Menü

James Baldwin Yumruğu Vurdu

Yıl 1967. Gazetecilikteki ilk günlerim. Ünlü Amerikalı yazar James Baldwin’in İstanbul’a geldiğini duyduğum an bir randevu ve soluğu yanında almışım. Bir saat süren bir konuşma. Sorular, yanıtlar… Ertesi günün akşamı müzikli, içkili bir yerde Baldwin, Gülriz ve Engin’e rastlıyorum. Masalarına katılıyorum. Sahnede genç bir şarkıcı blues söylüyor. Bir ara sohbet olsun diye “Fena söylemiyor değil mi?” diyecek oluyorum… O anda masaya bir yumruk iniyor. O anda fırtına, kıyamet, ateş!

James Baldwin Yumruğu VurduBu… Bu, benim müziğim! Atalarımın müziği! Adam, müziğimi katlediyor! Rezil ediyor!..” Kocaman açılmış gözleri yuvalarından fırlamış, öfkeden sözcükleri bulmakta güçlük çekerek, kesik kesik, ama haykırarak burnundan soluyor ve üzerime tüm şimşeklerini yağdırıyordu. “Ve sen!.. Sen buna fena değil diyebiliyorsun!.. Adam müziğimi öldürüyor! Beni öldürüyor ve sen!..” Çevremizdekiler onu bir yana, beni bir yana uzaklaştırırken ve “arabın babalan tuttu” diye onu yatıştırmaya, beni avutmaya çalışırken o artık simsiyah yüzü mora dönüşmüş bir volkandı. Ve arkamdan şöyle bağırıyordu:

Sana, sana hiç güvenim yok! Onun için seni men ederim. Benimle ilgili, dün konuştuklarımızla ilgili tek satır yazamazsın!”

Öyle korkmuştum ki, bundan böyle değil Baldwin, hiçbir şey üzerine yazı yazmamaya karar verebilirdim… Ama artık çok geçti. Çünkü yazımı çoktan gazeteye vermiştim.

>Ertesi sabah Baldwin röportajım “Yeni Gazete”de çıktığında ben hala korkudan titrerken kapı çaldı. Minik bir sepette 25 adet gül. Güllerin arasında bir kart: “Bütün söylediklerimi geri alıyor, sizden özür diliyorum. Yazınızı çok sevdim. Teşekkür ederim.” İmza: James Baldwin.

Öğrencilik yıllarımda eserlerinden tanıdığım ve yalnız çevremdeki siyahların değil, kendi beyazlığımın da kimliğini keşfetmeme yardımcı olan ve başucuma yerleşen “The Fire Next Time – Bir Daha Sefere Ateş” kitabıyla hayran/tutkun olduğum James Baldwin’le işte ilk böyle karşılaştım.

Bu karşılaşmadan bir süre sonra Sururi-Cezzar Topluluğu’ndan bir haber: James Baldwin, lan Herbert’in “Düşenin Dostu”nu sahneye koyacaktı. Beni asistan olarak istiyordu. Kabul eder miydim?

James Baldwin Yumruğu VurduYapımcılığını Gülriz Sururi’nin üstlendiği, rolleri Engin Cezzar, Ali Poyrazoğlu, Bülent Erbaşar, Aydemir Akbaş ve Erden Alkan’ın paylaştığı üç aylık güzelim bir ekip çalışması böyle başlayacaktı. Provalar ve temsiller boyunca perçinleşen dostluk, birbirinden değerli anlarla örülen geceleri ve gündüzleri yaratacak, oyunun yasaklanmasıyla ortak kavgalara katılınacak, kavgalar kazanıldıkça zafer sarhoşlukları yaşanacak, dostluk hep güçlenerek sürecek, aradan yıllar geçecek, dünyanın orasında ya da burasında kah buluşulacak, kah uzaktan uzağa düşüncelerle, duygularla, gidip-gelen haberlerle, seslerle bütünlenecek, her karşılaşma sanki hiç ayrılmamışçasına yaşanacaktı.

