Menü

Modal Müzik Kongresi

Modal müzik nedir?

“Böyle bir müzik yoktur!”, diyen kongre üyesi ünlü bir bestecimiz kongrenin daha ilk dakikalarında toplantıyı bırakıp gitti; bir daha da görünmedi.

Kongre ilerledikçe “modal müzik” yani “makami müzik” tanımının doğru dürüst yapılmadığı, Tamburi Cemil Bey’in bile herkesi tatmin edecek bir tanımlamayı gerçekleştiremediği üzerinde duruldu.



Dördüncü ve son gün konuşan Ruşen Ferit Kam böyle bir tanımlamaya girişti ve bu tanımlama alkışlarla karşılanarak kabul gördü. Kam’ın tanımlamasını aynen veriyoruz:

“Bugünkü anlayışımıza göre makam herhangi bir dizinin sesleri arasında belli koşullara, belli kurallara uygun olarak icra edilen melodik bir seyrin ve hareketin ortaya getirdiği karakter olarak tarif edilir.”

Ruşen Kam, modal müziği de “majör-minör’ün monotonluğundan kaçarak öbür makamların atmosferinden yararlanan müzik” olarak tanımlıyordu.



Ruşen Kam’a, Dr. Nevzad Atlığ’a ve Türk musikisiyle uğraşan başka otoritelere göre “dizi” ile, yani notalar arasındaki belirli aralıklar dizisi ile makamı anlatmaya imkan yoktu. Dizi aynı kalabilir ama melodik seyir değiştiği takdirde makam da değişmiş olurdu. Buna karşılık, dizi ve seyir belli kurallara uyduktan sonra aynı makam tiz ya da pes perdeden çatınabilir, ama makam değişmezdi; pes perdeden çalmakla, diyelim, “nişaburek” makamı “rast” haline gelmezdi. “Transpozisyon” her zaman yapılagelen bir şeydi.

Macaristan delegesi Bayan Borsai Ilona (Macarlarda soyadı önce gelir) aynı şeyin batı müziğinde de söz konusu olduğunu, “yüksekliğin” bir şey değiştirmeyeceğini, diyelim, fa majör’ün mi bemol majör olarak çalınabileceğini söyledi.



Adnan Saygun bu görüşe karşı çıktı. “Hiç o fikirde değilim. Batı müziğinde yükseklik çok önemlidir. Modal müzik gibi değildir. Beethoven’in 6. Senfonisini Fa majör yerine mi bemol majör olarak çalarsanız müziğin karakteri değişir,” dedi.

AKORDUMUZ BOZULDU

Hikmet Şimşek tartışmaya katılarak “Tonalite düşüncesi besteci için kutsaldır; değişik tonaliteler insan ruhunu değişik biçimde etkiler. Adnan Hoca 6. Senfoniyi örnek verdi. Ben de o senfoniden örnek vereyim: Bilim adamları , denizin dibinde si bemol tonu olduğunu bulmuşlardır. Beethoven bunu sezgiyle bulmuştur. Dere bölümünde bu tonu kullanır.”



Sovyet delegesi, ünlü Azerbaycanlı besteci Kara Karayev dinamik, heyecanlı, çabuk çabuk konuşan, bazan hızlı konuşurken aradığı kelimeyi bulamayan, bulamayınca da cümleyi büsbütün çarşafa dolayan bir sanatçı. Bu yüzden de haklı düşünceleri bazan yanlış anlaşılabiliyor.

