Menü

Ligde Sular Durulmuyor

İlk yarısı 1 – 1 biten Beşiktaş – Altay maçının ikinci 45 dakikasında İstanbul’un Siyah – Beyazlıları hiç değilse bir gol daha atmak için çırpmıyorlardı. Ancak önce aşırı heyecanlan, sonra da şanssızlıkları bu çabalarım gerçekleştirmeğe engel oluyordu. Örneğin ikinci yanda Turgut’un kafa şutu direğe vurup dışan çıkmış, Miliç önce kale içinde topa dokunamamış, sonra da yaptığı şık rövöşatada top kaleyi bulamamış, Sanlı ise yukarıda görüldüğü gibi vurduğu kafa ile topu havalandırarak takımını bir golden etmişti.

Tek suskunluk Mersin’deydi. İstanbul’da, İzmir’de, Adana’da… Bursa’da, Bolu’da, Kayseri’de… Goller, goller vardı. Kazanılan, kaybedilen, paylaşılan puanlar vardı. Sahadan atılanlar, kaçırılan penaltılar, büyümeden önlenen kavgalar vardı. Şeytanın bacağını kıranlar, umutları saman alevi gibi yanıp sönenler, sevinip üzülenler vardı.

İki Karadeniz takımının, 21’nci haftayı haraca kesen başarısına duyulan saygı, şampiyonluk adayı Üç Büyüklenin birbirlerine «Aman efendim, siz buyurun» deyişlerindeki ikramcılığın uyandırdığı şaşkınlık ve «Çabalama kaptan, gidemem» diyen Vefa’nın çaresizliğine uzatılan üzüntüler vardı.

SAMSUN GÜRLEDİ…

Kayserili futbolseverler, Atatürk Stadı’nın tribünlerindeki yerlerini alırken, bir hafta önce Beşiktaş’ın tansiyonunu yükselten takımlarının, Samsun karşısında çözüleceğini hiç mi hiç akıllarına getirmemişlerdi. Samsun, Kayseri’den puan değil, olsa olsa kuşgönü pastırma alıp giderdi. Kayserispor, sağ gösterip sol vurur, iki puanı kösteki Serkisof gibi keseye indiriverir, konuk takıma da, «İşte bulduğun» derdi. Oysa, pazarlık ustası Kayseri’lilerin hesabı, sahada hiç de düşündükleri gibi çıkmayacaktı. Çünkü Samsunspor «Havayı koklamak» için pusuya yattığı maçın birinci dakikasında, Cihat’ın dolaştırdığı topu kapan Adem’in golüyle 1 – 0 öne geçecek, 50. dakikada da B. Temel’in vuruşuyla, «Bu iş burada biter» diyecekti. Çok değerli bu iki puanın kazanılmasında, gollerin kahramanlarından başka Erdoğan, Hamdi, Cengiz ve Ali de rol oynayacaklar, yalnız Kayserispor’un değil, maçın yıldızı olan Erdinç’in gayretleri ise ev sahibi takımı puansız kalmaktan kurtaramayacaktı… Samsunspor, böylece deplasmanda ilk kez maç kazanırken 12’nci sıraya tırmanıyor, Kayserispor ise kendi sahasında ikinci yenilginin üzüntüsüyle 14’üncü sırada kalıyordu.

ADANA DEMİRSPOR

Ligin ikinci yarısında «gol orucu» tutmaya başlayan Adana Demirspor, haftalardır, yakasına yapışan kısırlıktan böyle coşkulu kurtulacağını, taraftarlarına bir gün önceden «Yemin- billâh» müjdelese, «Etme Allahına kurban» karşılığından ötede cevabı pek kolay bulamazdı. Üstelik herkes biliyordu ki, Vefa, canını dişine takarak oynayacaktı. O halde… «Ne olur, ne olmaz» diye, «Minareye peşin kılıflar da hazırlamalı» idi. İşte bu nedenle, bir gün önce, «Vefalı futbolcular, sahaya dopingli çıkacaklar» iddiası her yere yayılmıştı. Ola ki, Adana Demirspor sahada gezinerek uyuklarken Vefa, koşturarak puan koparsa, ortaya peşin atılmış bahanenin ucuna tutunulurdu. Oysa Vefa, hiç de umulduğu gibi değildi. İlk yarısını şöyle-böyle götürdüğü maçın ikinci yarısında, kalecisinin hatasından yediği golle çözülüveriyor, arkadan gelecek iki gole daha, «Zaten ölmüşüm,» dercesine yeşil ışık yakıyordu.

MERSİN, KAN ARIYOR…

Sabri Kiraz’a «ilâç gibi» sarılan Ankaragücü, bir hafta önceyi iki puanla kapatmanın kazandırdığı moralle, düştüğü Mersin yollarında, tersine dönüşü, hem umut, hem de korkuyla bekliyordu. Çünkü Mersin ağır hastaydı. Çünkü Mersin, Türk futbolseverlerin adını iyi bildiği Kaleperoviç’e yeni bir can simidi gibi sarılmıştı. Ve çünkü Mersin bir kez «Yallah» diyesi olunca, can yakıcı kurşunlar atardı. Bu nedenle «korkulu rüya görmemek için uyanık kalma» yolunu seçen Ankaragücü, tek puanın hesabını yaparak sahaya çıkmıştı. Fakat ne görsün… Canlanmasından korktuğu Mersin İdmanyurdu, aşırı sinir içinde, alabildiğine dağınık… Bu durum, Ankaragücü için «kaymaklı» kadayıftı. Gerçi Kemal ve Refik’in canlandırmaya çalıştıkları Mersin, Güray ve Ömer’den umut verici akınlar geliştirmişti ama, Ankaragücü kalesinde Aydın, orta sahada da İsmail günündeydiler.

Karşılaşma golsüz sona ererken, Mersinli bir yönetici, Ankaragüçlülere, «Sanki yenilseniz ligden düşer miydiniz?» diye sitem ediyor, seyirciler sahaya taş ve şişe yağdırıyorlar, konuk takım oyuncularını korumak için ise Tevfik Sırrı Gür Stadı’nın dışına askeri birlikler getiriliyordu.

BURSASPOR, ŞEYTANIN BACAĞINI KIRDI

Bursaspor, tam 4,5 aydır, kendi sahasında maç kazanamamıştı. Bursaspor’un başında, Uludağ’ ın değil, küme düşme tehlikesinin rüzgârları esmeye başlamıştı.

Ve Bursaspor, sonunda şeytanın bacağını kırmıştı. Önce Sinan, sonra Tezcan iki gol çakmıştı Adanaspor ağlarına. Başta Hayrettin, sonra Sinan, Vahit ve Kemal, Yeşil – Beyazlı takımı lokomotif gibi çekip iki puan sevincine ulaştırmışlardı. Adanaspor ise İsa’nın büyük çabasına karşılık Kâmuran, Faruk, Naci’ nin dağınık oyunları yüzünden etkili olmaktan uzak kalmıştı.

LİGİN EFESİ: BOLU

Bolu’nun Şehir Stadı’nda, kazağı çamur içinde bir futbolcu hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Bolu’ nun Şehir Stadı’nda bir antrenör, hakeme ateş püskürmüştü. Bolu’nun Şehir Stadı’nda son sözü Alaettin söylemiş, 86’ncı dakikada yediği golle puansız kalan Eskişehirsporlular «Şampiyonlukta bizim de söyleyecek sözümüz var,» demişlerdi.

Ağlayan futbolcu, golü yiyinceye kadar, en azından dört golü önleyen Es – Es’lerin kalecisi Taşkın, kızgın antrenör de konuk takımın çalıştırıcısı Abdullah Matay’dı. Ama tüm bunlar, sonucu değiştirmiyordu. Boluspor, istediğini almıştı.

ÜÇ BÜYÜKLERİN HOVARDALIĞI…

Sıra «Üç büyüklerse gelince, hikâyeyi biraz geriye götürmek gerekiyor. Çünkü, hafta içinde, Fenerbahçeliler, bol keseden «reform» edebiyatı parçalayan yeni başkanlarının yeni buluşuyla bir gazinoda sazlı-sözlü moral gecesi yaşamışlar, Beşiktaşlılar sakatlarla uğraşırken, Galatasaraylılar da B. Mehmet sorunuyla başbaşa kalmışlardı.

Aslında, Fenerbahçe’nin «moral gecesi» ilk bakışta tam bir «Avrupa düşüncesi» nin esintisini getiriyordu. Ne var ki, gecenin sonu da, ertesi sabah da bu esintiden alabildiğine uzak kalmıştı. Çünkü Gönül Yazar’ın kocasına gösterdiği yakınlığı kıskanan Didi’nin karısı, ortalığı oldukça karıştırmıştı. Olay elbette orada kapanırdı. Çünkü, her kadın gibi, Bayan Didi’nin de kocasını kıskanmasına kimsenin fazlaca diyeceği olamazdı. Ama Fenerbahçe’nin «reformlar» yapacağım diyen yeni başkanı, gazeteleri dolaşıp, «Aman bu olayı büyütmeyin, hattâ hiç yazmasanız daha iyi olur» şarkısına başlayınca, hele hele «Olay ilginçtir, haberi yayınlarım,» diyen bir gazeteyi, ilân şirketleri aracılığıyla kararından döndürmeye çalışınca işin rengi değişiyordu. Herhalde bu da, «reform»lardan birisiydi. Böylece, çok çok reform sözü eden, fakat yapacağı ilk reform, kulübüne futbol okulu açmak olacakken, Anadolu’dan futbolcular toplayacağını açıklayan yeni başkanın takımı, cumartesi günü beraberliği, ligde ilk golünü atan Selahattin’e borçlanıyor, kızgın Fenerbahçe taraftarları da İnönü Stadını «Gidin beyler, Çakıl yetmezse Maksim’e gidin, Foli Berjer’e gidin» çığlıklarıyla boşaltıyorlardı.

PRİM SÖYLENTİSİ…

Taraftarları kızdıran durum, Fenerbahçe’nin kötü oynaması, Alpaslan’ın dışarı attığı penaltıdan sonra beraberliğin güçlükle kurtarılması değil, liderliği tehlikeye girmesiydi. Oysa bu kızgınlığın boşuna olduğu bir gün sonra anlaşılıyor. Beşiktaş, Altay’la, Galatasaray’da İzmir’de Göztepe ile 1 – 1 berabere kalınca, Fenerbahçe liderliği yine puan farkıyla sürdürüyordu. Bu iki maçın ilginç yönü Galatasaray’ın deplasmandaki ilk golünü atması, yöneticilerle görüştükten sonra bağışlandığı söylenen B. Mehmet için antrenör Brian Birch’ün «O gelirse, ben giderim» diye direnmesi, Beşiktaşlıların ise, Altay maçından sonra «Fenerbahçe bu beraberlik için Altay’a 100 bin lira prim verecek,» söylentisini yaymalarıydı.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/hayat-spor-dergisinin-1974-tarihli-3-sayisi/)

24.07.2020 20:27

Kategoriler:   Spor

Yorumlar