Menü

“Lulu” ve “Sganarelle”

Avignon Festivalinin yabancı konuk sanatçılarından söz edeceksek, ilk akla gelenler Japonlar oluyor. Ariane Mnouchkine’in, iki Shakespeare oyununu Japon gösteri sanatlarının biçimlerinden yararlanarak yorumlaması ve sahneye koyması, festivalin Japon kültür ve sanatına geniş yer ayırmasına yol açmış. Aralarında 75 yaşındaki ünlü dansçı Kazuo Oono’nun da bulunduğu, üç Japon dans topluluğu ile, beş kukla topluluğunun gösterileri, festivalin ilk haftalarında yer aldığından, bunları izleyemedim… Festivalde Almanya, sinema-tiyatro-opera yöneticisi Werner Schroeter’in yönettiği Frankfurt Tiyatrosu’nun sunduğu Schiller’in “Don Carlos” oyunuyla temsil ediliyordu. Festivalde izleyebildiğim tek yabancı topluluk, Amerikan Repertuar Tiyatrosu oldu.



Fransız Kültür Bakanı Jack Lang, Meksika’daki kültür bakanları toplantısında, “Amerikan kültür emperyalizmi’ne savaş açtığından beri, Fransa’da Amerikan sanatına karşı bir tepki var mı, yok mu bilmiyorum. Bildiğim, Avignon’da özellikle aydınlar kesiminde kesinlikle olduğu… Bir açık oturumdayız: Sahnede Amerikan Repertuar Tiyatrosu’nun oyuncuları, yönetmenleri. Seyircilerden biri haykırıyor: “Sunduğunuz iki oyun tek kelimeyle özetlenebilir: ….” (Türkçesi 3 harfli ayıp bir kelime). Sahnedeki Amerikalılar şaşkın bakınıyor.

Seyirci arasında birkaç kişi üç harfli kelimenin, İngilizcesini sonra Almancasını, İtalyancasım haykırıyor. (Üzerimize her dilde … yağmaya başlıyor). Neden sonra Amerikalıların yüzü aydınlanıp, “Haaa, şunu … demek istiyorsunuz. Ama sizce neden bu böyle? Haydi tartışalım” diyorlar, en “çocuksu” halleriyle (Fransızlar tartışmaları ne denli “derine” çekseler, “entelektüelizm”e boğsalar, Amerikalıları her günkü dilden, saf savunmalardan uzaklaştıramıyorlar…) Ama tartışmalara geçmeden, baştan başlamak en iyisi…



American Repertory Theatre”, 1966’da Robert Brustein tarafından kurulmuş. Ondan önce Yale Üniversitesi’ne bağlı bir üniversite tiyatrosu. (Topluluğun pek çok elemanı, Türk olduğumu öğrenir öğrenmez, aynı okulu bitirmiş iki Türk tiyatrocusunu, Meral Taygun ve Ali Taygun’u sordular bana… Topluluğun selam, sevgi ve başarı dileklerini her ikisine de iletirim.)

Topluluk iki oyun sundu festivalde: Moliere’in “Sganarelle”i ve Wedekind’in “Lulu”su. “Dört dörtlük” ya da kusursuz diye niteleyebileceğimden başlayalım:

AMERİKAN MOLIERE’İ

Sganarelle, Moliere’in çeşitlioyunlarında ya da kısa farslarında rastladığımız bir tipin adı. Topluluk, bu ad altında dört oyunu, “Uçan Doktor”, “Zoraki Evlilik”, “Sganarelle” ve “Zoraki Hekim”den esinlenerek hazırlanmış “Sessiz Oyun”u bir arada sunuyor. Sahneye koyan: Andrei Serhan. (Romen asıllı Andrei Serhan’ı, okurlarımız, daha önce tanıttığımız, “La Mama” tiyatrosuyla sürdürdüğü çalışmalardan, yönettiği “Elektra”, “Medea”, “Truvalı Kadınlar” oyunlarından anımsayacaklar.)



Andrei Serban’ın çıkış noktası şöyle: Moliere, her şeyden önce bir oyuncudur. Onca oyunda, benzer tiplere, benzer durumlara, benzer entrikalara yer vermesinin nedeni, yaşadığı dönemde oyunculara fırsat verme, olanak tanımak içindir. Bir oyundan ötekine, eleştiri değişmez, tipler değişmez (kıskanç kocalar, entrikacı uşaklar, hizmetçiler, üçkağıtçı zenginler, aşık kızlar, kocasını aldatan kadınlar, hırslı aptallar vb.) oyuncu değişir… Buradan hareket eden Andrei Serban, tüm oyunu, oyuncu çalışması üzerine kurmuş.