Kara Karayev “Azerbaycan dilinde danışarak” aşağı yukarı şöyle dedi:

“Bütün dünyanın tanıdığı modal müzik üzerine toplumsal açıdan eğilmek istiyorum. Modal sistemi büyük imkanlar veren bir ruhi silahtır. Bu müziği hiç çıkmamak şartiyle gelecek nesillerin kulaklarına salmak, analiz etmek lazım. Ama bu müziği dünyadan elemek isteyen tutucu, dar kimseler var. Böylece medeniyetin terakki yolunu tıkıyorlar. Batıda öyle otoriteler var ki kapalı bir müzik sistemini zorla kabul ettirmek istiyorlar. Bu hiç bir ülke için iyi değildir. Buna başvuran ülke kendini yakar, mahveder. Radyo, televizyon gece klüpleri aracılığıyle ticari ve bayağı müzik, ülkeleri istila etmektedir. Fabrikalar, arabalar havayı nasıl kirletmekteyse, müzik de öyle kirletilmek istenmektedir. Bir müzik ekolojisi gerekmektedir. Öz kalıplarımız gelişmek için bizi bekliyor. Halkta olan bu sesler bize lazımdır.”



Bu konuşma üzerine Cezayir delegesi kürsüye gelerek veryansın etmeye başladı: “Sayın Karayev geçmişi silmek istiyor. Bizse geçmişten gelenleri saklamak istiyoruz. Biz gerici değiliz, ama halkın anlamadığını halka sunmak olmaz. Binbir Gece Masalları’nı bir kalemde silemezsiniz. Sultanahmet Camiini yok edemezsiniz.”

Ya Karayev’in sözleri iyi anlaşılamamıştı ya da Sayın Safir’in dalgınlığına gelmişti. Ortada gerçek olan bir şey varsa o da Safir’in sözlerinin Karayev’in konuşması ile hiç bir ilgisi olmadığı idi. Nitekim Başkan Adnan Saygun herkeste saygı uyandıran olgun davranışiyle kürsüye geldi ve şöyle dedi:



“İyi anladım sa, arada fikir ayrılığı olduğunu sanmıyorum. Günümüzün bestecileri gerek folklor gerek sanat müziği olarak kendi müziklerini korumalı, bu müziklerin makamlarından, yapılarından yararlanmalıdır . Ama 15. yüzyıl müziğini sonsuza kadar bestelemeye devam edemeyiz.

Mimarlıkta Sultanahmet camiini tekrar edip duracaksak, olmaz. Toplumsal hayatta her şey değişmektedir. Karayev de bunu dedi, Batılılar bütün ülkelerden yararlanmak istiyorlar. Ama biz yararlanmaya kalktığımız zaman “Siz kıpırdamayın!” diye karşımıza dikiliyorlar. Bu, entellektüel sömürgeciliktir,” dedi.

Tekrar söz alan Sayın Safari “Ben de bunları demek istiyordum;” diyerek Karayev’le kucaklaştı. Çay fincanındaki fırtına da böylece dinmiş geldi.



NİÇİN ANLAŞAMIYORUZ?

Çok kere ülkemizde de yurttaşlarımız aynı şeyi düşündükleri halde yukarıdaki örnekte olduğu gibi birbirine saldırıyor. İki taraf da bazan birbirini yanlış anlıyor. Bu yanlış anlamaları önlemek için karşılıklı oturup konuşmakta yarar vardır.

Sayın Ercüment Berker, gazetelerde okuduğumuz gerekçelerle Modal Müzik Kongresi’ni protesto etti ve yayınladığı bildiriyi çeşitli dernekler de imzaladı. Sayın Adnan Saygun çağdaş nitelikte modal bir müzik yaratılması için bilimsel yeteneği olduğuna inandığı kişileri kongreye çağırmıştı. Ama, Klasik Türk müziğine bunca emeği geçmiş, bu müziğe hayatlarını adamış bilimsel nitelik taşıyan kişilerin sayısı elbette üçün üstündeydi.



Belirli bir oran korunarak başka uzmanlar da kongreye çağırılabilirdi kanısındayız.. Ancak, Sayın Berker’in de, bu duruma rağmen, kongreye katılmasında yarar olurdu inancındayız. Batı müziği üzerine çalışanlar arasından kongreye çağrılan Türk uzmanların yarıdan çoğu toplantıya katılmamış, gelenlerin de ancak üçü, dördü söz alarak katkıda bulunmuştu.

O bakımdan, Sayın Berker varlığı ile, geniş bir topluluğu çok iyi temsil edebilir ve böylece daha iyi bir diyalog kurulmuş olurdu. İki belli-başlı konserden birinin çok sesli Türk müziğine, ötekinin de Klasik Türk müziğine ayrılmış olması zaten sağlıklı bir denge kurmuştu. Anlaşma yerine ayrılık doğmasına üzüldük. Bundan sonraki toplantılarda iki tarafın buluşup görüşmesini ve Türk müziği yararına elbirliğiyle çalışmasını yürekten diliyoruz.



Yukarıdaki eksözden sonra yine Cezayir delegesine dönelim. Sayın Safari, konuşmalarından birinde Cezayir’de halkın çoksesli müzikten korktuğunu ve bu tür müziğe ancak yavaş yavaş alıştırılabileceğini söylemiş ve örnek olarak da delegelere gitar, lüt ve obua’dan oluşan hafif armonili bir eseri teypten dinletmişti. Doğrusunu isterseniz, bu eser beş yüz yıl önce bile ilkel sayılacak bir armoni düzenine sahip, gerek armoni gerek melodi bakımından son derece tekdüze, sıkıcı bir şeydi. Salonda hemen hemen kim varsa, aralarında konuşmaya ve gülüşmeye başladı. Aşırı nezaketten olacak, kimse kalkıp da Sayın Safari’ye yerel müziği çoksesli duruma getirecek yolun bu olamayacağını, bunun ülkeye yüzyıllar kaybettireceğini, Amerika’yı yeni baştan keşfetmeye benzeyeceğini söylemedi.



ATATÜRK’Ü ANIYORUZ

Atatürk’ü şükranla anmamak imkansızdı. Nevid Kodallı’nın belirttiği gibi, Cumhuriyetten sonra ilk devrim 1924’te Musiki Muallim Mektebi’nin kurulmasıyle gerçekleşmiş ve ondan sonra ülkemiz bu alanda birkaç yıl içinde yüzyıllar kazanabilmişti. Bunun ispatı olarak, Hikmet Şimşek yönetimindeki İstanbul Devlet Operası Orkestrası’nın delegeler önünde verdiği modal müzik konserini dinlemek yeterdi.

Bu konserin doruğu, solist olarak basbariton Mustafa İktu’nun katıldığı, 6 Türk Halk Türküsüydü. Bunların arasında özellikle “Bozlak”, soluk kesici bir eser. Kendini bütün dünyaya kabul ettiren Adnan Saygun üzerine ne düşündüklerini Romen ve Macar delegelerine sorduk.



NE DEDİLER

Bükreş Konservatuarında folklor profesörü ve yirminin üstünde bilimsel kitabın yazarı olan Tiberiu Alexandru şöyle dedi:

“Saygun harikulade bir polifonik tekstüre sahip. Büyük bir besteci. Melodilerin altını zengin dikey armonik kolonlarla beslemiş. Hikmet Şimşek de incelik ve kıvraklıkla yönetti.”



Latince eski Yunanca ve Fransızca üzerine uzman olari Bayan Borsai Ilona da tanınmış bir müzikolog ve öğretmendir. Macar Bilimler Akademisi üyesidir. İngilizce olarak şöyle diyordu: “Gerek Saygun, gerek Kodallı ve Tarcan beni büyüledi. Besteleri, Bartok’ta olduğu gibi. Doğu ile Batı’nın mutlu bir birleşimiydi.” Aynı konserde Mısır delegesi Gamal Abdel Rahim’in de güçlü bir süiti yer almıştı. (Besteci bütün dünyada bu adla tanındığı için kendisine Cemal Abdürrahim denmesini istemiyor). Tek çizgili melodik bölümlerin disonanslarla etkili kontrast kurduğu bu süitin bestecisi de müzik bilgini ve öğretmen. “Bize zorluk çıkaran Batı’ya karşı kişiliğimizi savunabilecek miyiz?” diyor. Geleneksel müziğin boşalmış kendini yitirmiş, taşlaşmış olduğuna inanıyor ve Doğu’nun çok sesli müzik yazarı bestecilerine görevler düştüğünü savunuyor. Müziğin eğlence değil, toplumun düşünçelerini, heyecanlarını, tepkilerini yansıtan bir araç olduğunu, ulusal mirasa sıkıca bağlı kalırken bir yandan da evrenselleşmek gerektiğini savunuyor, “Hem toprağa bağlı kalacağız, hem göğe doğru açılacağız.” diyordu.



DOĞU’DAN SESLER

Bayan Borsai Ilona, Doğu’dan gelen “pentatonik sistem”in Macar müziği üzerindeki etkisini konu edinmişti: bunu uzmanları hayran birakan bilimsel ayrıntılara inerek ve Bartok ile Kodaly’den örnekler göstererek açıkladı. “Biz Orta Asya’nın en uçtaki uzantısıyız. Bin yılın ötesinden insan sesleri gelmektedir. Doğu’dan gelen insanların köy müziğindeki kalıntılarını incelemek ve bunları korumak görevimizdir,” dedi.

Benim gibi müzikolog olmayan bir kimse için kongrenin en ilginç konuşması Romen delegesi Tiberiu Alexandru’nunkiydi. Ünlü bilgin, emprovizasyona dayanan lirik bir melodi biçimi olan doyna’yı konu olarak almıştı. Doynalarda çorak toprakların hüznü yansır. Yokluktan, ezilen insanlardan, sosyal adaletsizlikten söz edilir.



Alexandru eldeki en eski doynalardan örnekler sundu. Bunlardan birini İstanbul’da Süleyman adlı bir köylü söylemişti. Bu bir uzun havaydı. Romencesine çok benziyordu. Hele 1931’de Kamboçya’da kaydedilen doynamsı bir hava, melodik olarak da, gırtlaktan gelen sesleriyle de I935’de Romanya’nın bir köyünde kaydedilen doynanın hemen hemen tıpkısıydı. Balkanların her köşesinde. Kuzey Afrika’da, Asya’da doynayı andıran melodiler işitilmişti. Bunlar rastlantı mıydı? Karşılıklı etkilenmeler miydi? Göçmenler mi rol oynamıştı? Bu sesler Orta Asya’dan gelip Romanya’da mı erimişti? Başka bir kol bunları ta İskandinavya ve Estonya’ya mı götürmüştü? Bartok yaptığı incelemelerde bazı bağlantılar bulmuştu. Mısır’daki maval’da da doyna’ya benzer yanlar vardı. Yunanlılar doyna’nın kendi malları olduğuna inanmışlardı. Zurna ile, yani bir Türk çalgısı ile çalınan bir doynayı yıllarca radyolarda sinyal olarak kullanmışlardı. Doynanın bu yaygınlığı ve evrenselliği üzerinde duran delegeler sosyolojik çalışmalar yapılmasının önemini belirtti



Bütün delegeler öz değerlerin korunması konusunda birleşmişti. Gerek folklorun, gerek sanat musikisinin gelecek kuşaklar için paha biçilmez esin kaynağı olacağında kimsenin şüphesi yok.

Mısır delegesi Dr. Samha El Kholy Mısır’daki bazı konservatuarlarda aynı öğrencilere hem batı müziğinin, hem de modal müziğin öğretildiği ve bu öğrencilerin ikisinde de başarılı icracı olarak yetişebildiklerini söyledi; buna ünlü şarkıcılardan örnekler verdi.

Adnan Saygun hem Batı, hem Doğu üslubunu öğrenmenin imkansız olduğunu, Devlet Konservatuarı’nda batı üslubunun öğretildiğini ama doğu musikisi üzerine derinlemesine teorik bilgi verildiğini açıkladı.



