Menü

Miguel de Unamuno

İsterse akla karşı olsun, ben ölmek istemiyorum. Ve sonunda eğer ölürsem, hepten ölürsem, o zaman kendiliğimden ölmeyeceğim —kendimi bırakmayacağım ölüme, ama insan yazgım öldürmüş olacak beni. Kafamı ya da daha doğrusu gönlümü yitirmedikçe, vazgeçmeyeceğim yaşamdan— koparılıp alınmış olacak benden yaşam.

Ve insan yazgısı Miguel de Unamuno’yu 1936 yılının 31 Aralık gecesi buldu; dizelerindeki gibi, sessiz sedasız;

Geceleyin gelecek, evet, geceleyin gelecek o, kapkara damgasıyla kilit vuracak ruhuma; geceleyin gelecek, gürültüsüzce”

İç savaşın patlak verdiği kara yıldı, altı aydır kardeş kardeşi vuruyordu; İspanya, Avrupa kültürüne armağan ettiği bu büyük romancı, şair, bilim ve düşünce adamının ölümünü savaş bildirileri arasında duyurdu.

Çevresinde, ulusal tarihinde, insanoğlunun iç dünyasında bir “gerçek” arayarak yaşamış, her zaman ateşli, kimi zaman çelişen düşüncelerinden ötürü sağdan-soldan saldırılara uğramış, yine de sonuna değin kendi kendisi olarak kalmıştı Unamuno: Tutkuyla, umutsuzca çırpınan bir yürek, ödün-aman vermeden işleyen bir akıl (“zeka korkunç şeydir” derdi), bu kişisel “iç savaş” ortamında doğru bildiğini var gücüyle savunan ve kamu önünde bunun bedelini ödeyen bir aydın olarak.

Salamanca kentindeki mezartaşında şu dizeleri okunur:

Ulu Tanrım, bağrına bastır beni, gizemli ateşinde uyuyayım, bitkin geliyorum çünkü amansız savaşımdan”

98 KUŞAĞININ DEVİ

Savaşımı onurlu yaşamanın ve gerçeğe ulaşmanın tek yolu bilen Unamuno 1864’te Bask topraklarında Bilbao kentinde doğmuştu. Ömür boyu ülkesinin trajik yıllarına tanık oldu: İspanya endüstri devrimini gerçekleştiren Avrupa ülkelerine kıyasla geri kalmış, toplum Restorasyon döneminden artakalmış köhne yapıların yetersizliği içinde bunalıyordu. En koyu Katolik ve ulusalcı gelenekler 80’li yıllara değin herkesçe, edilgenlikle benimsenirken, o tarihlerde bir ideolojik kargaşa ortamı başgösterdi; 1898’de ise İspanya; Küba ve Filipinler’deki son sömürgelerini yitirmenin acısını tattı. Çoğu aydınlar bu olayları köklü değişiklikler gerektiren bir siyasal-toplumsal ortamın kaçınılmaz sonucu olarak gördüler. İlk tepkileri, aslında bu dönemde Avrupa’nın çoğu ülkelerinde de benzeri görülen bir karamsarlık oldu. Daha sonra, daha yapıcı bir tutumla gerçeği, doğruyu, ülkeleri için geçerli olanı araştırdılar.

Unamuno İspanya’da “haykıran bir ses” oldu, ama “yalnız bir ses” değildi, “98 Kuşağı” olarak anılan ve XX. yüzyılın başlarında edebiyatta ve düşüncede “ikinci bir altın çağ” yaratan bu yazar grubunun (Azorin, Velle-lnclan, Baroja, Maeztu, A. Machado ve başkaları) “devi” sayılır. Kendisi, ülkesinin siyasal gerçeğinin içinde yaşadı ve savaştı: Kilisenin sunduğu tartışmasız, rahatlatıcı dinsel inanca, yerleşik değerlere, tahta, 1924’te Primo de Rivera diktasına karşı çıktı. Kendi deyişiyle “İspanyol politikasında meslekten siyasetçilerden fazla etkili olmasına” karşın, düşüncelerini bilim adamı olarak savunmayı gündelik politikaya bulaşmaya yeğledi, ömrünün büyük bölümünü 1900 yılında Yunan Dili ve Edebiyatı Kürsüsü başkanıyken atandığı Salamanca Üniversitesi rektörlüğüyle geçirdi. Ancak görevinden alındığı, sürüldüğü, ülkesinde barınamayıp Fransa’ya sığındığı dönemler de oldu. İç savaşın trajik çelişkilerini günü gününe yaşadı.

GELİŞMİŞ AVRUPA – TARTIŞILAN ÖRNEK

Sosyalizm, Avrupa kültürü, ulusal gelenekler, bu kavramları Unamuno zaman içinde değişik açılardan değerlendirdi. Belli bir ideolojinin peygamberi değil, hiç sona ermeyen bir trajik arayışın adamıydı o: Kafası kadar gönlünü de doyuracak çözümü arıyor, bulduğuna içtenlikle inandığında, tutkuyla sarılıyordu. O tutumuyla, ülkesinin, tarihsel ve toplumsal bunalımın kıskacında bir kanlı iç hesaplaşmaya sürüklenen İspanya’nın çelişkili ve acılı durumunu en iyi dile getiren yazar oldu denebilir.

98 Kuşağı yazarları, ülkenin toplum düzenini ve kültürünü yenileme dileğiyle, ilkin ulusal geleneklere karşı çıkarak Avrupa’yı örnek almaya yöneldiler. Ama çok sürmeden ulusal kültür değerlerine gerisingeri döndüler. Güçlü uygarlık geleneklerine tutkulu bir gururla sarılmış bir ulusun yenilgiyi içine sindiremeyişiydi bu. İlkin “Don Kişot ölmeli!” diyen Unamuno da az sonra “Yaşasın Don Kişot!” diye haykıracak, Avrupa’nın bilimsel gelişmesini kısır ve yetersiz bulacak, Avrupa ile İspanya arasındaki karşıtlığı akıl ile inanç arasındaki karşıtlık olarak yorumlayacak, İspanya’yı Avrupalılaştırmaktansa, ulusal geleneklerinin trajik dinsel görüşlerini aktararak “Avrupa’yı İspanyollaştırmayı” isteyecekti.

Özetle, 98 Kuşağındakiler ekonomik ve toplumsal nitelikli tarihsel bunalıma sonut ve kılgısal bir tanı yerine, soyut ve düşünsel bir tanı koymuşlardı: Avrupa’nın öteki ülkelerinde Pozitivizme, onun gerçekçilik ve akılcılık değerlerine karşı görülen tepkiye katılarak, sorunu İspanya için bir “ulusal bilinç bunalımı”, bir “ulusal kısırlık” sorunu olarak yorumlamışlardı, ulus için bir ortak ideal, çevresinde toplanılacak “anafikirler” arıyorlar, daha doğrusu yaratmaya çalışıyorlardı. Özellikle Unamuno’nun önerdiği çözüm, geleneksel kurumlara karşı çıkmakla birlikte, yine geleneksel kültür değerleri doğrultusunda oldu:

Evet, anlıyorum hepsini! —çok büyük bir toplumsal çalışma, güçlü bir uygarlık, bir bilgi bolluğu, sanat, endüstri, ahlaklılık bolluğu ve sonra, dünyayı endüstriyel harikalar, büyük fabrikalar, yollar, müzeler ve kitaplıklarla doldurduğumuz zaman, bütün bunların dibine bitkin yığılacağız ve bunlar kalacak— kimin için? insan mı bilgi için, bilim mi insan için oluşturulmuştur?”. Ve akılcılığı metafizik açıdan eleştirerek şöyle noktalayacaktı: “Ruhumdan söküp atamadığım bir kanı var: Eğer evren bir ereğe yönelik değilse, bizim bir ereğe yönelmemizin hiçbir yararı yoktur”.

ÇELİŞKİ Mİ? ELBETTE!”

Evrene ereklilik vermek, onu bilinçlendirmek ve kişileştirmek için duyulan çok büyük özlemdir bizi Tanrı’ya inanmaya, Tanrı’nın var olmasını arzulamaya, kısacası Tanrı’yı yaratmaya neden olan”. “Evreni hiçlikten kurtarmak için yarattık biz Tanrı’yı, çünkü bilinç ve ölümsüz bilinç olmayan, ölümsüzlüğünün bilincinde ve ölümsüzce bilinçli olmayan her şey, görüntüden fazla bir şey değildir”.

Unamuno’nun, eski dinsel düşünürlerden sonra Schopenhauer’den, Pascal’dan, özellikle Kierkegaard’dan esinlenen felsefesi “bilimdense şiire yakın”dı: Soyut insanlığın değil, “etten kemikten insanın” sorunlarına yönelikti, yeryüzündeki kısacık, çaresiz, belki de anlamsız varlığının bilincine varan, o varlığa ille bir anlam arayan bireye odaklanmıştı. Unamuno bu düşünüş biçimiyle varoluşçuların öncüsü sayıldı.

Türkçesi geçtiğimiz aylarda yayımlanmış bulunan Del sentimiento tragico de la vida (1913) (Yaşamın Trajik Duygusu, çev. Osman Derinsu, inkılap Kit., İstanbul 1986) bu düşüncenin geliştirildiği yapıttır ve Unamuno’nun anlatımının coşkulu güzelliğini biraz olsun sezebilmek için Türkçesinin bezdirici çetrefilliğiyle boğuşmaya değer.

Gözle görülen evren, kendini- koruma içgüdüsüyle yaratılan evren çok dar geliyor bana” diye haykırır Unamuno bu yapıtında. “Daracık bir zindan odası gibi o, demir çubuklarına ruhumun kanatlarının boş yere çarptığı. Havasızlığı boğuyor beni.”

Çağın çoğu İspanyol yazarları gibi Unamuno için de, yüreğin gereksinimleri de aklmkiler kadar buyurgandı: Hem gerçeği arıyordu o, hem avuntuyu; ama birini bulmak ötekini yitirmek anlamına geliyordu.

Çelişki mi? Elbette! Evet diyen kalbimle hayır diyen kafamın çelişkisi! Kuşkusuz çelişki var (…) Mademki yalnız çelişkiler içinde ve çelişkilerle yaşıyoruz, mademki, yaşam bir trajedidir, trajedi ve utkusuz ya da utku umudu olmayan sürekli bir savaşımdır, yaşam bir çelişkidir”.

İnsanca yaşam bu çelişkiyi benimseyip, trajediyi göğüslemektir:

Burada, uçurumun derinliklerinde, kalbin ve iradenin umutsuzluğuyla aklın şüpheciliği yüzyüze karşılaşıyor ve kardeşler gibi kucaklaşıyorlar. Ve bu kucaklaşmadan, bir trajik kucaklaşmadan yaşam pınarının akacağını göreceğiz, ciddi ve korkunç bir yaşamın”.

Unamuno “yaşamın trajik duygusunu Ispanyol ulusunun özelliği olarak görüyor. Önerdiği çözüm de o kültürün ağırlıklı bileşeni olan dinsel inanç doğrultusundadır: insandaki Tanrı özleminin gücü, o inancı benimsemeye ve ona göre davranmaya yeterlidir: “Bir de onun gerçekliğine, bizlerle bir ilişkisi olmayan, mantığımızın ve gönlümüzün ötesindeki gerçek gerçekliğine gelince – kim bu gerçekten bir şey bilir ki?”

BİR KÜLTÜR GELENEĞİ: “KİŞOT’VARİ ÇILGINLIK”

Unamuno’nun yücelttiği insan tipi, Cerventas’in, yalnız kendi bildiği, daha doğrusu düşlediği idealler uğruna çılgın uğraşlara dalan hüzünlü Şövalyesi —bizim genellikle akılcılık adına hafife aldığımız— Don Kişot’ tur. Aslında “Kişot’çuluk” (Quijotismo), yani Don Kişot’vari davranış İspanyol kültür ve tutumunda günümüzde hala canlılığını koruyan gerçek bir öğedir. Unamuno’nun tanımında ise, Don Kişot mantığa meydan okuyarak ölümsüzlük peşinde koşanların örneği, en geniş anlamıyla ruhsal değerleri arayan birey olarak, İspanya’ nın Avrupa kültürüne katkısıdır: “İspanyol düşüncesinin kahramınmı, yaşamış olan etten ve kemikten bir filozofta değil de, tüm filozoflardan daha gerçek olan bir hayal insanında, bir eylem adamında aramamız gerekir belki de – Don Kişot’ta”. “Ve bir tip vardır, komikçesine trajik bir tip, kendisinde insanlık komedyasımn bütün derinliği görülen bir tip, kendisinde benim ulusumun ölmez ruhunun özetlendiği ve içerildiği, Mesihimiz Don Kişot, İspanyol Isa’sı tipi vardır. Ola ki Hüzünlü Yüz Şövalyesinin tutkusu ve ölümü İspanyol ulusunun tutkusu ve ölümüdür, onun ölümü ve dirilişidir (…) Bunları ussal biçimde anlatmak, hayır; Kişot’vari çılgınlık bilimsel mantığa boyun eğmez.”

ÇÖLDE HAYKIRMAK”

Vida de Don Quijote y Sancho (Don Kişot ile Sancho’nun Yaşamı) (1905) adlı deneme kitabında Unamuno bu ruhu canlandırmayı önerir: “Çılgınlık Şövalyesinin mezarını Aklın soylu savaşçılarının sultasından kurtarmak için Haçlı Seferi’ne çıkma zamanının geldiğine inanıyorum (…) “Yola koyulun! Nereye mi gideceksiniz? Yıldız bunu size söyleyecek: ‘Mezara! ’. Yolda giderken ne mi yapcağız? Ne mi? Savaşacağız, savaşacak!

Nasıl mı? Yalan söyleyen birine mi rastladınız? Yüzüne karşı haykıracaksınız ‘Yalan!’ ve sonra, ileri! Çalıp çırpan birine mi rastladınız? Yine haykıracaksınız: ‘Hırsız!’ ve sonra, ileri! Saçma sapan laflar eden birini ağzı açık dinleyen bir kalabalığa mı rastladınız? ‘Salaklar!’ diye haykıracaksınız ve sonra ileri! Hiç durmadan ileri! (…)

Yola koyul, tek başına. Bütün öteki yalnızlar da senin yanıbaşında olacaklar, onları görmesen bile”.

Yaşamın trajik duygusu’nu da yine böyle noktalar Unamuno:

Öyleyse, bugün, bu dünyada, Don Kişot’un yeni özel görevi nedir? Haykırmak, haykırmak çölde. Ama insanlar duymasalar da, çöl duyar ve günün birinde bu çöl, sesi her yanda yankılanan bir ormana dönüşecektir ve çöl üzerinde tohumlar gibi dağılan bu yalnız ses, yüzbinlerce diliyle yaşam ve ölüm Tanrısı’na sonsuzca bir şükran ve övgü ilahisi okuyarak, dev gibi koskocaman bir sedir ağacı verecektir.”

İspanya’da Unamuno’nun en önemli işlevi, ülkenin üzerini bir fanus gibi kapamış olan, edilgenlikle benimsenen ve aktarılan inanış ve düşünüş yığınını sarsmak, bilinçlendirmek olmuştu.

Ölümünün üzerinden elli yıl geçtikten sonra, Avrupa’nın öteki ucundaki bizlere iletisi de —kendi Katolik kültür gelenekleri doğrultusundaki çözümünün çok ötesinde— burada aranmalı:

Hep bir tutkunun sarhoşluğu içinde yaşa” diyor Unomuno, “bir tutkuya kapıl da ne olursa olsun. Gerçekten uzun ömürlü ve verimli işlerin üstesinden ancak tutkulu kişiler gelebilir”.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1986-tarihli-151-sayisi/)

10.02.2017 15:52

Kategoriler:   Kim Bunlar

Yorumlar