Menü

Murilo Mendes Öldü

Milliyet Sanat Dergisi’nin 19 eylül 1975 tarihli sayısında, şu haber ilişti gözümüze: “Brezilyalı ozan Mendes öldü”. Gerisini hemen okuyamadım haberin. O öldükten sonra, gerisinin ne önemi vardı. Ölüm duyuran haberlerde çok sarsılıyor insan, hatta korkuyor, haberi veren satırlardan gözlerini kaçırmak istiyor. Ama ölümü bir haberle duyurulan kişi, tanıdığınız, gizliden gizliye sevdiğiniz biriyse, hele de Murilo Mendes gibi, ipince bir gövde içinde çelişkili ama korkusuz bir vürek taşıyan, hep iyiliği, güzelliği, yalınlığı arayan, bütün bu güzel kavramları şu kirli yeryüzünde diriltmeye çalışan, bunun için de tüm kendini veren bir öğretmense, n’olursunuz siz ?



Pek iyi anımsamıyorum, ama 1966-67 yılları olacak galiba, Roma Üniversitesi Edebiyat ve Felsefe Fakültesi’nde tam bir yıl,Murilo Mendes hocadan,Brezilya Edebiyatı dersleri aldım… Tam bir yıl onu haftada birkaç saat görüp, Portekizce’den ileri gelen o kayganvurgulu İtalyancasıyla dinledim. 1902 yılında, Juiz de Fora’dıı doğup, 1975 yılında Roma’da ölen (aslında Lizbon’da, tatilini geçirirken öldü, ama ben onu hep Roma’da görüyorum) Mendes’in ölüm haberini okuyunca hemen şunlar geçti belleğimden: Roma Üniversite Kenti’negirin! Girişte küçük bir tatlı su çeşmeli, yeşillikli veilerde havuzlu bahçesini geçin ve durun! Sağda, Edebiyat ve Felsefe Fakültesi’nin, faşist mimari soğukluğunu hala koruyan binası vardır. Fakülteden içeri girin! Dos doğru yürüyün! En sonda, sola dönün! Karşınızda orta büyüklükte derslikler bulacaksınız.



İşte hep bu dersliklerin birinde gördüm ben Mendes’i, şimdi elimle koymuş gibi belleğimde kazılı bu dersliklerin birinde dinledim, Brezilya Edebiyatı üzerine verdiği dersleri. Ve aynı derslikte sınava girdim, yine aynı Mendesle. Pek parlak olmadı sınavın sonucu. Ama geçtim. Mario de Andrade’yi, Manuel Bandeira’yı, Carlos Dummond de Andrade’yi bize Portekizce asıllarındanokur, Brezilya şiiri içindeki yerlerini’ saptamak için, İtalyanca olarak açıklardı. Sınavda da, derslerde okuduğu şiirlerin Portekizce asıllarını okutturur, İtalyancaya çevirmemizi isterdi. Şmdi anlıyorum, çok çaba gerektiren bir işi az zamana sığdırmanın olanaksızlığını, kimi konularda iğneyle kuyu kazar gibi çalışmanın nasıl gerektiğini şimdi anlıyorum. Bu nedenle de Portekizceyi kısa bir sürede kıvıramamıştım. Ama ben Mendes’in öğrencilerine aktarmak istediği insansal şiirsel bildiriyi kapmıştım. Ne ben bunu ona anlatmak cesaretini gösterebiliyordum, ne de o bunu anlayabilirdi; çünkü herhangi bir öğrenciden biriydi, üstelik Roma gibi bir kentte, o bir Brezilyalı, ben de bir Türktüm.



Bir sanatçının ölümü, yalnız sanatçıları (ölene düşman değilseler tabii) ve sanatsever leri üzer, onlara gözyaşı döktürtür. Ama sanatçı ölümüne sevinenlerin de, sevgisel, acımaklı, gözyaşlı,bhatta bağırtılı övgüler düzdükleri görülmüştür ölenin ardından. Birçok şeyleri okurlar bilmez. Ne bilsin, sabahtan akşama dek yinelenen, ama basılı kağıtlara yansımayan namussuzlukları, alçaklıkları? Ne bilsin okur, bugün sanatçı öldüğünde, “sevgili dostumdu, büyük insandı, eşsiz sanatçıydı” diyen zübüğündün sanatçı daha yaşarken, onu her fırsattan yararlanıp aşağılamak, ezmek, yok etmek için elinden geleni ardına koymadığını? Şu anda hem büyük, hem alçak gönüllü bir ustamızın,sevgili Azra Erhat’ımızın.izni olursa eğer , geçen yılın bir gününde söylediği bir yakınmayı anımsatmak isterim. Konumuz, yaratılmış, ortaya konulmuş, ama yayımlatılamamış veya ucuza kapatma zorunda kalınılmış yapıtlar sorunuydu. İçten, ama bağırtısız bir çığlıkla şöyle dedi, eli öpülesi, o büyük usta, koca Erhat: “Ölelimbiz Bedri yahu, ölelim daha iyi’..” Düşündünüz mü, anlamı nedir bunun ?



Neyse, konumuz Mendes’di, nerelere geldik.

Doğrusu, katolikliğe resmen dönüşü nedeniyle, öğrenciliğim zamanında tepki duymuyor değildim Mendes’e.Nasıl olur, diyordum, biraydın, bir ozan, hele Mendes gibi bir has ozan, hele de 20.yüzyılda, katolikliği resmen kabullenme gereksinimini duyar ve bunu şiirlerinin ana konularından biri yapar ? O zamanki beynim bunu anlamaya yetmiyordu. Şimdi, katoliklik vb. konularda yine aynı biçimde düşünmeme karşın, geçen yıllar bana şunu öğretti: Her inanca karşı, zorbalıksiz, içten ve bilgili olması koşuluyle, kesinlikle saygılı olmak ve bu saygıyı kuramda bırakmayıp, günlük yaşamda uygulama olgunluğunun somut örneklerini vermek. Bu nedenle, her sanatçıyı, doğaldır ki “bize göre” olumlu veya olumsuz yönlerden oluşan bir “bütün” saymak, bu bütünlüğü, gündelik didişmelere kapılıp parçalamamaya çalışmak gerekir diyorum. Belki de eleştirimizin başlıca çıkmazlarından birisi de, bu ilkeyi yalnızca lafta bırakıp, uygulama yürekliliğini gösterememesinde yatıyor.



Sanatçının bu acı yazgısı, Mendes’ten çok, geri bırakılmış, do layısıyle kalemiyle, birlikte dişiyle tırnağıyle de savaş verme durumunda olan bizim veya benzer ülkelerin sanatçılarının yazgısıdır.. Mendes, saygı içinde öldü. En ünlü kişilerle sahici dostluklar kurmuştu. Onu Batı’nın ilerlemiş toplumu hor görmedi, kendisine öğretim üyeliği olanağı sağladı ve genç beyinlere şiirin sesini kazımasına korkmadan, çekinmeden olanak verdi.

Şu an elimde, Murilo Mendes üzerine tek bir kitap var. Oda.Ruggero Jacobbi’nin 1960 yılında yayımladığı ” Lirici brasiliani-dal modernismoad oggi” adım taşıyan bir antolojisi. Bu antolojide de, Mendes hakkında eleştirel yargılardan başka, asıllarıyle karşı karşıya basılmış on şiiri bulunuyor.



Şimdi yeri yokken başka bir anı fırladı belleğimden.. Sivas Lisesinde, uzun yıllar Almanca dersi veren, o da Mendes gibi ipince, kadit kamber, o da Mendes gibi yarliğiyle bir gölge izlenimi uyandıran, kuru ekmekleri toplayıp Sivaslı kuşların pencere kıyısında karnını doyuran, sıma nereden Sivas’a düştüğünü, niçin düştüğünü, içinde nelerin kaynaştığını bilmediğimiz, yalnızca hüzün akan yüzünü görmekle yetinmek zorunda kaldığımız, geçtiğimiz yıllarda da bu dünyadan göçen Yusufçuk’u anımsatıyordu bana hep Mendes. Yusufçuk derdik ona. Belki Joşefti adı. Belki Yusuf’a çevri idi bizim illerde. Ama o bizim için hep Yusufçuk’tu. Ona değgin sayısız şeyler duyardık. Nazi’lerle işbirliği yapmış da, buraya kaçmış derlerdi. O zaman bizler Nazi’lik nedir, ne biçim bir şeydir bilmiyorduk. Kimse de kalkıp öğretmiyordu. Beni ilgilendiren tek şey, o zaman olduğu gibi, şimdi de, o yalnız, o kimsesiz, o kuşlarla konuşan, kuşların karnını doyuran “İnsan” olmuştu. Belki acı çekiyordu, belki pişmanlık. Belki de, kuşların karnını doyurarak, biz öğrencilerine baba gibi, insanca davranarak, ama bizim bilmediğimiz, yalnızca düşlemlediğimiz kötülüklerin cezasını ödemek istiyordu.



Mendes’le ilgili duygularım da buna benzer nitelikte. Niçin kendi ülkesini bırakıp Roma’ya yerleşmişti? Nasıl yerleşebilirdi? İçi rahat mıydı? Bir ozan, ülkesinden uzakta nasıl canlı, diri kalabilir ve üretici olabilirdi? Halkının, ülkesinin sorunlarını yüreğinde soluyup nasıl özü mleyebi lirdi? Gittikçe artan yabancılaşma; onu, bireysel, öznel sorunların didiklenmesine iterek, yeryüzü dünyasıyle, sürünen, ezilen, sömürülen kitlelerle İlişkisinin kesilmesine yol açmaz mıydı?

Bu sorunun yanıtını vermek için konuyu iyice incelemek gerekir.

Benim bu yazıdaki amacım, yurdumuzda hemen hiç tanınmayan, ama tepeden tırnağa ozan olmaktan başka, bir bir insan, yüreği yufka bir öğretmen olan Mendes’i, birkaç şiirinin çevirisiyle anmak.

Sevgiler sana Mendes hoca!

25.02.2021 16:48

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar

  • Yayınlandı: 25 Ağustos 2015 11:22

    Alper Keskin

    Lisede mendesin şiirlerini ezberlemiştim merasimde okumak için