Kongre’de Batı tekniğiyle Doğu ruhunu birleştiren eserlere en iyi örnek olarak Hikmet Şimşek yönetimindeki orkestradan Adnan Saygun’un bestelediği parçaları görmüştük.

DR. NEVZAT ATLIĞ

En iyi korunan ve en yüksek düzeyde kalan geleneksel sanat müziğine örnek olarakda Dr. Nevzat Atlığ yönetimindeki Klasik Türk Müziği Koro’sunun icra ettiği Itrileri, Kassamzadeleri. Üçüncü Selimleri, Hafız Post’ları gördük.

Olağanüstü anlayıştaki insanların önünde çalmanın verdiği şevkten midir, değerine inandıkları bir milli hazineyi yavaş yavaş bütün dünyaya tanıtma olanağının doğmasından duyulan yurtseverce bir heyecanın etkisiyle midir, biz Nevzad Atlığ yönetimindeki bu seçkin koro ve saz heyetinin böyle bir doruğa yükseldiğini görmemiştik.



Dr. Nevzad Atlığda değerini bilen insanların rahatlığı ve huzuru vardır. Bu huzuru müziğinde de görüyoruz. Itri’nin Nevakar’ına pes perdeden başladı. Bunun daha peşi olamaz, ne yapacak, nüansları nasıl verecek derken, inanılamayacak bir biçimde daha da derinliklere indi, en ince nüanslar üzerinde gezinerek dinleyicileri çıt çıkarmadan dinleyecek, kıpırdayamayacak, nefes almaktan korkacak bir hava içine soktu. Bu havayı anlatmaya insan dili, hele benim dilim, yeterli değildir. Evrenin yaradılışı ya da yeni bir hayatın var olması gibi mucizevi bir anın doğup için için pırıldayarak gelişmesi gibi duygularla hallühamur olarak susuyor insan. Zaman susuyor.

Yöneticideki, korodaki, saz heyetindeki bu gösterişsiz tekniğe hayran olmamak imkansız. Benim tiyatrocu ruhum bir Toscanini’deki, bir Furtwangler’deki tantanalı üsluba da sırt çevirmeye izin vermez. Ama bir Bruno Walter’deki için için yanan lirik üsluba da gönül vermekten geri duramam. Henry Fonda gibi aktörler vardır; hani hiç bir şey yapmıyor gibi görünürler, ama çok şey yaparlar, işte Nevzat Atlığ da onlardan. “Less is more” yani “daha az olan, daha çoktur” ilkesini ispatlıyor Dr. Atlığ. Selam olsun!



Programda Niyazi Sayın, Cüneyt Kosal, İhsan Özgen ve Coşkun Sabah’tan hiç bitmesin diye baktığımız taksimler dinledik.

İkinci Böiüm’ün başında Niyazi Sayın ve İhsan Özgen ney ve kemençeyle Kantemiroğlu (Prens Dimitrius Cantemir) ve Dilhayat Kalfa’dan saz eserleri çaldılar. Necdet Yaşar’ın o gün kayınbabasına son görevini yapmak zorunda kalmasından ötürü bu üçlü taksime tamburu ile katılamayışı bir dengesizlik yaratmıştı. Bu bir talihsizlikti. Necdet Yaşar’ın programda bulunamamışından duyduğumuz üzüntüyü, onun yerine udu ile taksim yapan yeni bir şahsiyeti, Coşkun Sabah’ı tanımakla giderdik.

KORO İÇİN SÖYLENENLER

Klasik musikimizin bugüne dek hangi ülkeleri etkilediği, bundan sonra da etkisinin ne olacağını kestirmek kolay değildir.



Gamal Abdel Rahim klasik musikimizi çok sevdiğini, müziksever bir aileden geldiğini, babasının evde bu tür müzik çaldığını, bu müziğin ta ruhuna işleyerek herhalde kendi bestelerini de etkilediğini söyledi.

Mısır’da bir buçuk yıl kalan, Arap müziğini iyi bilen ama Türk müziğiyle ilk kez karşılaşan Bayan Borsai Ilona’ya izlenimini sorduk; şöyle dedi:

“Hayran oldum; büyülendim. İstisnai bir müzik. Melodik yaratıcılığı ve zenginliği olan ince, özenilmiş bir müzik. Nasıl bizde klasik ve halk müziği varsa, sizde de öyle. Bu da sizin klasik müziğiniz. Mutlaka yaşatılmalıdır. Ney’in ne kadar güç bir saz olduğunu biliyorum.. Niyazi Sayın’ın rahatlığı ve virtüözlüğü karşısında heyecan duydum. Öbür sazlar da mükemmeldi.”

Sayın Tiberu Alexandru da şöyle diyordu:



“Kongrenin en harikulide anlarından birini yaşadık. Bugüne kadar yaşayan bu eski geleneği bize sunan kongre yöneticilerine teşekkür borçluyuz. Son derece güzel bir müzik. Harikulade bir melodik çizgisi var. Melodik çizgi öylesine zengin ki bir Avrupalı kulağı bile armoniyi aramıyor. Dr. Nevzat Atlığ, koro ve saz sanatçıları mümkün olabilecek en büyük övgüye layıktırlar. Koronun ve sazların rengi, beraberliği kusursuzdu. Kantemiroğlu’nun programa alınması da beni ayrıca duygulandırdı. Kantemiroğlu, hem Türkiye, hem Romanya için büyük adamdır; müşterek hazinedir!

Ankara Devlet Konservatuarında öğrenim gören ve “Yerlimsi” adlı senfonik eseriyle bütün sazları ne kadar iyi tanıdığını ispatlayan güçlü besteci Samim Bahçeban ise Klasik Koro’nun konseri için şöyle diyordu:

“Toplu olarak söylemek çok zor bir iştir. Tek kişi yapabilir ama toplu olarak çok zor. Geleneksel müzik bu kadar başarıyla icra edilmiyor. Candan söylüyorum: Mükemmeldi.”



NELER YAPMALIYIZ?

Gerek Klasik müziğimiz, gerek çok sesli müziğimiz için duyduğumuz övücü sözler sevindiriciydi, geç de olsa kendimizi yavaş yavaş bütün dünyaya kabul ettirmeğe başladığımızın ispatıydı. Hikmet Şimşek senfonik eserlerimizi üç kıtada alkışlatmıştı. Nevzad Atlığ da klasik koroyla Tunus ve Cezayir gezisine başlamak üzereydi. Başbakanlığın önerisiyle aynı koro’nun 1976 yılında Londra’da düzenlenecek İslam Alemi Festivali’ne katılması da kararlaştırılmıştı. Itriler, Tab’i Mustafa Efendiler, Sadullah Ağalar, Dede Efendiler bütün dünyaya kendilerini nihayet, yüzyıllar sonra, tanıtmak olanağını bulacaklardı.

Ama sevinçten sarhoş olup oturmamak gerekti. Klasik Türk müziğini de, folklor müziğini de kaybolmaktan, yozlaşmaktan koruyacak ciddi tedbirlerin devletçe ele alınması gerekliydi.



GÜÇ BİRLİĞİ

Modal Müzik kongrelerinin sürekli hale gelmesi ve Adnan Saygun’un, dolayısıyle ülkemizin, önderliğini başka ülkelere kabul ettirmesi, bu alanda atılmış önemli adımlardı. Ancak, içteki huzursuzluğun giderilmesi, değişik görüşteki müzik bilgini ve şanatçılarımızın müşterek amaç uğruna birleşmeleri, güç birliğine girişmeleri ulusal sanatımız ve çıkarlarımız için gerekliydi. Bu alanda devletimize de görevler düşüyordu.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1974-tarihli-87-sayisi/)

02.11.2020 07:38

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar