Menü

İzzet Öz Gençliğe İnanıyormuş

Nasıl anlatsam, nereden başlasam diye düşünürken bir anda yıllar önce TV için gerçekleştirdiğim programlarımdan birinin hazırlık günlerinde buldum kendimi…

Nasıl anlatsam, nerden başlasam / Kaç kişiydik o zaman bak / Kaç kişi kaldık şimdi…”



Şimdi gelin hiçbir sıralamaya girmeden bu şarkının yazılışından önce hafif müziğimize emek verenleri bir kez daha hatırlayalım. Yalnız hemen belirteyim unuttuklarım lütfen kusura bakmasınlar.

Şerif Yüzbaşıoğlu, Şevket Uğurluer, Süheyl Denizci, Özdemir Erdoğan, Üstün Poyraz, Durul Gence, İlham Gencer, Erol Pekcan, Atilla Özdemiroğlu, Vasfi Uçaroğlu, Yalçın Ateş, Kanat Gür, Alpay, Erol Büyükburç, Ömür Göksel, Ajda Pekkan, Ertan Anapa, Berkant, Mehmet Taneri, Timur Selçuk, Erkut Taçkm, Tanju Okan, Tayfun Karatekin, Erkin Koray, Gökçen Kaynatan, Okan Dinçer, Şenay, Barış Manço, Cem Karaca, Ersen, Fikret Kızılok, Cahit Öben, Mazhar-Fuat-Özkan, Tülay German, Mavi Çocuklar, Mavi Işıklar, Genç Aslanlar, Vahşi Kediler, Kaygısızlar, Moğollar, Siluetler, Haramiler, Apaşlar, Dadaşlar, Dönüşüm, Üç Hürel, Ritm 4, Mosqitos, Oksijen ve diğerleri hepinize merhaba…



Nasıl anlatsam, nerden başlasam /Kaç kişiydik o zaman bak/Kaç kişi kaldık şimdi…”

Televizyona hazırladığım, “Bir Yaz Gecesi” programı için İpucu Grubu’ndan ayrılıp solo çalışmalara başlayan Mazhar.Alanson ile Moğollar’dan Taner Öngür ile iki kanallı bir stüdyoya gidiş… “Bodrum” adlı şarkının ses kaydı… Ardından parçanın TV için görüntü kaydı… İşte on yıl sonra hala sevilip, beğenilen “Bodrum”un kısa hikayesi. Müzikal açıdan basit oluşuna karşın, uzun bir aradan sonra listelere rahatlıkla girebilen bu parça, gelişim süreci içersinde kendine yol arayan Türk Hafif Müziği yapıtlarından sadece biri…



Nasıl anlatsam, nerden başlasam diye düşünürken, geçen yıl bu ay yine Gösteri Dergisi’nde çıkan bir yazım geldi aklıma. Noktasına, virgülüne dokunmadan sizlere bu yazımdan kısa bir bölümü tekrarlamak istiyorum.

Ekonomik, kültürel, toplumsal yapılarıyla, çağ gerisi kalmış (ya da bırakılmış) ülkelerde, çağdaşlaşma savaşı verilir. Değişik hızlarla da olsa zaman zaman yavaşlamış ya da durmuş gibi görünse de, tarihsel süreç, toplumsal süreç bu savaşı zorunlu kılmaktadır. Çeşitli güçler, kuruluşlar bu savaşta yerlerini almak, görevlerini yapmak zorundadırlar. Ülkemiz de bu durumdadır. Çağdaşlaşma, ama ulusumuzun kendi özelliklerinden uzaklaşmadan, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma savaşı içindeyiz artık. Bu savaş verilecek, çağdaşlaşma gerçekleşecektir. Zamanında bu savaşta, gerçek yerini almayan, görevini yapmayan güçler, kuruluşlar bunun acısını, utancını yaşamaktan kurtulamayacaklardır.”



Çağdaşlaşma çabasında, savaşında olan ülkelerde en etken yayın aracı olan radyo ile televizyona, gazeteler ile dergilere büyük ve önemli görevler düştüğü yadsınmayacak bir gerçektir. Radyo ve televizyon en az masrafla en geniş halk kitlelerine seslenebilen, bu kitleleri etkileyebilen, her konuda istenilen yankıları yaratabilen bir yayın aracıdır. 1961 Anayasamızda bu özellikler gözönüne alınarak radyomuz gerçek yerine yerleştirilmiş, görevini başarıyla uygulama yolunda olumlu adımlar atarken, yapılmaması gereken hatalar nedeni ile hızı kesilmiş, bu arada televizyon doğmuş, serpilip, büyümeye ve de güzelleşmeye başlayınca, zaman zaman bazı politik görüşe sahip kişiler tarafından kötü yola düşürülmek için oldukça gayret sarfedilmiştir. Ama çağdaş düşünceye sahip gerek yöneticiler, gerekse bilinçli, tutarlı yolda çalışanlar, her zaman bu türdeki yanlış çıkışlara karşı gelmişlerdir. Neyse biz konuyu dağıtmadan, 1960’lı yılların başlarına dönelim…



O yıllarda büyük kentlerde yaşayan, ileriye umutla ve sevecenlikle bakan gençlerimizin çeşitli etkilenmelerine değinelim…

Aslında bu gençlerin abileri de var… “Papatya gibisin, beyaz ve ince” diyenler… Bunlar ise dünyada başlayan yeni bir akıma kapılıp, akustik gitarı elektro gitara çeviren, piyanoyu orga, daha sonra da synthesizera döndürenler… Kısacası yeni yollar arayanlar… Batı’dan gelen rüzgara kendilerini kaptırmak için sabırsızlar… Önce büyük kentlerde kendilerine yer ararlarken, sinema salonlarında cumartesi-pazar matinelerini dolduruyorlar. Bu arada yazlık sinemalarda film öncesi verdikleri konserlerle kendilerini göstermeye başlıyorlar. Gece kulüplerinde dans ve show grupları oluşturuyorlar.



Hürriyet Gazetesinin başlattığı “Altın Mikrofon” yarışmasıyla da pek çok grup adlarını duyurmanın yanı sıra yerlerini de gittikçe sağlamlaştırıyorlar. “Altın Mikrofon” gerçekten Türk Hafif Müziği için çok önemli bir adım. Yarışmanın amacı Batı müziği enstrümanlarıyla, Türk müziğini çok seslendirmek… Pek çok grup bu tarza doğru yönelirken, bazı sanatçılar da bir başka yoldan ilerlemeye başlıyorlar. Bu yolda «sunulan ilk çalışmalar, yabancı müziklerin bazen başarılı, bazen de çok kötü kopyaları biçiminde ortaya çıkarken, yabancı müzik üzerine Türkçe sözlerle şarkı söyleme modası da ilk örnekleriyle oldukça ilgi çekiyor. ”Her Yerde Kar Var” bunlardan sadece biri…



Özünü folklorik temalardan alanlar ya da halk ozanlarımızın eserlerini çok seslendirenler ise daha büyük bir kesimle kaynaşma olanağını buluyorlar. Örnek olarak 1965 yılında gerçekleşen ilk “Altın. Mikrofon” yarışmasını ve Ferdi Özbeğen’den “Helvacı Helva”, Siluetler’den “Kaşık Havasını” verebiliriz. İşte bu türdeki müzik parçaları gittikçe daha çok sevilmeye başlayınca, tabii ki bazı gocunan kişiler de oluyor. Aslında haklı olduğu yerler de var bu kişilerin. Halk müziğimizi çok sesli hale getirip güzelleştirmeye çalışanların yanı sıra, bilinçsizce yozlaştıranlar da çoğalmaya başlıyor. Zaman 70’li yılların hemen başları. TRT bu yozlaşma karşısında sert tedbirler alma yoluna başvuruyor. Böylece kurunun yanında yaş da yanıyor. Hiçbir telif hakkı ödemeden yabancı müziklerin üzerine Türkçe söz yazma ve bunları seslendirme devri yine başlıyor.



İşte o an pek çok grubun kaybolduğunu bu zaman tünelinde eriyip gittiklerini üzüntüyle izliyoruz. Gruplar yok olmaya başladıkça, TV’nin de yardımıyla tek sanatçı devri başlıyor, Türk Hafif Müziği’nde. Ama çağdaşlaşma savaşını durdurmak imkansız. Bu kez de az olmasına karşın kendi besteleriyle ortaya çıkanlar görülüyor. TRT’nin denetim engelini aşmak gittikçe zorlaşırken, IMÇ’deki bilinçsiz plak prodüktörlerinin de Arabesk’e yönelmeleri sonucu hafif müziğimizde durgunluk devri başlıyor. Yaşam savaşı veren pek çok sanatçı kendi stillerini değiştirmek zorunda kalıyor. Bu arada TRT’nin yaptığı en olumlu adım olan “Eurovision Şarkı Yarışması” başlıyor. Zaman zaman gösterilen pop müzik programları da sanatçıları tekrar hafif müzik dünyasında çağdaşlaşmaya doğru yönlendiriyor.



Çağdaşlaşma deyince ekonomik, toplumsal ve kültürel yapıların üçünde birden olacak değişim düşünülüyorsa ve bunların salt birinde yapılması düşünülen, ya da yapılan değişim, gelişim, aldatmacadan başka bir şey değilse, kültürel çağdaşlaşmada, kültür bir bütün olarak ele alınmalı, aldatmacaya gidilmemelidir. Kültürümüzün bir dalı güzel sanatlar, güzel sanatların bir dalı da müziktir. Ülkemiz her alanda olduğu gibi, müzikte de eski müzik yapısından, yeni müzik yapısına geçme dönemindedir. Yani çağ gerisinden, çağa yönelmiş durumdadır. Yaşayabilmek, yaratıcı, yorumcu bir tutumla, topluma dönmekle olabilir. Bunun da müzikteki koşulları yeni Türk müziklerinin yaratılması, sürekli yayınlanması, halkın çoğunlu- ğunca tamnır, sevilir, benimsenir ve yaşanılır olmasıdır. Yaşanılanları yaratanların yaşamı ise teklif hakları sorunun tam olarak çözülmesine bağlıdır. Yazımı bundan birkaç yıl önce Mazhar- Fuat-Özkan’ın verdikleri bir konserde dinlediğim “Telif Hakları” isimli parçanın sözleriyle noktalamak istiyorum.



Aramızda bir ozan, bir müzisyen, bir yazar / Nasıl geçinir, nasıl yaşar?/ Bilen yok… Kimse yok…/ Telif hakkı ödenmeden / basılırsa kitaplar / çalınırsa şarkılar / devam eder bu halimiz/ halimizden bellidir./ Bunu gerçekten dünyaya anlatsak / Sade dünya değil, yıldızlar bile şaşar/ Sanatçı aramızda, bir boşlukta/ durmadan dönüyor, dönüyor / Dönüyor da çaresiz/Bilen yok, kimse yok…”

Aslında Doğu ile Batı’yı barındırma gibi her topluma özgü olmayan bir özelliğimizi müziğimize yansıtamıyorsak ve bu şansımızı kullanamıyorsak o zaman söyleyecek bir şey yok. Ben bunu yapabilecek gücün varlığına, gençlere inanıyorum. Evet, çağdaşlaşma yolunda gençliğe inanıyorum.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/gosteri-dergisinin-1986-tarihli-64-sayisi/)

22.10.2020 03:07

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar