Menü

“Küçük” Andonyadis “Büyük” Türk

Türk futbolunun “Ordinaryüsü’’ Lefter, ilklerin sporcusu olarak tarihe geçti. Gol ve milli olma rekorlarını yıllarca kırdırmadı. Yunan Milli Takımı’ndan gelen çağrı tekliflerini kabul etmediği gibi, ilk milli maçında Yunanistan filelerini havalandırdı. Biz ise; 6-7 Eylül’de evini taşlayıp “Vurun gavura” diye bağırdık… Yakınlarını çalışma kamplarına gönderip, kaçırttık… Ama o, yine de ömrünün sonuna dek çok sevdiği ülkesi Türkiye’sinde kaldı. 87’de oyundan alındığında ise artık, arkasında her renkten bir dolu hayran bırakacaktı.

22 Aralık 1925… Büyükada’da Hamam Sokak 13 numaralı evinden gelecek müjdeli haber Hristo’ya nihayet ulaşıyordu;

“Nur topu gibi bir oğlun oldu…” Küçükandonyadis ailesinin ikinci erkek evlatları dünyaya gelmiş, sarışın ela gözlü cin gibi bakan bu bebeğe annesi Argiro’nun isteği üzerine, adı gibi “Özgür” olsun diye “Eleftherios” adı verilmişti.



Lefter’in ağabey’i Panani, yıllarca Beyoğluspor’un kaptanlığını yapmış iyi bir futbolcuydu. Ne var ki o Lefter’in futbol oynamasını istemez, okuyup iş güç sahibi olmasını isterdi. Lefter ise 10-11 yaşlarına geldiğinde içindeki bu dayanılmaz arzuya gem vuramayacak ve yakalandığında ağabeyinden dayak yeme pahasına da olsa, sabahtan akşama gizli gizli top peşinde koşmaya başlayacaktı. Ta ki; ailesi ondaki bu cevheri keşfedip, civardaki büyüklerin de uyarısı ile adalar arası maçlarda B takımında oynatmaya başlayana kadar… Artık gerisi gelecekti…

O yıllarda adada oturan Gündüz Kılıç 15 yaşında onu Adalar Futbol Takımı’nın A takıma alacak, kısa zamanda da ünü futbol çevrelerine yayılacaktı. 17 yaşında iken, İstanbul’lu Ermeniler’in takımı Taksim Kulübü 1941-42 sezonunda onu transfer edecek, yaşı küçük olduğu için de yaşını büyütüp İstanbul liginde iki sezon süre ile bu takımın formasını giydirecekti.

1943’te askere gider Lefter…

2. Dünya Savaşı yıllarının koşulları gereği, tam dört sene Diyarbakır’da askerlik yapar. Dönüşünde, Beşiktaş dahil tüm büyük takımların peşinde olduğu kişidir. Dönemin Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Şükrü Saraçoğlu ile yönetim kurulu üyesi ve Fenerbahçe Kulübü Tarihi yazarı Dr. Rüştü Dağlaroğlu, ona Fenerbahçe’nin teklifini götürür:



“Söyle oğlum şartını”der. “Ne istersin?” Lefter’in cevabı ilginçtir: “Ben bir balıkçının oğluyum. Babam gariban bir balıkçı ve çok hasta… İlaçları var, 200 lira tutuyor diyorlar, alamıyoruz… Fenerbahçe’ye geleceğime söz verirsem, babamın ilaçlarını alır mısınız?”

Dağlaroğlu’nun cevabı kesindir: “Bak yavrum, hem şahsım hem de Fenerbahçe adına söz veriyorum. Babanın bütün tedavisini biz üstleneceğiz. Bırak ilaçları, her şeyi ben hallederim sen merak etme. Bize gelecek misin?” Babasının tedavisinin üstlenileceğine emin olan genç gülümser ve “Tamam” der… “Bundan sonra sadece Fenerbahçe için yaşayacağım”. İşte o gün Fenerbahçe formasını giymeye söz verir. Ve efsane başlar…

1947’de Fenerbahçe’ye transfer olan Lefter, ilginç bir tesadüf olarak Fenerbahçe A takımındaki kariyerine 8 Haziran 1947 günü “Fenerbahçe-Galatasaray Bayramı” nedeniyle yapılan maç ile başlamıştır. Bu süreçte B takımında oynadığı maçlar dışında Fenerbahçe A Takımında lisanssız olarak dört maça çıkan Lefter, 1947-48 sezonundan itibaren Fenerbahçe’nin lisanslı futbolcusu olmuş ve Fenerbahçe forması altındaki ilk resmi golünü 21 Mart 1948 tarihinde Galatasaray’a karşı oynanan lig maçında 2 gol atarak kazanmıştır (3-1).

Kısa zamanda ünü yurtdışına taşan Lefter, 1951’de kulübüne para kazandırarak (40 bin lira) yurtdışına transfer olan ilk Türk futbolcusu olur. Bir sezon Fiorentina, bir sezon da Fransa’nın Nice takımlarında oynadıktan sonra 1953-1954 sezonunda yuvaya geri döner.



O sezon oynadığı bir maçta 5 kişiyi çalımlayıp golünü atınca, Büyükada’dan arkadaşı ve Fenerbahçe camiasının ünlü ismi Manol Taylan’ın, ona tribünden “ordinaryüs” diye bağırması sonucu, “Futbolun Ordinaryüsü” lakabı bu tarihten itibaren onunla birliktedir. Taksim’de oynadığı yıllarda ilk kez Taksim taraftarları tarafından söylenen bir slogan ise, ard arda gelen gollerinin ardından artık Fenerbahçe seyircisinin de sloganı olur: “Ver Lefter’e, Yaz Deftere”…

Yunanistan’ın, milli takımında para karşılığında oynama teklifini geri çeviren Lefter, A Milli Takım formasını ilk kez Yunanistan Milli Takımı’na karşı 23 Nisan 1948 de Atina’da yapılan maçta giyer ve ilk milli golünü de Yunan filelerine atar. 9 Ekim 1963 tarihinde Romanya ile yapılan maçta ise son ve 50. kez milli takım formasını taşır. Böylece 50 milli maça erişen (1 kez B Milli, 3 kez Ümit Milli ve 46 kez de A Milli) ilk Türk futbolcusu olur. Lefter 50 milli maçta 22 golü 14 ayrı ülke takıma atarken, ayrıca 5 Yunan takımına 13 maçta 9 gol, 4 Alman takımına 5 maçta 5 gol, 7 İngiliz takımı ve 7 Brezilya takımına da 9’ar maçta 4’er gol kaydeder.

1948-1963 yılları arasında 16 yılda yaptığı bu 50 milli maçın üç büyük özelliği vardır: 50 milli maça ulaşarak ilk altın madalyayı kazanan kişi olmak, milli formayı en uzun süre taşıyan kişi olmak ve attığı 22 gol ile 35 yıl boyunca Milli Takım’ın en fazla gol atan futbolcusu ünvanını taşımak…

Sonraki yıllarda yapılan milli maçların sayısındaki artışlara rağmen Lefter’in 22 gollük rekoru ancak 35 yıl sonra kırılabilir.

Lefter, Hakan Şükür’le ilgili olarak “Hakan Şükür’ü çok beğeniyorum. Onu sahada ilk gördüğümde bu çocuk büyük golcü, Milli Takım’da da beni geçer, hatta 40 golü aşar ” diyecektir. Nitekim, maç fazlası avantajıyla onu ilk geçen golcü Hakan Şükür olacaktır.



1964 yılına dek 6 sezonu Türkiye Ligi olmak üzere 16 sezon ile Fenerbahçe’de en uzun süre forma giyen futbolculardan biri olur Lefter… Fenerbahçe A takımında 15 sezonda yaptığı 615 maçta 423 gol atarken (Galatasaray’a 44 maçta 18, Beşiktaş’a 38 maçta 10 gol), 8 resmi kupa ve 17 özel kupa ile toplam 25 kupa kaldırır. Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu sezonda, Beşiktaş ile yapılan maçta, 3 Haziran 1964 de 40 yaşındayken futbolu bırakır. Bu aynı zamanda, Türkiye’de “bir futbolcu için yapılan ilk jübile maçı” olur.

Atina’nın AEK takımı ve Güney Afrika’da çok kısa sürelerle futbol oynayan Lefter. 1965’te teknik direktör olmuş, 1979 yılına kadar yaptığı antrenörlük kariyerinde, sırasıyla Mersin İ.Yurdu, Feriköy, Boluspor, Samsunspor, Sivasspor, Orduspor, Maltepe ve Galata Gençlik takımlarını çalıştırmıştı.

Futbolculuk haysiyet ve şerefini titizlikle korumuş ve tek bir maçta bile sahayı protesto ile terk etmemişti. Bu özellikleriyle her zaman başarılı olan ve bu nedenle de çok sevilip gönüllere yerleşen ve zihinlerden silinmeyen Lefter, futbolu bıraktıktan uzun yıllar sonra da kendini çok aratmıştı.



O aynı zamanda bir Atatürk hayranıydı. Atatürk Büyükada’ya geldiğinde, çocukluk arkadaşı Emin’le birlikte yarışırlardı Ata’nın elbisesine dokunabilmek için. Atatürk de bir kere onun başını okşamış, o nedenle de evinin salonuna koyduğu Atatürk büstünün önünden her geçişinde, hayatının sonuna dek ona selam vermişti.

17 yaşındayken Varlık Vergisi nedeniyle çevresindeki akrabalarına birer ikişer anormal vergi cezaları bindirildiğini, ödeyemeyenler toplama kamplarına gönderilip, orada taş ocaklarında çalıştırıldığını görmüştü. Yoksulluğu nedeniyle sürgüne gitmekten kurtulan babasına çok çektirildiğine, bütün akrabalarının Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmasına çok üzülmüştü.

İleri yaşlarında onu en çok sevindiren ise, yaşarken çok az ünlü kişiye nasip olan bir onur ile, Büyükada’da oturduğu sokağa “Fenerbahçeli Lefter Sokağı” adının konuşuna (25 Mayıs 1993), Kuşdili Parkı’na heykelinin dikilişine (3 Mayıs 2009) ve Fenerbahçe Dereağzı Tesisleri ne de adının verilişine tanık oluşudur (24 Temmuz 2009).

Lefter, rakip takım taraftarlarıyla birlikte oturarak maç izlenebilen, sporun spor olduğu yılların bir temsilcisidir adeta. “Lefter’i Lefter” yapan ise ne sağ ayağı, ne yurtdışına transfer olan ilk Türk futbolcu olması, ne de 40 yaşında sahaya çıkıp şampiyonluk kupasını kaldırmasıdır. “Lefter’i Lefter” yapan, onun bir sembol oluşudur… Küçük çocuklardan, Can’lar, Cemil’ler, Rıdvan’lar yaratan bayrak oluşudur… O, sarı-lacivert çubuklu formanın tertemiz halidir. Dünya karması Fiorentina’da oynarken tribünleri “Türko Türko” diye inleten kişidir. Kaptan çıktığı formasıyla, Yunanistan’a gol atmış milli’mizdir.



Bizler ise ona, 1955’te hayatının en büyük acısını yaşatmışız. 6-7 Eylül de Büyükada’daki evini basıp taşlayıp, “Vurun şu gâvura” diye bağırmışız…Takım arkadaşı Şükrü Ersoy ve onu seven Fenerbahçe’liler hemen Kartal’dan motorlara binerek, Ada’ya koşup evinin önüne barikat kurup onu koruyana kadar, evinde kızı ve eşiyle birlikte onu çok korkutmuşuz. “Sana bunu kim yaptıysa söyle, haddini bildirelim” diye isim sorduğumuzda, hepsini isim isim tanıdığı halde ona kimseyi ihbar ettirememişiz…

O, Fenerbahçe’lilerin verdiği destekten güç bulmuş ve “Her toplumda olur böyle şeyler” deyip susmuş… Üstelik; 13 Ocak 2012 tarihinde 87 yaşında vefatına kadar da, hayatını çok sevdiği ülkesinde Büyükada’sında sürdürmüş.

Cenazesinde, onu statta alkışlayanlar ve de bugün iltifat yağdıranlar arasında, akrabalarını sürgüne yollayanların, 6-7 Eylül’de evini taşa tutanların, çocukları ve torunlarının da olabileceğini düşünmek, şimdilerde çok zoruma gidiyor. Ben onu hep saygıyla anacağım…

Yazan: R.Sertaç KAYSERİLİOĞLU

Alıntı; Fenerbahçe Gazetesi Şubat 2012 Yılının 98. Sayısı

30.08.2020 01:05

Kategoriler:   Spor

Yorumlar