Menü

Müjdat Gezen ve “Bekçi”

ORHAN Kemal, “Murtaza” romanım 1952’de yazmış. Oyununu Ulvi Uraz’dan izlemiştim bundan on beş yıl önce. Başrolünü Müşfik Kemer’in oynadığı ilk sinema uyarlamasını izleyip izlemediğimi anımsamıyorum. Ama Murtaza, otuz beş yılı ve üç askeri yönetim, üç anayasa ve iki kuşağı aşıp günümüze değin geldiyse, toplumda her an örneklerini gördüğümüzden. Döneme göre değişen biçimleri, sayıları ve etkileriyle.



Romanın 1952’de yazılmasının verdiği bir ipucu var. Ülkemizin kapitalist ekonomi sürecine girdiği ve özel sektörün ağırlığını duyurduğu bir dönemde yazılmış. Murtaza, artık mahalle bekçisi değil, özel sektöre ait bir fabrikanın bekçisi. Kendisine seçtiği mitos-kişi, Kolağası Haşan Efendi gibi, devleti savunduğunu zannederek özel mülkiyeti savunuyor. Ama dilinden vatan millet sözcüklerini düşürmeyerek. Hatta kendi çıkarını gözünün ardına, ailesini, savunduğu ilkeler adına ateşe atacak denli bağnaz, görev anlayışında. Murtaza’nın, acınası, giderek hoşgörüyle bakılası bağnazlığının temeli naifliğinde. Göçmen olması nedeniyle anavatanı son sığınılacak kapı olarak görmesi de görevine tutkunluğunun bir başka nedeni. Hani şu Yunanistan’a sığındıktan sonra Türkiye’ye geldiklerinde toprağı öpen, Bulgaristan’dan gelen Türk asıllı kişiler gibi.



Filmin tanıtım broşüründe, “Bekçi” Murtaza, görevine son derece bağlı, görevini her şeyden, her türlü değerden üstün tutan, kraldan çok kralcı bir adam olarak tanıtılıyor.

Senaryoya imzasını atan Işıl Özgentürk, “Aynalara bakarken yanıbaşımıza gelip duran, aile adına, yerleşik ahlak adına, yerleşik ideolojiler adına binlerce bekçi görürüz” demiş aynı broşürde.

Bekçi” Murtaza’yı filmde yorumlayan Müjdat Gezen’in dediği de şu: “Venedik’teki açık oturumda, İtalyan yönetmen bana, ‘Murtaza’yı tanıdınız mı, böyle biri var mı?’ diye bir soru yöneltmişti. Ben de, ‘Öylesine var ki, şu salonda bile beş on tane bekçi çıkar. Hatta hepimizin içinde biraz bekçilik, biraz Murtaza’lık vardır’ diye yanıtlamıştım.



Gerçekten öyle değil mi? Şöyle çevrenize bir bakın. Bekçiden geçilmiyor. Herkes bir Murtaza.” Filmde ise Murtaza öylesine yalnız, öylesine tek, öylesine özgül çiziliyor ki, diğer kişiler arasında onun dışında bir tek “Murtaza”ya bile Taslamıyoruz. Bir gün Murtaza görev başında uyuyunca onu ihbar etmeleri de diğerlerinin ”Murtaza”lığından değil, ona karşı olmalarından. Sonuç olarak, filmde gördüğümüz ve anladığımız, Murtaza’lığın hiç de öyle yaygın bir şey olmadığı. Bir tek dilsiz var. Murtaza’nın ideolojik aynasında yansıyan. Nurettin Karasu’nun büyük bir başarı ile yorumladığı bu tipin de özgül oluşu, iyice tek kılıyor Murtaza’yı. Üstelik dilsizin arada attığı cingöz bakışlardan, Murtaza ile alay ettiği kanısına bile varıyoruz.

Yani filmde senaryo yazarının ve başoyuncunun savunduğu gibi hepimizin içinde biraz bekçilik, biraz Murtaza’lık olduğu savını kanıtlayacak olgular yok.



MÜJDAT Gezen de bekçiyi yorumlarken şöyle yola çıktığını söylüyor: “Düşününüz: Hem negatif bir adamı oynayarak filmi baştan sona omuzlayacaksınız, hem de onun insan yanını açığa çıkartacaksınız ve hem de izleyici bu kahramanı benimseyecek. Epik bir ele alış gerekliydi bunun için.”

Doğru. Özellikle “epik” sözcüğü Brecht’in oyun kişilerini yansıttığı için mi bilmiyorum, gerçekten de Brecht’in oyunlarında Müjdat Gezen’in anlattığı çabaya çok rastlanır. “Kafkas Tebeşir Dairesi’nde Gruşa ve Azdak, “Galileo Galilei”nin ta kendisi, “Cesaret Ana”, “Puntilla ve Matti” hep insan kişiliğinin zıt yönler taşıdığını gösteren ve bu kişilerden yola çıkarak genel insan karakterini, giderek dünyayı açıklayan kişilerdir.



Bu nedenle “Murtaza” tipi hepimizin içinde var olan ama yalnızca bir yönümüz olan “görev aşkı”nı vurgular. Wajda’nın “Mermer Adam”da eleştirdiği, ama 1920’li yılların Sovyetler Birliği’nde kahraman ilan edilen “Stakonovist”lerin taşıdığının benzeri bir “görev bilinci”ni anımsatan bir tutum. Ama gerek Brecht, gerek Wajda, gerek benzeri sanatçıların bu tiplerin çevresinde çizdiği dünya, toplum biçimi ve olaylar öyle zengindir ve temel tip ya da tiplerin arasındaki, ya da içlerindeki zıtlığı, öylesine vurgularlar ki, bir tarih perspektifi içinde dersimizi alır, yerimizi buluruz. Halbuki “Bekçi” filminde, düzen, hafif lümpen tavırlı, yakışıklı ama öykü içinde gerekii ağırlığı taşıma olanağı verilmemiş bir fabrika müdürü ile çizilmektedir. Küçük hırsızlıkları affetmesi, Murtaza’yı hem sevip, hem kullanıp hem de alay etmesi yalnız insanca zaaflardır. Bekçinin savunmaya çalıştığı düzen konusunda bir bilgimiz olmamakta, düzenin en ağırlıklı temsilcisinin hafif kalması, Murtaza’nın görev aşkının nesnesini bize tanıtmadığından, hem görev, hem aşk havada kalmaktadır.



BÜTÜN öykünün belirsiz bir fabrikada, belirsiz bir zamanda hatta belirsiz bir düzende geçmesi, filmin soyut çizgisini ağırlaştırarak, somutta genellemelere ve özdeşleşmelere gitmemize olanak tanımamaktadır. Başta belirttiğimiz gibi romanını elili yılların başındaki anamalın özelleşmesi sürecine oturtan Orhan Kemal’in, somut tabanı ve hedefi, “Bekçi” filminde ortada gözükmeyince, “Murtaza”yı özel ve özgül bir tip olarak görmek zorunlu olmaktadır. Müjdat Gezen de ne yazık ki bu dar tipi giymiş üzerine. Bu özellik ve özgüllük ancak yönetmenin filmine eklediği gerçeküstü sahnelerle genelleştirilmek istenmişse de, gerçeküstünün gerçeği verilmeyince üstü de havada kalmakta, yalnızca yönetmenin hoşlukları olarak izleyiciye geçmektedir.



Filmin en sıcak sahnelerinin, Güler Ökten, Damla Coşkunoğlu, Neslihan Acar ve Ferda Ferdağ’ın oyunları ve başarılı tiplemeleri ile pekişen, aile içi sahneleri olduğu göz önünde tutulursa, yönetmenin öyküsünü, aile düzleminin yaşam koşullarının zorluğunda boğulan ortamında geliştirmesi, daha doğru daha doğru olurdu kanısındayım. Bu önermeyi doğaldır ki, yönetmenin filmini daha somut bir düzen çerçevesine oturtmaması durumunda, filmde gördüğüm başarılı unsurları gözönünde tutarak yapıyorum. Ali Özgentürk’ün, sinemamızda pek rastlanmayan bir fantastik sinema anlayışına sahip olduğunu, daha önceki iki uzun metreli filminde gördüğümüzden, bu önermeme karşı çıkacağım biliyorum. Aile çerçevesi ona çok dar geleceğinden, gerçeğin üzerine sıçrayıp gerçeküstücü bir yaklaşıma gitmek istediği de kesin. Ama göndermeleri sağlam olmayan böyle bir yaklaşımın da izleyiciyi şaşkın bırakacağını ve yönetmenin bir biçemi olarak kalacağını da belirtelim, inanıyorum ki böyle bir sonuç Ali Özgentürk’ü bile üzer.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/sanat-dergisinin-1986-tarihli-140-sayisi/)

03.01.2021 19:43

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar