Menü

Keloğlan’ın İlk Seyircisi Bendim

Keloğlan’ın sahneye koyucusu, yönetmeni değil; ilk seyircisi olarak görüyorum kendimi ben. Bütün öbür seyircilerden farkım; onlar adına eleştiriler getirerek, doğuşu sırasında oyunu «seyredilir biçime» sokmak oldu. Oyuncu arkadaşlarımın, her sahne için ortalama beş’er önerisi içinden; temsil ettiğim seyirciler adına birer tanesini seçip, bir bütün oyun çıkarma görevi bana düşmüştü… Bana oynanarak önerilen biçimler karşısında, TV’deki resim seçiciler gibi davrandım.



Küçük – büyük bütün seyirciler Keloğlan’ı sevdilerse eğer: Bu, benim onları tanıdığımı ve doğru seçim yaptığımı vurgular, başka bir şey değil!… Daha sonra, öneriler içinden seçilen biçimleri, bir organik bütün içinde toplamaya sıra geldi. Düzeltmek, kesinleştirmek için; Özü en kolay aktaracak olanın altını çizmek için, ayrıntılı çalışmalara başladık. Nakış gibi işledik Keloğlan’ı… Oyundaki her an, seyircinin akimda kalacak bir resim, bir desen, bir ezgi oldu. Bütün bu seyirlik anlar, oyunun dinamik temposu içinde uçuca eklenerek, bir sinema şeridi gibi seyircinin gözü önünden geçecekti.. Bir sahneyi en az resimlerle düşünme zorunluluğu, sahne üzerinde yapılan her şeye büyüteçle bakıp düzeltmeyi gerektirdi. Bunu yaparken biçimsel bir coşkunluğa kapıldık. Ve bu yüzdendir ki, her oynanışta yeniden tadına varıyoruz Keloğlan’ın…



Oyunu ilk kez, dilimizi bilmeyen seyirciler için, yurt dışındaki bir festivalde oynayacaktık. Bu durumda ‘söz’den arınmış bir biçime yüklenmemiz gerekiyordu: Müziği bulduk!… Çocuğun, götürmek istediğimizi müzikle daha kolay alabilme özelliği ve iç ritminin müzikle denk düşmesi, oyunun tümünü müzikli düşünmeye zorladı bizi. Oyunda kullanılan müzik sözlerinin genellikle bir eylemin sesi olması, oyunun dilini evrenselleştirmeye yaradı (Örneğin: Yıkanan haramiler ‘çipipli çipi çipi…’ biçiminde şarkı söylüyorlar)… Görüntü müziğin, müzik görüntünün tamamlayıcı öğesi oldu. Seyirciye karşı dimdik söylenmediği halde, şarkılar coşkun bir yabancılaştırma efekti niteliği kazandılar. Oyundaki her tipin kendi müziği vardı. Oyunun çeşitli yerlerinde, değişik aksiyon ve sözlerle aynı kişi tarafından tekrarlanıyordu. Kişilere tek tip müzik tavrı; Seyirciyi müzik illüzyonundan uzaklaştırmaya yaradı. Oyunumuzun özünü en kolay anlatabilmekti derdimiz, seyirciye müzikli dakikalar yaşatmak değil!… Ezgi bolluğu içinde seyirciyi uyutmak yerine, belli-başlı bir kaç ezgiyle dikkatleri diri tutmayı yeğledik.



Arkadaşlarım, kendilerine ait ezgileri, oyunun çeşitli yerlerinde değişik söz, ritm ve aksiyonlarda söylerlerken, kendilerini oyunculuk açısından da zorlamış oldular, başardılar da!… Sahnedeki devinimlerin altını çizmek için gitar – saz – düdük sesleriyle destekliyorduk. Bu da bir yabancılaştırma yolu oldu. Devinimlere netlik – titizlik getirdi. Oyundaki olumlu tiplerin müziğine saz eşlik etti, olumsuz tiplerin müziğine gitar. Böylece, sınıfsal çelişkilerin belirmesinde çalgılar da görev yüklenmiş oldu.

O kadar oynadık ta, doymadık Keloğlan’a!… Önümüzdeki mevsim yeniden sarılacağız, dörtbir elle hepimiz…

(Alıntıdır. Bkz. http://www.tozlumagazin.net/shop/urun/tiyatro-dergisinin-1976-tarihli-35-sayisi/)

06.10.2020 01:10

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar