Menü

Kadir İnanır

15 Nisan 1949’da bir harman gecesinin şafağında dünyaya gelir Kadir İnanır… 11 kardeşin en küçüğüdür… Babası son Rus baskınından kaçan binlerce Karadenizli’den biridir… Adı daha sonraki yıllarda Laz Deli Mehmet olarak anılan Kadir İnanır’ın babası, baskından kaçarken kalabalıkta kızkardeşini kaybeder… Ve o gün bugündür bir haber alınamaz…

«Babam bu acı olay karşısında deliye döner… Ancak hayatın gerçeği sürecek ve bu küçük çocuk, yaşama acımasızca karşı duracaktır» diyen Kadir İnanır, babasına ait anılarını şöyle dile getirir:



«Babam uzun yıllar aç ve sefil bir hayat sürmüş… Ancak hiçbir zaman yenilgiye ve kadere teslim olmaz… Kinlendikçe güçlenir, insanlardan darbe yedikçe yüreklenir, hırslanır… Ve günün birinde adı Karadeniz’in ortasında Laz Deli Mehmet’e çıkar… Dört kez evlenir ve dördünden ondört çocuk sahibi olur… Medeni kanun çıkınca sade bir vatandaş gibi yaşamaya başlar… Sade bir vatandaş gibi diyorum, çünkü eğer o devirde istese bütün Fatsa ve Ünye’ye sahip olabilecek kudret ve kuvvete sahiptir… Ancak böyle yapmayıp kendine yetecek kadar bir araziyi alıp diğerlerini de çevresine dağıtır… Arazisinde çiftçiliğe başlar… Kış aylarını ise kasabada esnaflıkla geçirir… Yıllar boyu dağlara sığmayan Laz Deli Mehmet, zamanla durulur ve kendi kabuğuna çekilir… Çocuklarından dördü çeşitli sebeplerle ölür… Geriye kalanlar ise durmaksızın evlat sahibi olurlar… Eğer şöyle bir hesaplayacak olursam bugün benim 50 civarında yeğenim vardır…»

«ÇOCUKLUĞUMDAN KALAN TEK ANI»

Kadir İnanır’ın ailesindeki erkekler genellikle küçük esnaflıkla geçimlerini sağlayan insanlar… Örneğin bir kardeşi bakkal, biri kundura tamircisi, diğeri ise şofördür… Yani küçük esnaflar topluluğudur…

Sanatçı, ilkokul ve ortaokul dönemlerinde bu kalabalık aile trafiği İçinde çiftlikte tarımla uğraşırken kışın da kasabada ağabeylerine yardımcılık görevi üstlenir… En küçük aile ferdi olması nedeniyle de kişiliğini kanıtlamak için didinip durur…



«İçerisinde her türlü meyve ağacı olan çiftliğimizde büyük baş hayvanlar da vardı… Sütü, yağı çoktu… Hiçbir zaman bunları satmamız söz konusu dahi olamazdı… Zaten babamdan bize kalan en önemli miras da budur… Ben ayran bakraçlarını alır ana yola çıkardım… Oradan geçen otobüsleri durdurarak yolculara, üstünde yağları top top duran taze yayık ayranı içirirdim…

«Çocukluğumdan bana kalan en net anım bu olsa gerek… Anadolu insanının sevecenliğinin ne demek olduğu, bu küçük örnekle büyük anlam kazanıyordu… Yine o dönemde altı yedi tane büyük baş hayvanı bir çobanla birlikte Fatsa’dan Samsun’un nahiyesi Tekkeköy’e götürürdük… Yorulan hayvanları dayaktan öldürürdüm… Gece gündüz yol alır ve hayvanları yerine teslim ederdik… Ama öylesine bitkin düşerdim ki, 10 gün ayaklarımın üzerine basamazdım…»



Ortaokul sıralarında yazları çiftlikte ot biçer, ağaç budar… Yüksek ağaçlara çıkıp daldan dala atlar… Yükselmek ve ilerlemek hırsı Kadir İnanır’da o yıllarda başlar… Kentte simit satar, ayakkabı boyacılığı yapar… Ancak tüm bu işler için Kadir İnanır’ı kimse zorlamaz… Her işe kendi arzusuyla girer… Amacı, bir yandan eğitim görürken öte yandan da hayatı ve insanları tanımaktır. Öfkesiyle, sevecenliğiyle tipik bir Karadeniz çocuğudur.

«Bizim ailede okuyan az olduğu için benim de tahsilime devam etmem pek istenmiyordu… Müslümanlığı bütün kurallarıyla uygulayan babam, beni İmam Hatip Okulu’na göndermek istiyordu… Oysa ben, kabına sığmayan bir yaradılıştaydım… Dünya nimetlerinden elimi-ayağımı çekmeye hiç de niyetli değildim… Feryat ettim… Babama ilk kez karşı çıktım… Direndim ve onların istedikleri değil, kendi arzu ettiğim okula gittim… Bir ağabeyim Haydarpaşa Lisesi’ni bitirmişti… Ben de Haydarpaşa Lisesi’ne yatılı olarak kaydoldum… Ve İstanbul’a gitmek için yola çıktığımda henüz onbeş yaşıma yeni girmiştim… İstanbul’u hiç görmeden, tanımadan, İstanbul’un şu anda bile en büyük taş binasına hapis oluyordum…»



SÜRPRİZ BİR MEKTUP

Çoklukla Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelen öğrencilerden oluşan Haydarpaşa Lisesi’ne, çabuk uyum sağlar Kadir İnanır… Fen derslerinin pek iyi olmamasına karşın edebiyat dalında büyük başarı gösterir… Ünlü birçok yazarın yapıtlarını lise öğrenimi süresince zevkle okur… Dört yıllık lise yaşamında tek bir gün bile okul kantinine uğramadığını söyler… Buna da neden olarak harçlığının yetersizliğini gösterir…

«Ama şimdi üzülmüyorum» diye söze başlar Kadir İnanır ve şunlan söyler:

«Eğer o yıllarda çok rahat bir ortamda okumuş olsaydım belki de bugünkü başarılarım olamazdı… Hayatı bu denli iyi özümleyemezdim… O günlerin sıkıntısı bende büyük ihtiraslar doğurdu… Hayata acımasız kıldı ve beni Kadir İnanır yaptı…»



Liseyi bitirip memlekete döner Kadir İnanır… Tığ gibi, gözü yükseklerde bir delikanlıdır o artık… Uzun bir süre ağabeyinin- gıda pazarında çalışır… Zaman zaman da babasının çiftliğine gidip ona yardımcı olur…

Üniversite sınavlarına girip hukuk fakültesini kazanır… Ancak o doktor olmayı kafasına koymuştur… Kesinlikle tıptan başka bir okula gitmeyi istemez… «Yaşım daha genç… Bir yıl daha beklerim» diyerek İstanbul’a gitmeyip Fatsa’da kalmayı yeğler…

O günlerde Samsun’da bir fotoğraf çektirir… Ve bir arkadaşı fotoğrafı alıp Ses Dergisi’nin açmış olduğu artist yarışmasına yollar… Kadir İnanır, o fotoğrafıyla jürinin beğenisini kazanır ve finalist olur… Eline bir mektup geçer İstanbul’dan gelen… Bir çağrı mektubudur bu… Büyük bir şaşkınlık geçirir Kadir İnanır… Defalarca okur mektubu… Sevinçten havalara uçar… Otobüse atladığı gibi İstanbul’a yollanır… Yarışmadan tam bir saat önce Divan Oteli’ne girer… Büyük heyecan ve kısa bir beklentiden sonra ülkemizin en büyük isimlerinden oluşan seçiciler kurulunun önüne çıkar…



«Yarışmada başarılı oldum… O zamanlar ‘Bağdat Yolu’ adlı çok sevilen bir şarkı vardı… Ayın adla bir fotoroman çekilecekti… Kadın oyuncu Sevim Tuna’ydı… Erkek ise bir yarışma sonucu saptanacaktı… Ben kazandım… Sevim Tuna’yla fotoroman çekimine başladık… Aslında fotoroman oyunculuğu çok zordur… Tek donmuş karede istenilen her şeyi söyleyeceksiniz… Devir değişti… Bütün o devrin ünlü sinema oyuncuları birer fotoroman yıldızı oldular… Fotoroman setimiz bir film seti gibiydi. Koca koca lambalar, set teknisyenleri ve yönetmen Feyzi Tuna… Hiç bilmediğim, tanımadiğim bir ortam… Yabancısı olduğum bir çevre ve gözlerini bana dikmiş olan birçok insan …O zaman bir tek terilen lacivert elbisem vardı… Çekim arası bir sigara yaktım… Beni çağırdılar… Sigarayı yeni yakmıştım… Kafasını söndürüp cebime attım… Aradan bir iki dakika geçti… Baktım biri ‘Yangın var’ diye bağırıyor… Meğer sigaram tutuşmuş… Cebim yanıyor… O elbiseden sonra ikinci elbiseme ancak uzun bir süre sonra sahip olabildim…»

Ve Kadir İnanır bir fotoromanla sanat yaşamına başlar… Hoşgeldin Kadir, merhaba sinema…

(Alıntıdır. Bkz. http://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1981-tarihli-30-sayisi)

28.09.2020 21:39

Kategoriler:   Kim Bunlar

Yorumlar