içinde izlediğimiz İsmail İncekara’yı seyirci çok tutmasına karşın, sanatçının sık sık değişen bir temposu olduğunu gözledim. Yer, yer, (örneğin cinleri kovma sahnesinde olduğu gibi) yıldızlaşan İncekara, yer yerde yavaşlıyor.

Musa Uzunlar, Ayda Aksal, Civan Canova, Meral Oğuz, Ali Düşenkalkar, Mustafa Avkıran, Dündar Müftüoğlu’ysa rollerinin hakkını vermelerine karşın sıradan oyunlar çıkarıyorlar. Rollerine bir renk, bir yorum getirdiklerini pek fazla söyleyemem. Teks ne yazıyor, yönetmen ne söylüyorsa kelimesi kelimesine onu yapıyorlar. Tabii bu da bir yere kadar başan sayılabilir! Aslında haksız da değiller hani, böylesine kısır bir teks oyuncuyu köreltir. Fakat diğer yanda Tuncer Necmioğlu ve Özgür Erkekli’nin kısır rollerinin sınırlarını sonuna dek zorlayarak, çizgiyi aştıklarını da gözledim.

Oyunun yönetmeni neden Reşit Gürzap?… Bu soruyu sormadan geçemeyeceğim. Görevini yapmış, oyuncu, yönetmen olarak kendini ispat ettikten sonra emekli olmuş bir sanatçıyı köşesinden kaldırıp tekrar işin içine sokmanın ne anlamı var? Devlet Tiyatrosu kadrosundaki bunca genç yönetmen deneyim kazanıp, kendini göstermek isterken ve bunun için sabırla beklerken kimin aklına gelir Reşit Gürzap? Gürzap oyunu sıradan ve klasik bir biçimde, sahneye koymuş. Ama belki genç bir yönetmen daha değişik bakış açılarıyla, yepyeni yorumlarla çok daha iyi sahneye koyacaktı. Eski oyuna, eski yönetmen bu kime, ne verir? Ne dersiniz İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Sayın Can Gürzap?

Oyunun danslarını Aysun Aslan hazırlamış. Genç koreografın “İstanbul Efendisi”nden zor ve uzun bir çalışma yaptığı mutlak ama, çoğu amatör denilebilecek düzeyde ki elemanlardan oluşan dans grubu buna rağmen hala da pek başanlı sayılamaz. Diğer yanda Aslan, kullandığı disko figürleriyle eski yapıta bir yere kadar can katabilmiş.

Melih Kibar “İstanbul Efendisi” için hazırladığı müziklerle her zaman olduğu gibi yükselmeye devam eden çizgisine yine ulaşmış, hatta aşmış. Kibar’ın kendini tekrarlamadan hazırladığı müzikler sanırım “İstanbul Efendisi”nin en olumlu yönü.

Hale Eren’de her zamanki başarısına yine ulaşmış. Tecrübesini araştırmalarıyla birleştiren kostümcü oyuna renk ve anlatım gücü katmış. Nurettin Özkönü’nün dekorları içinde aynı cümleleri tekrarlamak mümkün.

Son derece basit ve sonu başından belli olan bomboş bir özün ürünü olan İstanbul Efendisi “Türk Tiyatrosu”na yeni soluklar kalamayan ve salt eğlendirmeye dayanan bir güldürü olmaktan öte anlam taşımıyor.

Asım Yücesoy 17. kişisel sergisini açtı.

Yapı Kredi Bankası Bebek Sanat Galerisi’nde 40 yağlıboya tablosunu sergileyen ressam Asım Yücesoy, köklü bir sanatçı ailenin bireylerinden olup Türk musikisinin ünlü bestecilerinden Griftsen Asım Bey’in oğlu.

İstanbul matbaacılık okulunu bitirdikten sonra öğrenimini Frankfurt Güzel Sanatlar Okulu’nda sürdüren Yücesoy, 3 yıl Prof. Carlo Ruppert’in öğrenciliğini yaptı. Bu sırada çeşitli ülkelerden 58 ressamın katıldığı bir kompozisyon yarışmasında birincilik ve üçüncülük ödüllerini kazandı. İlk sergisini Frankfurt Şehir Galerlsi’nde, ikinci sergisini Akbank’ın Ankara Sanat Galerisi’nde açtı.

Bu arada Leonardo Sanat Galerisi’nde ve Yapı Kredi Bankası’nın Osmanbey Galerisi’nde karma sergilere katılan sanatçının dünyanın çeşitli ülkelerinde eserleri bulunuyor.

Doğayı gördüğü gibi değil, görmek istediği gibi” işlediğini söyleyen ressam Asım Yücesoy’un bu 17. kişisel sergisi ay sonuna dek sürecek…

(Alıntıdır.Bkz:https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sey-dergisinin-1983-tarihli-7-sayisi/)

23.06.2017 23:57

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar