Menü

Serap Aksoy Zoru Başardı

«Kartallar Yüksek uçar»ın ilk kez kamera karşısına geçen genç oyuncuları, Sadri Alışık, Selda Alkor gibi ustaların yanında, ezilmeden diziye omuz veriyor, başarıda söz sahibi oluyorlar. Hamdi Kalkavan, Serap Aksoy, Bülent Bilgiç, Nilgün Dizdar, Meral Gökçe, oyun güçleriyle, genç kuşak sıkıntısı çeken sinemamız için umut verici adaylar olduklarını kanıtlıyorlar.

Üstlendiği şizofren kadın tipinin hakkını veren genç balerin Serap Aksoy’la, Ses okurları için gerek dizideki rolü, gerekse özel yaşamıyla ilgili bir söyleşi yaptık:

– Sayın Serap Aksoy, sapat yaşamınız ne zaman başladı?

«10 yıldır bale yapıyorum. Münih Devlet Konservatuvarı’nı bitirdim ve yurda dönüşte. Devlet Opera ve Balesi’ne girdim. Halen ‘1001 Gece Masalları’ balesi için provalarımız sürüyor, ocak ayında premiyer yapacağız.»

– Peki, «Kartallar Yüksek Uçar» da oynamanız nasıl oldu?

«Can Gürzap’la aynı binada çalışıyoruz, onun aracılığıyla oldu. Önce, Doktor Nedret rolünü önerdiler. Çok sevmedim, derinliği olmayan bir roldü. Mebrure ise zor, fakat çok güzel bir rol. Yönetmen Hüseyin Karakaş’ın ‘Yılkı Atı’ adlı bir yapımını izlemiştim. Öylesi güzel bir yapımı imzalayan yönetmenle çalışmayı, düşünmeden kabul ettim.»

– İlk kez kamera karşısına geçen biri için, böylesine zor bir rol riskli değil mi?

«Öyle tabii. Zaten oynarken çok zorlandım. Şu anda seyrederken, ne kadar zor olduğunu daha iyi anlıyorum. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Yıldırım Aktuna’yla görüştüm. Önerileri bana yol gösterdi. Sonra diziyi izlerken, beni çok gerçekçi bulduğunu açıklaması, beni çok onurlandırdı. Ayrıca, dizinin ön çalışmaları sürerken, şizofreni üzerinde tez hazırlayan bir arkadaşımla bir ay çalıştım. Bir şizofrenin bakışlarını, duygularını, insanlarla olan ilişkilerini haftalarca gözlemledim.»

– Sizin özel yaşamınızda psikolojik sorunlarınız oldu mu, ya da bu dizi, sizin psikolojik yapınızı olumsuz yönde etkiledi mi?

«Psikolojik sorunlarım olmadı. Çok değişken bir insanım. Bazen çok neşeli, bazen hüzünlü. Duygularımı çok belli ederim. Ağlamayı sevmem. O nedenle dizinin ağlama sahnelerinde çok zorlandım. Dizinin beni etkilemesine gelince, şizofreni kalıtımsal bir ruh hastalığı… Bunu canlandırarak şizofren olmak mümkün değil. Dizi beni yordu yalnızca ve çekim bittikten sonra Marmaris’te güzel bir tatil yaptım.»

– Sayın Aksoy, «Kartallar Yüksek Uçar» ‘Dallas’a, sizin canlandırdığınız Mebrure Karabulut ise Sue Ellen’a benzetildi. Siz bu benzetmelere katılıyor musunuz ?

«Bu tür benzetmelere çok karşıyım. Özümüzde taklit var ve bunu her şeyde arıyoruz. Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve kültürel düzeyi bir Amerika’nın düzeyiyle boy ölçüşebilecek düzeyde mi? Öyleyse nasıl kıyas yapılabiliyor? Ben Amerikan dizilerini sevmiyorum. ‘Hanedan’, ‘Dallas’, ‘Şahin Tepesi’ gibi dizileri genellikle izlemiyorum. Dolayısıyla ‘Kartallar Yüksek Uçar’ın dizi olarak da, tipler olarak da onlara benzetilmesine karşıyım.»

– «Kartallar Yüksek Uçar»da sizi çeken nedir?

«Senaryo çok güzel. Sevaplarıyla, günahlarıyla güzel bir senaryo. Tipler çok güzel yerine oturmuş Kamera çok güzel kullanılmış. Hüseyin Karakaş, oyuncu psikolojisinden anlayarak çalışan bir kişi. Herhalde en zor ben çalıştım. Kendisini biraz yordum.»

– Zorluğu yaratanın, rolün güçlüğü olduğunu biliyoruz. Kamera karşısına geçmek zorladı mı?

«Çok fazla zorlanmadım. Sahne hayatından gelen bir esneklik var. Kendimi sahne üzerinde oynamış gibi hissettim. Rolüme tamamen içtenlikle yaklaştım, başarımda yaratının payı büyük.»

– Çekimlerden ilginç bir anınız var mı?

«Evet, Baltalimanı’nda bir hastanede kriz sahnelerini çekiyorduk… Yapamayacağımı hissettim bir an. ‘Biraz dolaş’ dediler, hastane sahneleri üstüste çekildiği için yordu beni. O gün de Hüseyin Karakaş’ın otoritesi üstündeydi. Ben, ‘Yapamayacağım’ dedikçe o diretti. Klaket tam yüzüme geldi, ‘şuradan kendimi denize atayım, kaçayım’ dedim. Klakete bir kafa attım. Herkes dehşetli gülmeye başladı.»

– Çekim iptal edildi mi?

«Hayır. Ya inatçılıktan, ya da çekimin bitmesi gerektiğinden çok uzun bir aradan sonra çekim yapıldı. Konsantrasyonumun bozulmaması gerektiğinden ve hastanenin kirasının eklediği ekonomik yükü, zamanı geçirerek arttırmamak için sanıyorum, ardarda çekildi hastane sahneleri.»

– Dizinin çekimleri ne kadar zamanınızı aldı?

«7 ay süreyle bağlandım. Sonlarına doğru bale çalışmalarına başladım. Yaz boyunca üç ay eve kapandım, ne deniz, ne güneş hiç yanmamam gerekiyordu. Sahnelerin devamlılığı için gerekliydi bu.»

– Klasik müziğe hayran bir kişiliği canlandırıyorsunuz. Gerçek yaşamda da klasik müziği seviyor musunuz?

«Opera müziğine hayranım. Çaykovski. Bela Bartok, Richard Wagner’i çok severim.»

– Operayla yakınlık yalnızca dinleyici olarak mı?

«Hayır, iki kez Almanya’nın Bayreuth kentinde yapılan Wagner Opera Festivali’ne katıldım… Orada Tannhauser’ın ‘Parsifal’ ve ‘Usta Şarkıcılar’ operalarında dans ettim. Bu arada Türkiye’de sayısız opera, operet ve müzikallerde dans ettim.

– Wagner Opera Festivali’ne katılmanız nasıl oldu?

«Bale direktörü Riccardo Duse, Türkiye’de benim de dans ettiğim ‘Faust’ balesini sahneye koymuştu. Onun çağrılısı olarak ben, Lale Mansur, Nevin Arık ve Ender Savaşkurt, festivale gittik, iki ay süreyle iki kez katıldık festivale.»

– Bale mi, oyunculuk mu desek seçeceğiniz hangisi olur?»

«Oyunculuğu çok sevdim. Hatta bu kadar senedir baleye verdiğim emeği oyunculuğa yermek isterdim. Oyunculuk bale kadar nankör değil. Balerinlik, maden işçiliğinden sonra, dünyanın en zor işi. Çok küçük yaşta başlayıp, çok genç emekli oluyorsunuz.»

– Balerinlik sürekli çalışma gerektiriyor değil mi?

«Her gün 5-6 saat egzersiz yapmak gerekli. Benim kilo almaya çok müsait bir bünyem var. Senelerdir bale için vücudumla uğraşmaktan bıktım. Daima disiplin içinde olmak, stres yaratıyor.»

– Yine diziye dönelim… Neden kendinizi seslendirmediniz?

«Seslendirme ayrı bir teknik işi, bu konuda bir eğitimim ve pratiğim yok. Onun için Bu riski göze alamadım. Tabii insanın kendini seslendirmesi çok güzel. Seslendiren bu işi severek mi yapıyor, bilmiyorsunuz. Ben bu konuda çok şanslıyım. Arşen Gürzap’ın ses fonu benim yapıma, tipime çok uydu. Çok güzel seslendirmiş beni. Ses Dergisi aracılığıyla kendisine teşekkür ederim.»

– Bize Mebrure tipini biraz açar mısınız?

«Mebrure, yaptığı zoraki evliliğin bedelini çok ağır ödemiş. Evliliği istememiş ama, bir yerde parayı tercih etmiş. Kamuran’la olan aşkı tümüyle platonik, onu kolejdeki sevgilisiyle özdeşleştiriyor. Zaten şizofreninin tipik özelliği, geçmişe aşırı bağlılık, nostalji.»

– Bir de kızınızı canlandıran Nilgün Dizdar’la aranızda fazla bir yaş farkı olmaması var. Bu, çekimler sırasında sizi rahatsız etmedi mi? Yani kardeşiniz olacak yaşta birinin annesi olmak sizi zorlamadı mı?

«Hiçbir zaman güzelliğim bozulmadan anne olayım diye düşünmedim. Gerek saç, gerek makyaj, gerek giysiler olarak gerçekten nasıl bir anne olmam gerekiyorsa, öyle olmak istedim. Bunu Attila İlhan’a söylediğim zaman, ‘Dünya sinemasında bütün oyuncular güzelliklerinin bozulmamasını istiyorlar. Sen artistik düşünüyorsun, doğrusu da bu zaten’ dedi. Otuz yaşındayım… Nilgün’le aramızda 10 yaş var. Bu önce sorun gibi görünüyorsa da, tüm çekim ekibi olarak A’dan Z’ye kadar büyük uyum içinde çalışmamız, bu tür dezavantajları yok etti.»

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-48-sayisi)

01.08.2019 09:36

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar