Menü

Prenses Süreyya Nasıl Artist Oldu?

Eskiden beri sinemayı severdi, genç kızken sinema artisti olmayı çok düşünmüştü… Evlendikten sonra, Şah sinemaya meraklı olduğu için İran Sarayının özel sinema salonunda sık sık film seyretmişlerdi. Böylece Süreyya uzaktan da olsa film alemi ile temasını kaybetmemişti. Dikkat edilirse bir, iki macera dışında Süreyya’nın adı ile birlikte dedikodusu çıkan erkeklerin çoğu sinema artistidir.

Prenses Süreyya

İKİ dakika geç kalmıştım…

Dar ve çakıl döşeli, iki yanı eski Roma stilinde yüksek duvarlarla çevrili Appia yolunda ilerliyorduk. Görünürlerde kimsecikler yoktu. Şehrin bu turistik bölgesi ılık sonbahar güneşinin altında, insanın içine ferahlık veren bir sessizliğe gömülmüştü. 183 numaralı villanın her tarafı sarmaşıkla kaplı bahçe kapısının önünde durduk. Affedilmesi imkansız bir suç işlemiş günahkar bir insan gibi, heyecan ve utanç içindeydim. Randevuya tam iki dakika geç kalmıştım. İçimden beni böyle zor durumda bırakan şoföre lanetler yağdırıyordum. Sanki arabayı biraz daha hızlı süremez miydi?… Kapıda beni Prenses Süreyya’nın müşaviri ve koruyucusu Edmond Saran karşıladı. Beraberce villadan içeri girdik. Büyük salondan yandaki kütüphaneye geçtik. Salon, kıymetli antika eşyalarla döşenmişti. Carlo Ponti’nin ilk eşine hediye etmiş olduğu villaydı bu ve ihtişamına hayran olmamak elde değildi. Oymalı masaların üzerindeki nadide kristal vazoların eşlerini ancak saraylarda görebileceğimizi düşündüm. Carlo Ponti, artık kalbinden söküp attığı karısının gönlünü almak için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Tavandan sarkan muhteşem avize gözlerimi kamaştırdı. Binanın 2. katı, yatak odalarına ayrılmıştı. Yan taraftaki kapıdan, doğru, sık ağaçlarla örtülü bahçeye çıkılıyordu. Kalın ve yüksek duvarlar, villanın dışardan görülmesine mani oluyordu. Ben kütüphanede, binanın değerini hesaplamaya çalışırken büyük, maun kapı gıcırdıyarak açıldı. İçeri, beyazlar giymiş narin bir gölge süzüldü.

Prenses Süreyya

ELEN Prenses Süreyya idi. Hemen yerimden fırladım. Prenses, gülümseyerek elini uzattı. Tokalaştık. Sonra ani bir kararla onun elini dudaklarıma götürdüm: Yumuşak ve serindi.

-«Ayakta kalmayın, buyrun oturun,» dedikten sonra kendisi de bir koltuğa yerleşti. Yüzünde hiç makiyaj yoktu. Dolgun dudaklarının tabii rengi koyu kırmızıydı. Gözleri açık yeşildi. Saçları da koyu kahverengi. Bir çokları gibi ben de Süreyya’nın kuzguni siyah saçlı olduğunu zannederdim. Farkına varmadan, dudaklarımdan: «Kahverengiymiş…» kelimesi dökülüverdi.

-«Kahverengi olan nedir?»

-«Saçlarınız…»

Süreyya, devam etti: «Saçlarım eskiden beri kahverengidir. Film çevirmek için hazırlığa başladığımız zaman, saçlarımı siyaha boyamamı istediler. Bu rengin bana yakışmayacağını biliyordum ama tabii ses çıkaramadım. Saçlarımı boyadılar. Bu defa da netice onları memnun etmedi.»

-«Bu filmin başarılı olmasını istiyorsunuz değil mi?»

-«Elbette.» Süreyya, tekrar gülümsedi. «Tabii işin başındayken sonuç hakkında kesin bir hükme varmak imkansız. Ben, sonucun başarılı olması için elimden geldiği kadar gayret edeceğim. Gerisi şansa ve biraz da rejisörlere bağlı. İlk filmde iyi rejisörlere düştüğüm için kendimi şanslı addediyorum.»

-«Uzun bir bekleme devresi geçirdiniz. Bu arada her şeyden vazgeçmeyi hiç düşündünüz mü?»