Açık havada izlediğimiz bu oyunda, her bölümde çok yalın dekorlar kullanılıyor. Dört bölümde (dört oyunda) kullanılan dekorlar değişik. Dekor değişimi seyircinin önünde, ortağaç giysileri içindeki “uşak’lar tarafından yapılıyor (uşaklıktan bezdiklerini, şu dekor değiştirme işinin de pek keyifli olmadığını tavırlarıyla seyirciye belli ederek, onlar da oyunun içindeler.) Diyelim, ilk oyunun “Uçan Doktor”un dekoru hazırlanıyor (Beyaz dev bir kutu. Orası, burası açılıp kapanıp, pencere kapı oluyor ve oyunculara müthiş akrobasi olanağı tanıyor).



Dekor hazırlanırken, ortaçağ müziği eşliğinde üç oyuncu gelip konuyu, entrikayı, kısaca oyunu şarkıyla bize anlatıveriyor. Bu arada dekor hazırlanmıştır. Anlatıcılar ve dekorcu “uşaklar” sahneden çekilip, yerlerini oyunculara bırakıyor. (Bütün bunlar beş dakikada oluyor). Ondan sonra, oyunun bir bölümünü, bir sahnesini, en can alıcı noktasını izliyoruz sahnede. Dört oyun için de bu böyle.

Dört oyunda da tipleri (özellikle Sganarelle’i) değişik oyuncular yorumluyor. Her biri mim, akrobasi, Commedia dell’Arte yöntemlerinde ustalaşmışlar. Diyaloglar pingpong maçı hızında, girişler, çıkışlar, düşüşler, kalkışlar saat dakikliğinde… Sözün, hareketin, farsın duralar, yavaşlar gibi olduğu bir an yok… Müthiş bir dinamizm, müthiş bir tempo, ritm, eşine ender rastlanan “genç”, “yeni”, çağdaş bir Moliere bu… Kendi içinde her oyun yarım saat, kırk beş dakika sürüyor. Ne zaman başlayıp, ne zaman bittiğini anlamakta güçlük çekiyoruz.



Dördüncü oyunla ilgili olarak, bu söylediklerime şunu ekleyebilirim: Programda “Zoraki Hekim”den esinlenerek, “Sessiz Oyun” yazıyor. Ama oyun sessiz değil. Yine üç oyuncu çıkıp, “Zoraki Hekim”i özetliyor, sonra oyuncular sahneyi alıp, “çon, çin, yuçkh, pşköştrif vb.” diye konuşarak, bütün diyalogları ve oyunu sürdürüyorlar. Seyircide, “Rusça mı, Çince mi, Çek’çe mi oynuyorlar” diye şaşkınlık. Yoo hiçbir dilde değil. İki saattir bizi “oyunculuk” diline öyle bir alıştırmışlar ki, konuşulan “uydurmaca”yı anlamak gereksinimini bile duymuyoruz. Oyuncunun dilinden oyunu, konuyu, entrikayı, tipleri tek tek izleyebiliyor ve kahkahaya gömülüyoruz… Sahnenin en arkasında, hani sessiz sinemada olduğu gibi, “deli”nin teki, laterna laterna misali beyaz bir perdeyi çevirip duruyor. Beyaz perdede Fransızca yazılar: “Adam odaya girdi”, “Kız düşüp bayıldı” vb. gibi sahnede gördüklerimizin yazılısı. (Dördüncü oyunda yalnız bir kez doğru dürüst bir dille —Fransızca— konuşuldu. Bir küfür edildi. Onun da yazısı “hkçştröfff mkuçşpf” diye perdeye çıktı.)



Sganarelle” sona erdiğinde Moliere’le oyuncular öyle birbirinden ayrılmaz olmuşlardı ki, hangisini alkışladığımızı bilmez olmuştuk.

ZENCİ LULU

Topluluğun ikinci oyunu “Lulu”yu, Amerikalı yönetmen Lee Breuer yönetiyordu. Wedekind’in “Pandora’nın Kutusu” ve “Genç Dünya” adlı oyunlarından oluşturulan “Lulu” Alban Berg’in bestesine, Patrice Chereau’nun operasına, Pabst’ın filmine konu olduğundan beri, ünlendikçe ünleniyor. Alman dışavurumcu tiyatronun bu özgün örneğini, Lee Breuer ve oyunu adapte eden Michael Feingold, 20. yüzyıl başlarındaki Berlin ve Viyana’sından alıp, 20. yüzyılın sonlarındaki New York ve San Fransisco’ya götürmüşler. Bu çok özgür ve serbest uygulamada oyun kahramanları isimlerini değiştirmekle kalmamışlar, niteliklerini, özelliklerini, kişiliklerini de değiştirmişler.



Lulu’yu zenci bir sanatçı oynuyor. (Savunmasında Lee Breuer, “günümüzde seks mitolojisi zencilere kaydı ondan” diyor.) Wedekind’in prensi, izlediğim oyunda petrol babası Arap bir şeyh… özgün yapıttaki ressam, burada fotoğraf sanatçısı; yazar, reklam filmi yapımcısı vb. Lulu Viyana’dan Berlin’e mi kaçar, burada New York’dan Rio de Janeiro’ya kaçıyor vb.

Sahnenin gerisinde koskoca bir beyazperde: Oyun boyunca seks sembolü Lulu’nun doğal görüntüleri yansıyor. Şimdi dudağı, sonra gözleri, biraz sonra başka yerleri… Kulakları sağır edercesine bir pop müziği oyuna eşlik ediyor. Bütün oyuncular, ellerindeki mikrofonlarla konuşuyorlar. (Yönetmenin açıklaması: Günümüzde Amerika’da mikrofondan geçmeden, seni seviyorum bile diyemezsiniz.)



Oyun başladığında bir dublaj stüdyosundayız. Oyuncular perdeye yansıyan “Lulu”nun öyküsünü seslendirecekler. (Bu nedenle mikrofonlara sarılıyorlar.) Ancak, zamanla “dublaj”ı unutup, seyirciye de unutturup, sahnede yaşadıklarını seslendiriyorlar. Sahnede yaşadıkları: Yani yoz bir dünya, çarpık değer ölçüleri, bedenlerin satılıp alınması, tüketim mallarının, reklamcılığın, televizyonun, hoparlörlerin, süper prodüksiyonların egemen olduğu bir dünya. Oyun, Lulu’nun bir güzel sömürülmesi, sapık ilişkiler kurması, her ilişki kurduğunu yok etmesi, film stüdyolarında ünlenmesi, Rio’nun lüks otellerinde havuzlara girmesi, kah lüks davetlerin göz bebeği olması, kah parasızlıktan kahrolması arasında inişlerden, çıkışlardan sonra Amerika’daki bir kasabada o biçim bir motele satılmasıyla sona eriyor. Motel sahnesiyle birlikte yeniden dublaj stüdyosuna dönüyoruz. Ve oyunun son 15 dakikasını, karanlıkta oturup rollerini perdedeki görüntüye eşlik ederek okuyan sanatçılar aracılığıyla izliyoruz. Motelde Lulu’nun son “müşterisi”, Karındeşen Jack olduğundan ve sahnede kimse sağ kalmadığından, oyun bitiyor.



Doğrusu, biraz “Blow-Up”, biraz “Lawrence of Arabia” filmiyle, biraz da başka Amerikan süper prodüksiyonlarla çağrışım kurmak, sahneyi bunca tekniğe, gösterişe ve lükse boğmak için niye Wedekind alet edildi, hiç anlayamadım.

Oyunları izleyen tartışmalarda, “Sganarelle”e ses çıkaran olmadı. Kimi özellikle oyunun son bölümünü, toptan reddettiğinden, üzerinde konuşmaya bile değer bulmadı. Saldırıya çok açık “Lulu”da ise, Lee Breuer ve topluluk elemanlarının “Biz, bu oyunu 6 aydır Amerika’da oynuyoruz, büyük bir ticari başarı kazandık” ya da “Biz, Amerika’da aydınlar için oyun hazırlamıyoruz, biz popüler kültüre hayranız” demesiyle kıyametler koptu:



“Aslan, yaşa Jack Lang, sen haklısın” diye bağıranlar mı, “Bu Amerikalılar bizi aptal yerine koyup, başyapıt yarattık sanıyorlar” diye çağıranlar mı, “Her olaya Amerikan gözlüğüyle bakıyorsunuz, tıpkı Reagan gibi” diyenler mi?.. Bir ara “Sunduğunuz oyun, pislikti, çöplüktü, aptallıktı” denmesi’üzerine LeeBreuer’in yanıtı: “Popüler kültürün ya da şöyle diyeyim, her ticari başarının özünde biraz aptallık vardır… (Seyirciden yuh sesleri) önemli olan çöplükten, pislikten de sanat çıkarabilmektir.” Anlaşılan Lee Breuer, popüler kültürle ticari başarıyı bir sanıyordu. Moliere oyunlarından edindiğim güzelim izlenimi zedelememek için, bir an önce uzaklaştım oradan.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1982-tarihli-55-sayisi/)

29.12.2020 21:42

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar