Menü

İvan İlyiç’in Ölüm Sürecini Biliyor musunuz?

İvan İlyiç’in ölümünün üstünden tam yüz yıl geçmiş. Doğumunu daha 1859’da Üç Ölüm adlı öyküden haber aldığımız İvan İlyiç, 1886’da kırk beş yaşında acılar içinde ölmüştü, ölümüyle daha sonra doğacak olan Kroyçer Sonat (1889) ve Diriliş’i (1899) haber verecek…



İvan İlyiç’in Ölümü Tolstoy’ un öyküleri içinde en tanınmış olanıdır, Romain Rolland’ın tanıklığıyla da, ”Fransız okurunda en çok etki uyandırmış Rus yapıtlarından biridir.” Tolstoy sanki bir mizah öyküsü yazmış gibidir, öykünün daha ilk sayfalarına sinmiş olan alaycı hava (Rolland buna ”karamsar alaycılık” diyor) hemen fark edilmektedir. Öyküde gülünç bir yaşam tablosu gülünç bir ölme süreciyle tamamlanmaktadır, ”Bu hayatın içler acısı ve gülünç boşluğunu” ortaya koyarak…

İvan İlyiç, 19. yüzyıl Avrupa burjuva sınıfının siyasal ve psikolojik eleştirisidir. Tolstoy’un psikolojik çözümleme yeteneği özellikle ölüm konusunda ortaya çıkmaktadır. Tolstoy, ölümle kucaklaşılan son anları çözümlemekte ustadır özellikle.



Sivastopol Mayıs 1855 adlı öyküsünde, bir bombanın patlamasından önceki ve göğsüne saplanmasından sonraki saniyelerde bir askerin ruhunda olup bitenleri anlatır. Üç Ölüm (1859) adlı öyküsünde, yoksul bir adamın, zengin bir kadının ve bir ağacın ölümünü, ölüm karşısındaki tutumlarının farklılığım vurgulayarak betimler. Savaş ve Barış’ta (1869), Rus edebiyatında “salt şiiri en katıksız biçimde sergileyen” bölüm sayılan sahnede Prens Andrey’in ölüme yaklaştığı anlardaki ruhsal değişimini çözümler. Tolstoy, ölümle yüz yüze gelmenin sağladığı arınma ve kavrama gücünü Efendi ve Uşağı’nda (1895) bir kez daha gösterir. Tıpkı, ölümüne bir saat kala yaşamın ”evrensel yalanı”nı, umutsuz yalnızlığı ve ölüm gerçeğini kavrayan İvan İlyiç’in kişiliğinde yaptığı gibi.



R.Rolland’ın aktardığına göre, Tolstoy’un, “daha delikanlılık yıllarında bir içgüdü olarak uyandığını gördüğümüz ve bazı bazı hastalıklı bir nitelik kazanacak olan çözümleme dehası” sık sık eleştirilmiştir. Drujin, “Aşırı bir çözümleme inceliğine eğilim gösteriyorsunuz… Bu eğilimi frenlemeli, ama ne pahasına olursa olsun boğmamalısınız” diye yazmaktadır. Turgenyev, Tolstoy’un psikolojisinin “durağan” olduğunu söylemektedir. Ya meslekten psikologlar nasıl bulmaktadır Tolstoy’un psikolojisini? Özellikle kendi ölüm saplantısının ve yaşamla aralıksız hesaplaşmasının ışığında yaptığı ölüm çözümlemelerini…

BÜTÜNLÜK YADA UMUTSUZLUK



D.C. Kimmel Yetişkinlik ve Yaşlılık adlı kitabında, “Belki ölüm sorunu günümüzde cinsellikten daha duyarlı ve çekinceli bir sorundur; bu anlamda ölüm, bizim kültürümüzde bir tabu olarak seks tabusunun yerine geçmiştir” demektedir. Ancak, son 10-15 yılda gitgide gelişen yaşlılık ve ölüm psikolojisiyle, Batı uygarlığında ölümün yeniden keşfedildiği görülmektedir. Nitekim Kimmel de, “Gerçekten, eğer ölme sürecini ve ölmeyi, ölüm korkumuzla birlikte —en azından bilinç düzeyinde— insancıllaştırmaya başlarsak yaşamayı da daha insancıl kılabiliriz. Varoluşsal bakış açısından ölüm gerçekliği yaşamın anlamlı olması için zorunludur; eğer ölüm yadsınırsa yaşam da yadsınmış olur” demektedir. Kimmel, Tolstoy’ un ünlü öyküsünü, “sanatçının içgörüsü ile toplumbilimcinin içgörüsü arasındaki koşutluğun olağanüstü bir örneği” olarak görmekte, ölüm incelemesini bu temele dayandırmaktadır. Edebiyatla psikolojinin işbirliği diyebileceğimiz bu incelemeyi aşağıda aktarmaya çalışacağım.



Kimmel’e göre Tolstoy’un ünlü öyküsünde siyasal ve dinsel temalar olmakla birlikte, İvan Ilyiç’in ruhsal acılarında asıl “umutsuzluk” kavramı açık bir biçimde betimlenmiştir. Erikson’un gelişim kuramında yaşamın son evresinim olumsuz boyutu olan umutsuzluk, yaşamın olması gerektiği gibi yaşanmadığı, üstelik işin işten geçtiği, yeni denemeler için artık hiçbir olanağın kalmadığı duygusudur. Bütün yaşamın boşa gitmiş olduğu ya da başka türlü yaşanmış olması gerektiği duygusu varoluşsal açıdan tam bir anlamsızlık duygusudur. İvan llyiç’e bedensel acılarından kat kat ağır gelen manevi acılarının kaynağı da budur: “Ya bütün hayatım, yaşadığım bilinçli hayat gerçekten gerektiği gibi değil idiyse?’Işi de, yaşam düzeni de, aile anlayışı da, görev ve toplum ilişkileri de temelden yanlıştı belki de. İvan İlyiç bunları kendine karşı savunmak istedi. Ama savunmasının ne kadar güçsüz olduğunu o anda anladı. Hem savunsa eline ne geçecekti? ‘Mademki gerçek bu, şu dünyada elime geçen nimetleri berbat ediyorum, üstelik bunları düzeltmeme de olanak yok, öyleyse niye yaşıyorum?’ dedi.”



Ölümün eşiğindeki bu varoluş anksiyetesinin yanında, ikinci bir psikolojik boyut da “Yaşamın yeniden gözden geçirilmesi” kavramıyla dile getirilmektedir. Butler’e (1963) göre, yaşamın gözden geçirilmesi, “Sona erişin ve ölümün yaklaştığının fark edilmesiyle ve kişisel dokunulmazlık duygusunun sürdürülmesinin olanaksızlaşmasıyla harekete geçen, doğal olarak ortaya çıkan, evrensel zihinsel süreç”tir. Bu süreç, anımsama, kendi üzerinde düşünme, önceki yaşantıları ve anlamlarını yeniden değerlendirme ve (sürecin işlediğinin en önemli belirtisi olarak) ısrarla aynaya bakma eylemleriyle kendini gösterir. “İvan İlyiç odaya kapanıp kapıyı arkadan kitledi. Aynanın karşısına geçerek kendisine bir karşıdan, bir yandan uzun uzun baktı. Karısıyla çektirdikleri resmi aynadaki görüntüsüyle karşılaştırdı. Arada büyük bir değişiklik vardı. Sonra kollarını dirseklerine kadar sıvayarak kollarına baktı, tekrar yenini aşağıya indirdi, divana oturup kara düşüncelere daldı.” Bu sürecin simgesel anlamı, kişinin değişen fiziksel benini görece sürekli olan benlik duygusuyla bütünleştirmeye çalışmasıdır.



Yaşamı yeniden gözden geçirme kavramı, yalnızca benliğin yeniden örgütlenmesini değil, yaşlılıktaki anımsamanın uyum sağlayıcı yönlerini de ortaya koyar. Ama, yaşamı yeniden gözden geçirme, genç ya da yaşlı olsun, asıl ölümü bekleyen kişiler için önemli ve karakteristik bir evredir. Erikson’un kuramında umutsuzluğun karşıtı olan “bütünlük” bu geriye bakışı da içermektedir ve bunalımın olumlu ya da olumsuz çözümüyle yakından ilgilidir. İvan İlyiç’ in umutsuzluğunun en önemli kaynaklarından biri de bu geriye bakıştır; “Sırtüstü uzandı, geçtiği yolları başka bir görüş açısından incelemeye başladı. (…) İvan İlyiç hayalinde tatlı yaşantısının en iyi zamanlarını gözden geçirmeye başladı. İşin tuhafı, tatlı yaşantısının en beğendiği dönemleri şimdi ona eskisinden çok farklı gözüküyordu. Hem de, çocukluk çağlarını saymazsak, hepsi. Orada, çocukluğunda, gerçekten tatlı olan, yeniden döndürülebilse, yaşamaktan zevk alacağı çok şeyler vardı. Ama bu zevkleri tadan adam o değildi artık. Sanki başka birine ait anılardı bunlar.



Bugünkü İvan İlyiç’in ortaya çıktığı dönem başlar başlamaz, o zaman sevinç dolu görünen her şey şimdi gözünde eriyor, eriyor, bir hiç, çoğu kez de iğrenç bir şey durumuna geliyordu. (…) Hiç beklemediği anda karşısına çıkan evlilik, karısının yapmacık davranışları… Ve öldürücü çalışma isteği, o para hırsı; böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl… Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu. Başarılı bir yolda yürüdüğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dörtnala koşuyormuş da haberi yokmuş!”

Yale Üniversitesi araştırmacılarından Levinson (1970), erkeklerin kırk beş yaş dolaylarında yoğun bir bunalım yaşadıklarını belirtmektedir. Yaşamda başarılı olunsa da, olunmasa da mutlaka yaşanan bir tür başarısızlık, anlamsızlık, saçmalık, hiçlik duygusudur bu. Freud, Jung, Goya, Gandhi gibi erkekler bu bunalımı yaşamışlar ve bundan yaratıcı kazançlar elde ederek çıkmışlardır.



Tolstoy’un da, yaşamının değişik dönemlerinde buna benzer bunalımlar yaşadığını, gizli intihar isteklerini, hastalık korkusunu, ölüm saplantısını ve İvan İlyiç’i elli yaşlarında yarattığını biliyoruz. İtiraflar’ında (1879 ve 1882) şöyle yazıyor: “Daha elli yaşıma gelmemiştim, seviyordum, seviliyordum, iyi çocuklarım, büyük bir toprağım vardı, ünlüydüm, sağlığım yerindeydi, bedence de ruhça da güçlüydüm… Birden bire, hayatım duruverdi. Soluk alabiliyor, yiyiyor, içiyor, uyuyordum. Ama yaşamak değildi bu. Hiçbir şeyi arzulamıyordum artık. Arzulanacak hiçbir şey olmadığını biliyordum. Gerçeği bile arzulayamıyordum. Gerçek, hayatın bir saçmalık olduğuydu. Birinin yaptığı saçma bir şakaymış gibi geliyordu hayat bana. Kırk yıl boyunca çalış, didin, ilerle, sonra da ortada hiçbir şey olmadığını gör!” Tıpkı İvan İlyiç gibi…



ÖLME SÜRECİ

Şikago Üniversitesi’nden psikiyatrist Elisabeth Kübler-Ross (1969), ciddi ve ileri derecede hasta kişilerle ölüm konusunda görüşmeler yaparak ölme sürecini betimleyen bir kuram geliştirmiştir. Ancak, burada akla gelen ilk soru, bu insanlarla böyle bir konuşmanın dehşet verici ve zalimce olup olmadığıdır. Kübler-Ross, ölmekte olan hastayla (bunu zaten kendisi de bilmektedir) ölümünü konuşmanın, kişisel onuruna saygı göstererek, yalanlara ve düşkırıklıklarına zorlanmadan yaşamını tamamlama olanağını verdiği için ona yardımcı olduğunu ileri sürmektedir. Tolstoy da böyle düşünüyor olmalı: “İvan İlyiç’i en çok üzen, herkesin yalan söylemesiydi. Sanki ölmek üzere değilmiş de yalnızca hastaymış; sinirlenmez, tedavi olursa her şey düzelecekmiş gibi bir tavır takınıyorlardı. Oysa ne denli uğraşılırsa uğraşılsın durumunun düzelmeyeceğini, üstelik ağrılarının artıp öleceğini adı gibi biliyordu.



İşte herkes gibi onun da bildiği bu gerçeği örtbas ederek gözüne baka baka yalan söylemeleri, ayrıca bu yalana katılması için onu da zorlamaları onu kahrediyordu. Ölmek üzereyken çevresini saran bu yalanlar ne kadar aşağılıktı!” İvan İlyiç’e (ya da Tolstoy’a) göre, ölmekte olan bir insanın çevresinde bir yalan ağının örülmesinin nedeni, “korkunç, feci ölüm olayına herhangi bir tatsız olay, hatta yakışıksız bir davranış gözüyle bakılması”dır. Bu sahte tutum o insamn o sırada gerçekten gereksinme duyduğu sevgi, sevecenlik, acıma duygularından yoksun kalmasına da neden olmaktadır. “Ona kimse acımıyordu, çünkü durumunu anlamak isteyen Tanrının bir kulu çıkmıyordu. Yalnızca Gerasim (uşağı) her şeyi anlıyor, ona acıyordu. (…) Yalan söz söylemeyen yalnız Gerasim’di; işin aslını yalnız onun anladığı, bunu gizlemeyi gerekli bulmadan, eriyip giden efendisine açıkça acıdığı ortadaydı.



Hatta bir keresinde İvan İlyiç onu yatmaya gönderirken, ‘Hepimiz ölüp gideceğiz. Ne diye yardımı yüksünelim! deyivermişti. Gerasim bu sözlerle, ölmekte olan birine yardımdan kaçınmadığını, bir gün o da ölürken birinin de ona yardım edeceğini söylemek istiyordu.” Kübler-Ross ölme sürecinde beş evre ayırt etmektedir. “Yadsıma ve yalıtma” evresi birinci evredir ve “Hayır, ben olamam, doğru olamaz!” anlatımıyla dile getirilir. Yadsıma şok yaratan haberle başa çıkmanın sağlıklı bir yoludur, bu ilk şokun ardından kısmi bir kabul etme gelir; ama yadsıma dönemleri genellikle geçicidir. Bu tür bir yadsımanın örneklerini İvan İlyiç de yaşamaktadır: Bir doktordan diğerine giderek, tıp kitapları okuyarak, hatta bir ara aziz resimleriyle tedavi olabileceğine inanarak… “Ölmekte olduğuna ta derinden inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyordu.” Israrla şöyle düşünmektedir: “Ben İvan İlyiç başkayım. Bütün duygularımla, düşüncelerimle herkesten farklıyım. Benim ölmek zorunda olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç bir şey olur bu!”



Ölme sürecinde ikinci evre “öfke” dir ve “Neden ben?” biçiminde ortaya çıkar. Bu evrede başlıca duygular kızgınlık, haset (özellikle sağlıklı kişilere) ve küskünlüktür, ivan ilyiç de ölmekte olduğu gerçeği karşısında öfkelenmektedir: “Ölüm! Evet ölüm!., lçerdekilerin hiçbiri bilmiyor, bilmek istemiyor. Acımıyorlar, keyif sürüyorlar. Dünya umurlarında değil, ama bir gün onlar da ölecekler! Bugün ben, yarın onlar, bundan kurtuluş yok! Öturmuş eğleniyorlar. Hayvanlar!.. Öfkeden boğulacak gibiydi.” Yalnızca Gerasim, tvan’ı bir insan olarak görebilen tek kişi olan uşağı onun bu öfkesini dindirebilmektedir: “Başkalarının canlılığı, sağlamlığı, dinçliği, gücü İvan İlyiç’i incittiği halde, yalnız Gerasim’in kuvveti de dinçliği zoruna gitmiyor, üstelik onu yatıştırıyordu.”



Üçüncü evre “pazarlık” evresidir ve ölüm, Tanrı’yla, doktorla ya da başkalarıyla pazarlık yaparak ertelenmek istenir. Bu evre diğerleri kadar açık değildir ve bütün hastalar ölümle bu yolla başa çıkmaya kalkışmazlar. Öyküdeki bazı gelişmeler bu evreye örnek olabilir: “Son zamanlarda İvan İlyiç’in işi gücü ona ölümü unutturacak şeyler aramak oldu Bazen kendi kendine, ‘İşimle uğraşayım, eskiden bütün yaşamımı o doldururdu’ diyor, bütün kaygılarını bir yana bırakıp mahkemeye gidiyordu. (…) Ama tam duruşmanın ortasında böğründeki ağrı, davanın nasıl gittiğine aldırmadan, sinsi, kemirici işine başlıyordu. ivan ilyiç hem kendini dinliyor, hem de ‘ölüm’ hakkındaki düşünceyi kafasından kovmaya çalışıyordu. Ama işte ağrı sürüp gitmektedir; ‘ölüm’ gelmiş karşısına dikilmiş, ‘o’na bakarken taş kesilen İvan İlyiç’ in gözlerinin ışığı sönmüştür. Kendi kendine ‘Tek gerçek o mu?’ diye sormaktadır.”



Öfkenin yerini dördüncü evrede “depresyon” alır. “Tepkici depresyon” geçmişteki kayıplardan doğar ve suçluluk duygularıyla birliktedir; “hazırlayıcı depresyon” ise dünyadan ayrılmanın doğurduğu hüzünle ilişkilidir. Kimmel’e göre, İvan Ilyiç’in depresyonu anlamsız yaşamından doğan umutsuzluğa bağlı olarak daha çok birinci türdense de, onda ayrıca hazırlayıcı hüznün örneklerine de rastlanmaktadır; “ivan tlyiç’i üzen tek şey, herkesin ona istediği gibi acımamasıydı. Çektiği uzun ıstırap dönemlerinden sonra öyle anlar oluyordu ki, biri ona acısın, hem de hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu.. Çocuklar gibi sevilip avutulmayı, okşanmayı, başında oturulup ağlanmayı istiyordu. (…) Evet, İvan İlyiç ağlamak, okşanmak ve başında ağlayanları görmek istiyordu.”



Ölme sürecinde sonuncu evre “kabul etme” evresidir. Yaklaşan sonunu sakin bir bekleyişle gözlemek, bir tür duygu boşluğu söz konusudur. İvan tlyiç’in son saatlerinde bu evrenin de belirtileri vardır: “İşte o anda kara deliğe yuvarlanarak oradaki ışığı görmüş, yaşamının gerektiği biçimde geçmediğini, ama henüz bunu düzeltebileceğini anlamıştı. Kendi kendine, ‘Nedir gereken şey?’ diye sorduktan sonra sakinleşerek içindeki sesi dinlemeye başladı. (…) İçinde ölüme karşı her zamanki korkuyu arıyor, bulamıyordu. Ölüm nerede? Ne ölümü?.. Korkunun zerresi yoktu, çünkü ölüm de yoktu. Ölüm yerine aydınlık vardı. ‘Demek öyle! Ne büyük mutluluk!”



İvan İlyiç, son anda üzerine eğilen birinin “Bitti!” deyişini duyar ve içinden, “Ölüm bitti, o yok artık!” der. Bu son sözlerin ne anlama geldiğini belki Montaigne açıklayabilir bize: “Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz, hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz.” Montaigne ayrıca uşak Gerasim’in davranışlarını da açıklıyor: “Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve fakir insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle sanıyorum ki, bizi korkutan öİümden çok, bizim cenaze alaylarıyla, asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç haldir.” Nitekim İvan İlyiç de, “hayatı boyunca hizmet ettiği” yapay ve sahte kuralların ölüm gerçeğini de saptırdığını düşünmektedir.



Anlaşılan bütün sorun, Batı uygarlığının ölümü yaşamın doğal bir parçası olmaktan çıkarmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bugün Batı düşüncesinde moda olan “ölme hakkı”, “sağlıklı ölme”, “onuruyla ölme” gibi kavramlar ve “ölüm eğitimi” gibi etkinlikler, ölümü tabu olmaktan çıkarıp yeniden yaşama katma gereksinmesinin ürünleridir. Ancak, Montaigne’nin uyarısını da unutmamak gerek: “Yaşamasını bilmemişsek bize ölmesini öğretmek yersizdir.”

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1987-tarihli-163-sayisi/)

01.11.2020 09:29

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar

  • Yayınlandı: 28 Ağustos 2015 18:11

    SANİYE KIPÇAK

    ee o kadar korku bosa en sonunda olacak şey ölüm :D yalnız çok iyi yazı adresinge teşekkür etmek gerek okudukca okuyası geliyo insanın