-«Sabırsızlanmasına sabırsızlandım, ama vazgeçmeyi düşünmedim. Şimdi de pişman değilim. Tam bir buçuk yıl kendimi sinema artisti olmaya alıştırmak için uğraştım ve nihayet gördüğünüz gibi çalışmalarım boşa çıkmadı.»

-«Kamera karşısına ilk defa çıktığını? dakikaları anlatır mısınız?»

-«Doğrusunu isterseniz, filme en zor kısmından başladık. Atina’daki sahnelerin çekilmesine başlanacağı gün, gecenin ikisinde yataktan kalktım. Eğer ilk sahneleri stüdyoda çekselerdi belki benim için daha kolay olurdu. Mamafih ilk günkü sahnede fazla rolüm yoktu. Hiç konuşmadan birkaç adım yürümem icabediyordu. Arkamda da fon olarak Akropolis görünecekti. Bu şekilde halk karşısına çıkmaya zaten alışkındım. Fakat tabii bu defa bambaşka hislerin etkisi altındaydım. Yeni bir hayata başlıyordum.

-«Bu Filme başlıyacağınız günün gecesi, rahat uyudunuz mu?»

«Hava çok sıcaktı. Zaten gece yarısı da kalkmak zorundaydım. Onun için pek de iyi uyudum sayılmaz.»

-«Yeni hayatınıza başlayacağınız gece ellerinizi açıp dua ettiniz mi?»

-«Kelimenin tam manasiyle dini anlamda bir dua okumadım ama kendime göre bir şeyler mırıldandım. Tanrıdan bana zorlukları kolaylıkla yenmem hususunda yardımcı olması için yalvardım. Ben aynı filmde, üç değişik kadını canlandınyorum. Seyircinin gözleri film boyunca benim üzerimde olacak. Bu, bir taşla üç kuş vurmaya benziyor.»

-«Peki, ya bu film başarı kazanmazsa o zaman ne yapacaksınız?»

Prenses Süreyya-«Başarısızlığın sebeplerine göre yeni bir plan kuracağım herhalde. Eğer film sırf benim kabiliyetsizliğim yüzünden kötü olursa tabii film çevirmekten vazgeçeceğim. Fakat etrafımdakiler gelecek için ümit vadettiğimi söylerlerse o zaman iş değişir.»

-«Sinema artistliğinde sebat etmek niyetinde misiniz?»

-«Evet, biraz önce de dediğim gibi, ilk filmim başarısız olmazsa, film çevirmeye devam etmek niyetindeyim. Fakat ihtiyarlık günlerimde de kamera karşısında büyük anne rollerine çıkmayı düşünmüyorum.»

-«Genç kızlık günlerinizde sinema artisti olmayı düşünmüyordunuz değil mi?»

-«Yanılıyorsunuz. Ben eskiden beri sinemayı severim ve tahminlerinizin aksine sinema artisti olmayı da çok eskiden tasarlamıştım. Fakat babam benim kamera karşısında rol yapmama katiyen izin vermedi.»

-«O zamanlar hangi artistleri beğenirdiniz?»

-«Ingrid Bergman ve Bette Davis’e hayrandım. İranda da sarayda özel sinema salonumuz vardı. Şah sinemayı çok sevdiği için, beraber bol bol film seyrederdik.»

Prenses Süreyya, bu sözleri söylerken bir an için gözlerinin daldığını farkettim. Sesindeki o eski neşeli ton da kaybolmuş, insanın kalbini titreten buruk, kederli bir ifade almıştı. Fakat bu çok uzun sürmedi. Sabık kıraliçe, genç sinema yıldızı hemen kendini toplayıp eski günlerini anlatmaya koyuldu.

Zihnimi kurcalayan bir mesele vardı. Bunu Prensese açmazsam rahat edemiyeceğimi düşündüm: «Marlon Brando, Kirk Douglas, George Peppard gibi tanınmış aktörlerin sizinle aynı filmde rol almak istemedikleri söyleniyordu. Doğru mu?»

Prenses, hızla başını salladı: «Hayır, hayır. Bahsettiğiniz aktörlerle ciddi bir müzakereye girişilmedi. Zaten elde doğru dürüst bir senaryo da yoktu.»

-«Sinemayı mı, tiyatroyu mu daha çok seviyorsunuz?»

-«Tiyatroya bayılıyorum. Ama İtalyan tiyatrosundan pek zevk alamadım. Alman tiyatrosunu çok beğeniyorum. Münih’teyken her fırsatta tiyatroya giderdim. Max da Alman tiyatrosunu çok seviyor. Fakat Fransız tiyatrosuyle mukayese kabul etmiyeceğini de itiraf ediyor.»Prenses Süreyya

Süreyya, Maximilian Schell’den kısaca «Max» diye bahsediyordu ve onu kendisine ait bir şahıs olarak iyice benimsemişti. Gerçi kadın, zaman zaman maziyi hatırlamakla beraber, artık hayatının o devrini kapamış, tamamen Maximilian Schell’in etkisinde kalan bambaşka bir alemin insanı olmuştu. Onunla evlense de evlenmese de hayatını Max’e bağladığı kolayca anlaşılıyordu.

Süreyya’nın sinema aleminde pek kısa bir mazisi var. Fakat buna rağmen o da meslektaşlarının çoğu gibi hareketlerinin ve sözlerinin yanlış anlaşılmasından şikayetçi. Hele isminin bir türlü doğru telaffuz edilmemesine içerliyor.

-«Ben her zaman ismimi Soraya olarak yazıyorum. Fakat herkes bunu Soroya okuyor, ilk günlerde ismimi yanlış okuyanlarla hayli mücadele ettim. Ama bunun faydasız olduğunu anlayınca vazgeçtim.»

-«Rol arkadaşınız Richard Harris’in de size Soroya diye hitabettiği söyleniyor. İlk zamanlar ona da kızdınız mı?»

-«Hayır. Richard Harris son derece iyi bir insan. Banao kadar büyük yardımları oldu ki, basit bir telaffuz hatası yüzünden böyle kıymetli bir dostu kaybetmek istemem. Onunla ilk karşılaştığım an şahsiyet sahibi ve aynı zamanda iyi kalbli bir insan olduğunu anlamıştım.»

-«Daha önce Richard Harris’le yaptığım bir konuşmada onun sizi hayranlık derecesinde beğendiğini hissettim. Buna bir diyeceğiniz var mı?»

Prenses Süreyya-«Sadece, farkındayım diyeceğim, ilk karşılaştığımızandan itibaren ilgisini hissettim… Çok iyi bir arkadaş Harris, buraya birkaç defa bu evde ziyaretime geldi.»

-«Kendinize meslek olarak sinemayı seçmenizin özel bir sebebi var mı? Yoksa olayların akışı mı sizi bu yola sürükledi?»

-«Daha önce de belirttiğim gibi, genç kızken tiyatro okuluna devam etmek istemiştim. Fakat babam son derece muhafazakar bir aile reisiydi. Bu isteğimi katiyen kabul etmedi. Sonra da zaten evlendim ve uzun bir süre artist olmayı aklıma getirmedim. Eşimden ayrıldığım zaman çok üzgün ve şaşkındım. Şahsiyetimi kaybetmiştim. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Üç dört yıl sadecebir insan olarak yaşamayı denedim. Gece klüplerinde sabahlamak, bol bol seyahat etmek insanı mesut etmeye kafi gelmiyor. Fakat benim herhangi bir büroya gidip çalışmama da imkan yoktu ki… Neyse aklıma çocukken kurduğum hayaller geldi. Sinema artisti olmaya karar verdim. Amerikalı prodüktör Hal Wallis’in kızkardeşi Nina Wallis de uzun zamandan beri bu konuda bana ısrar edip duruyordu. Fakat Nina, doğrudan doğruya Hollywood’a gitmemin fayda yerine zarar vereceğini söylemişti. Önce Avrupalı bir prodüktör ile çalışmanın daha doğru olacağım söylüyordu. O sıralarda Dino di Laurentiis’den teklif alınca hiç düşünmeden kabul ettim.

Süreyya, tahminimin aksine benimle gayet açık ve samimi bir lisanla konuşuyordu. Hali tavrı da eskisine nazaran adamakıllı değişmişti. Artık gerçekten eski günlerini unutmuşa benziyordu. Kimbilir belki de onunla ikinci röportajı yapmak için randevu isterken, Bayan Maximilian Schell’i aramam icabedecekti.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1964-tarihli-48-sayisi)

22.09.2015 17:12

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 26 Ağustos 2015 12:15

    Burcu Semiha

    baya calkantılı dönemler geçirmiş