Dolu dolu yaşanan anıların, paylaşılan kahkahaların ve gözyaşlarının, dostlukların, gündüz ve gecelerin anılarını anlatmakla bitecek gibi değil. Ondan uzaktan bakarmış gibi yapıp (yapmaya çalışıp) sevgili arkadaşımı değil, kitaplarından tanıdığım James Baldwin’i anlatmaya çalışacağım.

KARA ÇOCUK

Dedesi köleydi, babası Harlem’de vaiz. Harlem getosunda doğdu 1924’ te. Ailenin sekiz çocuğundan biriydi.

(“İnsanoğlu olarak doğmuştum, insanoğlu olarak yaşayacaktım ve insanoğlu olarak ölecektim. Ama atalarımdan da bir miras almıştım.‘Pis zenci’olma mirası”…. Çook sonra, 60 yaşma geldiğinde söyleyecekti bu sözü bir röportajında.)

14 yaşında yine Harlem’de vaizlik yapmaya başladı. New York kentinin Harlem’in ötesine de uzandığını ve bu ötede tüm nimetlerin aslanın ağzında olduğunu keşfettiğinde ortaokuldaydı. Para kazanabilmek için her türlü işçilik yapıyor, bir yandan da durmadan yazıyordu.

1943’te siyahların ayaklanması Harlem’den New York’un her bir yanma yayılmaya başladığında, o, 19 yaşındaydı ve ne zamandır yazdığı yazıları gazetelere, dergilere ulaştırabilmek ve yayınlatabilmek için amansız bir savaş veriyordu. Babası o yıl ölmüştü ve babasına yazmayı sürdüreceğine dair söz vermişti. O yılları gündüzleri yine ağır işçilikle, geceleri yazarak geçirecektir. Ancak şimdi Harlem’den çıkmış, kentin “bohem” yaşamına Greenwich Village’a taşınmıştır. Yayınlanan bir yazısı, ona bir ödül kazandıracaktır. Ödül, Paris’e bir uçak biletidir.

1948-1957: Paris yılları. Kendini tümüyle edebiyata, edebiyat incelemelerine, yazmanın sorunlarına adadığı Amerika Birleşik Devletleri’nden ve orada zenci olmaktan uzak kalmakla zenginleşen bir yaşam. Geniş bir sanatçı çevresiyle, dostluklarla renklenen yıllar… Ama bunlardan daha da önemlisi, amansız bir hesaplaşma ve kimlik arayışı… Paris yılları bize iki roman, bir oyun ve bir deneme kitabı verecektir.

James Baldwin Yumruğu Vurduİlk romanı “Go Teli It On The Mountain – Git Dağa Söyle” (1953), 14 yaşındaki siyah bir Harlem çocuğunun dini ve dünyayı keşfedişini anlatır… “Notes Of A Native Son – Bu Ülke Çocuğunun Notları” (1955), Harlem öyküleri ve denemelerinin bir araya getirilmesinden oluşur… “Gi- ovanni’s Room – Giovanni’nin Odası” (1956). Konusu Fransa’da geçen romanın baş kişisi beyaz bir gençtir. Roman eşcinselliği irdeler. (Baldwin, eşcinselliğini hiç gizlememiştir. Özellikle ABD’de moda haline dönüşmeden çok önce “açığa çıkan” sanatçılardan biridir.) Bu romanı için sonraki yıllarda Baldvin, “Bu, kendi cinselliğimin bilinmeyenleriyle sevme ve sevilme gereksinimiyle karşı karşıya geldiğim romanımdır” diyecek ve bu temayı sonraki eserlerinde de ele alacaktı… Ve bir oyun: “The Amen Corner – Dua Köşesi” ilk kez Washington’da, bir üniversitede 1954’te sahnelenecekti.

KAVGA YILLARI

Ne zamandır ABD’de siyahların eşitlik mücadelesi hızlanmış, ayaklanmaları bastırmak için federal hükümetin baskıları artmıştı.

Paris’te oturup, orada insanlara yapılanları uzaktan seyredemezdim” deyip Amerika’ya döndüğünde yıl 1957’dir. “Gerçek anlamda kavgaya işte o yıllarda katıldım” diyecektir sonradan. Ülkeyi bir baştan ötekine dolaşan James Baldwin, artık dilini, kalemini, yüreğini ve beynini yalnız siyahların insan hakları için kullanıyordu. Okullarda siyah-beyaz ayrımını protesto eden, Harlem’in gerçeklerini dile getiren, Afrika’daki bağımsızlık hareketlerine omuz veren konuşmaları ve yazıları birbirini izliyordu. Yazılarını, denemelerini “Nobody Knows My Name – Adımı Kimse Bilmez” adı altında 1961’de topladı. “Another Country – Bir Başka Ülke” (bizde “Kara Yabancı” olarak çevrildi) yayınladığında yıl 1962’ydi ve bu romanla Baldwin, siyahlarla beyazların ilişkisini dile getiriyordu.

Siyahların hakları, insan hakları için savaştığı bu yıllarda Baldwin aynı zamanda kendi kendiyle de hesaplaşıyordu. “Kişinin kim olduğu, ne olduğuyla ilgili imgesiyle gerçek kişiliği arasında hep bir çatışma vardır. Bu çatışmayı yok saymak sizi boğup yok edebilecek, sessizliğe mahkum edecek bir fantazidir. Çatışmayı göğüslemek, üstüne üstüne gitmek ise sizi gerçek kimliğinize kavuşturabilir.” Bu kavgaların ve bu hesaplaşmanın sonunda “The Fire Next Time – Bir Daha Sefere Ateş!” (1963) kitabı doğacaktır. Ve bu kitap kısa sürede 10 yıllar boyunca dünyadaki tüm siyahların el kitabı olacaktır. (Bence bu kitap beyazların da el kitabı olabilir.) Anılarla, tanıklıklarla, emrederek, yalvararak, protesto ederek, ültimatom vererek, gerekçelerini, nedenini, nasılını göstererek Baldwin, bu denemesinde “ırkçılık kabusunu” sona erdirmeye çalışıyor ve “yeryüzünün tarihini değiştirmeyi” öneriyordu.

Siyah haklarını savunan bir oyun “Blues For Mr. Charlie – Mr. Charlie İçin Ağıt” Actor’s Studio için aynı yılda yazıldı.

(Burada büyük bir parantez açmalıyım: Bu kavga yıllarında James Baldwin, Engin Cezzar’la tanıştı. Böylelikle İstanbul ilişkisinin ve güzelim bir dostluğun tohumları atıldı. Actor’s Studio’da Baldvvin’in “Giovanni’nin Odası” oyunlaştırılmıştı. Engin Cezzar da bu oyunda oynuyordu. Baldwin ilk kez 1961’de geldi Türkiye’ye. Kısa bir ziyaret. Sonra 1964’te ve 1967’de yeniden geldi ve uzun süreler, toplam 5 yıl kaldı. “Bir Daha Sefere Ateş” kitabından sonra üzerindeki baskılar yoğunlaşmıştı. Oysa İstanbul’da dilediğince çalışabiliyordu.)

İSTANBUL YILLARI

Oh!!! Burada rahat bir soluk alabiliyorum!!!”

Öyle çok duydum ki bu sözü Jimmy’den. (Tüm dostları için o Jimmy’ydi.)

Kah Boğaz’a bakan Ahmet Vefik Paşa Kütüphanesi’nde çalışıyordu, kah Ayazpaşa’da tuttuğu küçük dairede.

İstanbul beni iç huzura kavuşturdu” dediği yılların ürünleri birbirini izledi: “Teli Me How Long The Train Has Been Göne? – Tren Gideli Ne Kadar Oldu?” 1968’de yayınlandığında tüm eleştirmenler onun “şiirsel dili”nden, “yarattığı dünyaya sizi ikna etme gücünden” ve “duyduğu tüm öfkeye okuru da katmaktan” söz ediyordu. Bu romanda Baldwin, ünlü bir siyah aktörün yaşamının sonunda kendiyle hesaplaşmasını dile getiriyordu. (Bu arada yazarın erkek kardeşi David’in oyuncu olduğunu ve Jimmy ile David arasında eşine ender rastlanan sımsıcak, saygı ve sevgi dolu, iki kardeşten çok baba-oğul, iki dost gibi bir ilişki olduğunu belirtmeliyim.) “No Name In The Street – Adsız Sokak”, beklenen ilgiyi uyandırmadı.

Ve bu arada ilk oyun yönetmenliğini gerçekleştirdi. Yazıya başlarken sözünü ettiğim “Düşenin Dostu”… oyunun yasaklanması… Yeniden serbest bırakılması… 12 Mart’ın ayak sesleri duyulmaktadır…

Burada rahat soluk alabiliyorum” diyen Jimmy’ye belki de artık İstanbul da “havasiz” gelmektedir. Bundan böyle Türkiye’yi zaman zaman ziyaret etmekle yetinecektir. “Her 10 yılda bir buralardayım ama, her 10 yılda bir de sizin yönetime askerler el koyuyor” dediğinde hiç unutmam 1981 Kasım ayıydı ve Güney’ de, Bodrum yakınlarındaki koylardaydık.

FRANSA’NIN GÜNEYİ

İstanbul’dan ayrıldıktan sonra “If Beael Street Could Talk – Sokağın Dili Olsaydı” yayınlandığında yıl 1974’dür. Ve James Baldwin, bu romanıyla da büyük bir başarı kazanır. 19 yaşındaki siyah bir kızın dilinden anlatılan aşk ve şiddet dolu bu romanı eleştirmenler “Amerikan edebiyatının en özgün eserlerinden biri” olarak alkışlar.

Bu eserini “Little Man Little Man – Küçük Adam, Küçük Adam” ve araştırmacı antropolojist Marga-reth Meed’le birlikte yazdıkları “A Rap On Race – Irkçılık Üzerine Tartışma” ve “Just Above My Head -Tam Başımın Üstünde” izler… Bu eserlerini, artık yerleştiği Fransa’nın güneyinden yazmaktadır. Ama ülkesi Amerika’ya gidip gelmekten, orada araştırmalar yapmaktan da geri kalmaz… 1978-81 yıllarında Atlanta’ da öldürülen siyah çocuklar üzerine, ırkçı politika ve cinayetler üzerine bir inceleme yayınlar. Bu çok karamsar inceleme üzerine ona sorarlar: “Umutsuz musunuz?” Baldwin’in yanıtı: “Hayır, umutsuz değilim. Umutsuzluk, insanı sessizliğe mahkum eder. Sessizliğin hiçbir yararına inanmıyorum. Sessizlikten ancak hiç doğar.”

Bu incelemesini bir kitaba dönüştürür: “The Evidence Of Things Not Seen – Suç Delilleri Bulunamamıştır”.

Fransanın güneyi, ABD’nin güneyi, Türkiye’nin güneyi… Biraz daha güneş, biraz daha ışık tutkusu mudur bilinmez… Hep güneyleri seçiyordu… Belki de içinin aydınlığını derisinin karalığıyla dengelemek için…

1968’de Mitterrand kendisine “Legion d’Honeur” nişanını verecek, 1987’de de son kitabı, ABD’de öldürülen dört zenci lider üzerine incelemesi “Harlem Dörtlüsü” yayınlanacaktı.

Sevgili Jimmy, son aylarını mide kanseriyle boğuşarak geçirdi. Bir ameliyat, yeni umutlar, yeniden boğuşmalar: Sağlıkla, kendiyle… Çatışmaları, kavgaları ne derisinin rengiyleydi, ne de kişiliğiyle. Çatışması en çok yazıylaydı, bir de insan kardeşlerinin hakları içindi.

Sevgili Jimmy, bu yazıda bize bıraktığın 22 kitabın birkaçına değinmekle yetindim. Ne o şen-şakrak, insanı yaşadığının bilincine vardıran kahkahalarından, ne keyifli olduğunda havaya kalkıp, karşındaki bir avuçla şaplayarak kenetlenen o kocaman güzelim ellerinden, ne de ha bire pır pır eden duyarlı mı duyarlı kelebek kanadı titrekliğinde ve inceliğindeki yufka yüreğinden söz edebildim.

(Alıntıdır. Bkz. http://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1987-tarihli-182-sayisi/)

10.02.2017 16:35

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 26 Ağustos 2015 11:35

    Ayşe İnan Kamber

    haşin çocuk