Menü

Naci Erhun Türk Sinemasında

Naci Erhun, uzun yıllar Paris’te kaldığı için arkadaşları «Fransız Naci» diye çağırıyor. Erhun, Sorbonne Üniversitesinin edebiyat kurlarına ve ünlü sinema okulu İ.D.E.C.’e de özel olarak devam etmiş.

Naci ErhunSON günlerde Türk sinema çevrelerinde yeni bir gençten söz edilmeye başlandı. Bu ince uzun boylu gencin adı Naci Erhun… 23 şubat 1931’de İstanbul’da doğmuş. Babasının memuriyeti yüzünden, çocukluğunun büyük bir kısmı Anadolu’da geçmiş. 1948’de lise öğrenimini bitirdikten sonra, 1949 da tahsil için Fransa’ya gitmiş. Fransa Naci Erhun için bir dönüm noktası… Maceralı bir hayatın başlangıcı… Bu arada Naci Sorbonne’da edebiyat kurlarını takip etmek, ünlü sinema okulu İ.D.E.C.’e de özel olarak katılmak imkanını bulmuş.

-«1952’de Fransa’dan İsveç’e geçtim. Ünlü rejisör Ingmar Bergman idaresinde çevrilecek «Barrabas» adlı bir film için yapılan yeni oyuncu seçiminde, birinci geldim. «Barrabas» da oynadığımdan bir buçuk ay sonra Bergman’ın prodüktörle arası açıldı. O, filmi bırakınca, işin başına Alp Sceberge adlı bir rejisör getirildi. Bu yeni rejisörün yanında asistanlık yapıyor, figürasyon işlerini de takip ediyordum. Film bittikten sonra Fransa’ya döndüm ve burada bir Fransız mankeniyle evlendim. Evliliğimiz çok kısa sürdü, ayrıldık. Ayrılınca da İstanbul’a geldim. 1959’da tekrar bir Fransa yolculuğuna çıktım. 1961’e kadar Fransa’nın muhtelif yerlerinde kaldım. Şimdi 3 yıldan beri de İstanbul’dayım,» diyen Naci Erhun, bu süre içinde iki filmde oynadı. Biri Atıf Yılmaz yönetiminde «Azrailin Habercisi» idi, diğeri de Süreyya Duru’nun «Şoför Nebahat ve Kızı». Her iki filmde de Naci Erhun, özel yüz yapısı ve değişik stildeki oyunuyle sözü edilen bir kişi oldu. Ne var ki, Naci aşırı sinirli ve tedirgin bir genç… Uyanık fikirlerinin yanında, çok sert çıkışları da var. Bu çıkışları onu, sinema çevrelerinde yıkıcı bir kişi olarak tanıtmış. Aslında Naci Erhun bütün bu yanlış yorumların dışında…

Naci ErhunNaci Erhun Türk sineması konusunda diyor ki:

-«Günümüzüde Türk sineması bence «abstre» olarak kalmış bir sinemadır. Sinemanın, müşterek bir dili olduğuna göre yaptığımız filmleri bütün dünyadaki insanların (az veya çok) anlaması gerekir. Oysa Türk filmlerini, Türk halkı bile anlamıyor. Bizde bir de sansür var… Filmciliğe ağır darbeler indirdiği muhakkak… Fakat dünyanın her yerinde sinema sansüre edilir. Buna rağmen büyük filmler yapılmıştır. Bu da, bizdeki sansür baskısına karşılık iyi filmlerin yapılabileceğini gösteriyor. Sinema oyunculuğuna gelince: Türkiyede güçlü sinema oyuncusu var. Bütün mesele iyi bir yöneticinin eline düşmek… Türk sinemasında en büyük sorumluluğu yüklenmesi gerekenlerden biri de senaristler grupudur. Bugün tüccar senaryocular, güçlü yazarların imkanlarını engelliyor.

Bu durumda Türk sinemasına yeni bir anlayış ve yeni insanlar gerek. Şartların güçlüğüne rağmen yeni bir nesil de yetişiyor. Ancak bu yeni neslin Türk sinemasını kurtaracağına inanıyorum.»

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1964-tarihli-38-sayisi/)

09.02.2017 13:51

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 26 Ağustos 2015 16:32

    Ayşe Bilgiç

    Sonunda gelmişti Türk sinemasına
  • Yayınlandı: 31 Ağustos 2015 16:03

    SUZAN İLERi

    geldi ama pek bişey kattığını söyleyemeyiz :D