Menü

Reklamı Kapat

X

Jean Paul Belmondo Yeniden Tiyatroda

Fransız sinemasının en çok kazanan oyuncularından biri, belki de birincisi olan Jean-Paul Belmondo, 28 yıl aradan sonra yeniden tiyatroya döndü. Sartre’ın Alexandre Dumas’nın yapıtından tiyatroya uyguladığı “Kean” adlı oyunu dünya tiyatrosunun önde gelen yönetmenlerinden Robert Hossein sahneye koydu. Le Nouvel Observateur dergisinin, Belmondo ile sinema yaşamı ve tiyatroda 28 yıllık aradan sonra girdiği yeni sınavı üzerine yaptığı söyleşiyi aktarıyoruz.

-Önce tepkilerden başlayalım. Siz, hep baş yapıtlarda oynamamakla, “Le Guignolo”, “Profesyonel”, “Les Morfalous” gibi filmlerde rol alarak yeteneğinizi boşa harcamakla suçlanıyorsunuz.

-Bana sadece başyapıtlarda oynayan bir aktör gösterin. Eğer odanıza kapanıp, asrın rolünü beklerseniz, onu size önerdiklerinde ak bir sakaldan fazla bir şeyiniz kalmamış olur. Ya çok yaşlı olursunuz, ya da James Dean olmalısınız. Üç film yaparsınız ve Ölürsünüz. Bir aktör, kaybolma riski altında oynamak zorundadır. Eğer köşemde oturup bir başyapıt bekleseydim, şimdi benimle söyleşi yapmak için burada olmazdınız. Ha deyince, büyük film yapılmaz. Büyük film, beklenmedik anda oluşur, onu yaşanan çağ doğurur. Tıpkı “A Bout de Souffle – Serseri Aşıklar” gibi. Ben en büyüklerle film çevirdim: Godard, Maile, Resnais, Melville, Truffaut. Resnais ile “Stavisky”yi çevirdiğimde, filme bir milyar yatırdım ve sonucun ne olacağını önceden biliyordum. “Rahip Leon Morin”de eleştirmenler tarafından katledildim. “Mississippi Sireni”nden sonra, Truffaut bana özür mektubu yolladı. İyi gitmeyen bir filmde, beni oynattığı için kendini affedemiyordu. Bir başyapıt yapma düşüncesi, iki taraftan gelmelidir. Hem aktörden, hem yönetmenden. Orada burada, “Asların Ası”, “Flicou Voyou” gibi filmleri çevirerek işin kolayını seçtiğimi ve yaratıcı filmlerinde oynamayı reddettiğimi yazıyorlar. Bu yanlış. Bana hiçbir şey önerilmedi. Bana “Sisler Rıhtımı”nı ya da “Pepe Le Moko”yu getirin, düşünmeden kabul ederim. Ama bana ne “Sisler Rıhtımı”, ne de “Pepe Le Moko” önerildi. Bu nedenle, dostum Lebovici’nin kendi yapımcılığımı kendim yapmam önerisine kulak verdim. Bana gönderilen tüm önerileri okuyorum ya da okutuyorum. Genellikle, bana, daha önceden yaptığım türden öneriler getiriliyor. Bilirsiniz, bir aktör içinde bulunduğu koşullardan hoşnut değildir, ama sürdürür işini. Gabin hep “Yeter artık!” derdi, ama film setine yine de herkesten önce gelirdi. Michel Simon’un “Kariyerimi boşa harcadım, aslında Hamlet oynamak istiyordum” diye yakındığına çok tanık oldum. “Ben her şeyi yaptım. Her şeyi başardım. İleri atılacak adımım kalmadı” diyebilen bir oyuncu yoktur. Bütün oyuncular Sartre ve Dumas’nın Kean’a söylettiği şu tümceyi düşünürler: “Ben, eğer oynamazsam delirebilirim.”

-Bir de şöyle deniyor: Belmondo dublör kullanmıyor, her filminde bir helikoptere asılı sallanıyor, vb. Bu sinema değil, daha çok bir sirk.

jean paul belmondoDaha çok gösteri ağırlıklı filmler yapıyorum. Çünkü ben, bir gösteri adamıyım. Sinema, düştür. Toplumun düşe gereksinimi vardır. Sonra, yaşamımda iki tutkum var. İyi bir kaleci ve büyük bir boksör olmak istiyordum. Ama ne bir Cerdan, ne de bir Vignal olamayacağımı çabuk anladım. Her zaman akrobasi yapıyorum. Konservatuvardayken, çatılarda yürür, perdelerde sallanırdım. Arjantin’e döndüğümde, bir damdan ötekine atlayarak eğlenirdim. Ben de, herkes gibi korkarım. Ama korku, yenmekten alınan zevktir, aynı zamanda. Benden çok daha iyi profesyonel cambazların olduğunu biliyorum. Bu beni çıldırtıyor. Biliyorsunuz, eğer istemezseniz bir helikoptere asılı sallanmaya kimse zorlamaz sizi. Ve sonra, bunu isteyen halk. Akrobasinin artık sevilmediği, seyircinin beni Galerie Lafayette’in damında görmek istemediği gün, ben de dünyanın en güzel helikopterine sahip olmak isterim, ama o gün gelmeyecek. Ya da, benimle dalga geçecekler: “Bak, yine uçan büyükbaba!”

-Büyük bir sporcu olmayı düşlediniz. Oysa sanat yaşamınızın başında, sadece tiyatroyu düşünüyordunuz. Sizi sinemaya bir rastlantının ittiği söylenir.

-Tiyatroya çok erken, 17 yaşında başladım. Hastanelerde gösteriler yapardım. 1950’de Huchette’de “Uyuyan Güzel Ormanda”yı oynadım. Taşra okullarına turneler yaptım. Gerçekten, tiyatrodan başka şey düşünmüyordum. Sinema düşkünü bir nesil değildik. Bogart’ı severdik, yağmurluğu ve şapkasıyla. Ama hepsi bu kadar. Bizim için kutsal olan, tiyatroydu. Sinema ayrı bir dünyaydı. Sonra, benim fiziksel sorunum vardı. 50’li yıllarda, seyirci benim gibi koca ağızlı bir jön prömiye düşleyemezdi bile. Günün jön prömiyeleri Henri Vidal ve Jean-Claude Pascal’dı. Seyirci bir boksör burnunu hoşgöremezdi. Halk, romantizm istiyordu. Gerard Philipe’li yıllardı. Gerard Philipe de, başyapıtta oynardı, yalnızca. Önce sinemada başaramadı. Ama insanlar onu seviyordu. Ona ihtiyaçları vardı. Çünkü, insanların düşlemesine yardımcı oluyordu. Bir daha söylüyorum, sinema düştür. Eminim ki, romantizme yeniden dönülecek. O çağda, bendeki ağızla, ancak jönprömiye’nin iyi arkadaşı olunurdu, sinemada. Konservatuvarda bir öğretmen bana şöyle demişti: “Siz bir kadını kollarınıza aldığınızda, herkes kahkahayı basacak.” “Serseri Aşıklar”dan sonra tanınmaya başladığımda ve bir film için Roma’ya gittiğimde bir İtalyan gazetesinde şöyle söz ediliyordu, benden: “Belmondo, il brutto di charmo”. Anlamı şu: “Çekici çirkinlik.” Bir oyuncu, yaşadığı çağın duyarlılığıyla iletişim kurabilmelidir. Gabin bana hep şöyle derdi: “Bu meslekte sağlık, tutku, biraz da yetenek gerekir.”

Sinemaya başladığım yıllarda, Scapin’i ya da Don Cesar’ı oynamak istiyordum. Tiyatronun kesin çizgilerine alışmıştım. Sinema benim için, bir özgürlük habercisiydi. Godard’la “Serseri Aşıklar”ı çevirirken, inanmıyordum ama yine de şöyle dedim kendi kendime: Harika bir olay, çok eğleniyorum. Örneğin, çekim sırasında Godard, Jean Seberg’e makyaj yaptığında, çok çirkin olduğunu söylememi isterdi. Film, sessiz çekiliyordu. Metni unuttuğumda, istediğimi söyleyebilirdim. Ben Jules Berry’yi oynamak istiyordum. Prevert’in metninde, değişiklik olanağı tanıyan tek tip oydu. “Gün Doğuyor”da, metne ekleme yaptık. Bir commedia dell’arte aktörünü kattık, oyuna. Bugün, mesleğini başından öğrenmek için, işe tiyatrodan giren oyuncular yok. Hepsi, her şeyi hemen istiyorlar. Devler arasında gösterilmemek, onları rahatsız ediyor. Hepsi Amerika’dan çok etkileniyorlar. Eğer bir makineyi kullanmaları isteniyorsa, bir atölyede çalışmaya gidiyorlar. Bu bir gözlem oluyor, ama bir buluş değil. Bir role girmek için altı aya gereksinim duyuyorlar, çıkmak için de altı aya. Bu tempoda dağılıyorlar. Oyunculuk, dünyanın en güzel mesleği, ama orada yitip gitmemek koşuluyla. “Rahip Leon Morin”i çevirirken, Melville gerçek bir rahip gibi olmam için, beni rahip Lepoutre’un eline teslim etti. Lepoutre bana şöyle dedi: “Size öğretecek hiçbir şeyim yok. Her rahip, dilediği gibi yürür yolda. Hiçbir rahip de bir başka rahibe benzemez.” Yürekli olmak, kimsenin bir başkasına öğretemeyeceği bir olgudur.

-“Serseri Aşıklar”dan sonra neler oldu? Bir anda büyükler arasında anılmaya başladınız.”

-Gölgede kalmış küçük bir oyuncuydum, bir anda büyükler peşime düştü. Chabrol, Truffaut. İtalya’ya gittim. Orada Bolognini ile “Toy bir Delikanlı – La Viaccia”yı, Vittorio de Sica ile “Kızım ve Ben – La Ciociara”yı çevirdim. Roma’yı keşfettim ve sevdim. Fellini’nin filminden önce, “La dölce vita”yı tanıdım. Yaşayan efsaneleri gördüm, oyuncuları çok seven Vittorio de Sica’yı, Sophia Loren’i, Gina Lollobrigida’yı, Joan Collins’i, Monica Vitti’yi. Peri masalı.

Beni bu düşten kurtaran olgu, sokaktaki insanla ilişkimi koparmamamdır. 16 yaşından sonra her deliğe girdim, çıktım. Asalete ihtiyacı olan 16. yüzyıl burjuvası değildim, bir sanatçının oğluydum. Günün birinde serseri olacağım kaygısına hiç düşmedim. Ben bir gece tutkunuyum, belki de geceleri herkes oyuncudur da, onun için. “Kean”da canlandırdığım Robert Macaire’in dünyası da, bu.

-Kahraman imajını değiştirmek niyetinde misiniz?

Ben popüler bir vedetim ve bunu kabullendim. Seyirci bir vedeti sever ve onunla özdeşleşirse, onu istemediği bazı şeyleri yaparken görmekten hoşlanmaz. Toplumun kahramanlara gereksinimi vardır, çünkü kahramanlar düşleri kamçılar. Bir daha söylüyorum: Sinema, düştür.

Kean’da, Frederick Lemaitre var, Robert Macaire’in tavernası var, akrobasi var, ama Othello da var. İyi ya da kötü, ama umutsuz insan var. Kean soruyor: “Ben bir kral mıyım, yoksa soytarı mı?” Ben tek yönlü bir kişilik değilim, ama kadınlardan nefret etmeyi oynayan mı, yoksa onlardan gerçekten nefret eden bir oyuncu muyum, bunu bilemiyorum. Seyirciyi, her defasında biraz daha yukarıya taşımak ve buna alıştırmak gerekir. “Kean”dan sonra, yine insanın ve oyuncunun endişesini, aşkı, mutsuzluğu anlatan bir oyunda “Albay Fracasse”da sahneye çıkmak istiyorum. Ama son sözü seyirci söyler. Biz oyuncular, başkalarının aşklarıyla yaşıyoruz.

Jacques Mesrine’in “L’Instinct de Mort” adlı oyununu sahneye koyma düşüm hala sürüyor, oyunun tüm haklarını satın aldım. Ne yazık ki, bu konu kötü bir film için harcandı. Bu nedenle bekliyorum, biraz zaman geçsin diye. Mesrine hapisteyken, onun kitabından uyarladığımız metni ona göndermiştim. Bana şu notu yolladı: “Filmin bitiminde ‘son’ yazmayın. Çünkü bitmedi.” Bir süre sonra, hapisten kaçıp gitti. Biraz megalomandı ve insanları kışkırtmaktan zevk alıyordu. Yani, oyuncuydu!

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1987-tarihli-163-sayisi/)

09.02.2017 14:40

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 26 Ağustos 2015 14:58

    Kaya Sinan

    Belmondosuz tiyatro olur mu
  • Yayınlandı: 1 Eylül 2015 12:58

    MEMDUH HAYAT

    efsane geri dönmüş resmen 28 yıl ara dile kolay