Menü

Serpil Çakmaklı’da Rüzgar Dindi

«İŞTE böyle» diye sözünü bitirdi Nihal…

Uzun konuşmasından sonra karşısında oturan Ali’nin tepkisini bekledi. Oysa o, kendisini yıllardır tanıyan, zaman zaman dünyadaki en yakın olarak hissettiği insan, hiçbir tepki göstermeden yüzüne bakıyordu. Karşısındakinin bu tepkisiz, bomboş bakışları Nihal’i biraz da hayal kırıklığına uğratmıştı, hatta kızdırmıştı dahi…

«Söyleyecek bir sözün yok mu?» diye sordu. Bir yandan da Ali’nin bir şeyler yapmasını, hiç değilse üzüntülü bir bakışını yakalamayı umuyordu.

«Hayır» dedi Ali. «Yok. Madem ki ayrılmayı istiyorsun, sana engel olamam.»



«Dediklerim mantıklı değil mi? Hiç değilse onu söyle. Ayrılmamız gerekiyor değil mi?»

«Eğer ayrılmamız gerektiğini düşünüyorsan, ayrılmalıyız.»

«Başka bir şey demeyecek misin?»

«Hayır.»

Nihal aniden içinde bir kırıklık, bir üzüntü duydu.

«Peki» dedi. «Oldu.»

Ali gülümseyerek ayağa kalktı, elini uzattı.

«Allahaısmarladık» dedi. «Sana iyi şanslar. Kusura bakma, acele bir işim var da. Daha fazla kalamayacağım.»

Nihal, Ali’nin ardından bakakaldı.

Çay bahçesi ani gelen baharla Dirlikte tıklım tıklım doluydu. İnsanlar her zamankinden daha bir neşeli, daha bir canlıydılar. Neşeli konuşmalar, neşeli kahkahalar geliyordu Nihal’in kulağına. Oysa o, şu anda baharın getirdiği tüm bu güzelliklerin farkına varamayacak kadar üzgündü.

«Demek ki beni hiç sevmemiş» diye düşündü. Demek ki her şey bu kadar basitti, her şey bu kadar kolay sona erecekti.

Ya o geçen iki yıl? Hiç mi önemi yoktu o geçen iki yılın?



«Demek ki yokmuş» diye düşündü Nihal. Her şey böylesine çabuk bittiğine göre…

Yerinden kalktı, artık iyiden iyiye yeşillenen ağaçların arasından yürüdü. Bu konuşkan, neşeli kalabalığı geride bırakıp sadece ve sadece otomobil gürültülerinin hakim olduğu caddeye çıktı.

Yapacak bir işi yoktu.

«Nereye gitsem?» diye düşündü. Yoksa gidecek bir yeri de mi yoktu? En iyisi eve gitmekti. Doğrusu ya böyle güzel bir havada evde oturmak herhalde korkunç bir olay olacaktı.

«Çay yaparım» dedi içinden.

Tek başına çay içmek… Her zaman isteyip de gerçekleştiremediği gibi tek başına çay içecekti işte.. Ya bu üzüntüsü niyeydi?



Otobüs durağına geldi. Caddedeki keşmekeş, gürültü onu her zamankinden daha bir sıktı, daha bir yordu. Yanında duran kadına baktı. Gözlerine, yüzündeki ifadeye…

«Daha önce görmüş müydüm acaba onu?» diye aklından geçirdi. Evet, biraz önce çay bahçesinde tam karşısında oturuyordu. Acaba o da onun gibi sıkkın mıydı şu anda? Gerçi pek de öyle bir hali yoktu.

Tıklım tıklım otobüse kendini zorlukla attı. Oysa o genelde kalabalık otobüslere binmekten kaçınırdı. Durakta bir ikincisini beklemek daha kolay gelirdi.



Erkenden bastıran sıcak, kalabalık ve o bahar havasının verdiği kendine özgü yorgunluk…

Otobüsün camından dışarı bakmaya başladı Nihal… Her yer birbirinin ne kadar da aynıydı. Caddeler oradan buradan uzanıyor, sonunda meydanlarda birbiriyle bütünleşiyor ve ardından tekrar oraya buraya dağılıyorlardı. İşte tüm bunların arasından giden yüzlerce otobüs, otomobil ve binlerce insan… Güzel-çirkin, iyi-kötü. Aslında güzel ve çirkin, iyi ve kötü diye bir kavram da yoktu. Çünkü tam anlamıyla güzel bir insan ya da tam anlamıyla çirkin bir insan olamazdı.

«Nerelere kaydı aklım?» diye düşündü. Evet, nerelere kaymıştı aklı.

Aklına Ali’yle ilk karşılaşmaları geldi…

Onu okul yıllarındayken tanımıştı. Uzun süre birbirlerinin farkında dahi olmadan aynı okula devam etmişlerdi. Sonra bir gün karşısında buluvermişti Ali’yi… Bir tesadüf sonucu. Aslında aynı okulda okuyan iki insan için tesadüf sonucu birbirleriyle tanıştılar demek anlamsızdı. Ve o andan sonra birbirlerinden ayrılmayan iki arkadaş, iki dost olmuşlardı.

Yıllarca birbirlerini tanımamış olmalarıydı saçma olan. Sonra bu arkadaşlıkları sürüp gitmişti. Ali sürekli ona karşı iyi niyetli, dürüst ve anlayışı davranmıştı. Sevgi doluydu her zaman.

Ancak Nihal gelecekten, yaşamdan Ali’nin beklediğinden çok daha farklı şeyler bekliyordu. İşte Ali’yle farklı olan yanları buydu. İki farklı insan…

Sonunda da Nihal, her şeyi kesip atma gereğini duymuştu…

«Ben bıraktım» diye düşündü. Peki bu üzüntüsü niyeydi? Bu sıkıntısı?



Eve geldi. İçerinin suskun ve dingin ve her evin o kendine has kokusunu içine çekti. Pırıl pırıl aydınlıktan sonra içerinin loşluğu ona odaların daha da karanlık olduğu izlenimini verdi. Kapalı perdelerin arasından uzaktaki denize baktı. Bugün her zamankinden daha bir aydınlık maviydi deniz… Doğallığı yıkan ama varlığı son derece gerekli olan köprüye ve ardından karşılara, yeşilliklere takıldı gözleri. Güzel bir şehirde yaşıyordu o. Bunun kıymetini bilmesi gerekirdi, olanaklarından yararlanması…

Sonra tekrar aklına Ali geldi.

«İyi insandı» diye düşündü.

Başlangıçta Ali’yi sevmişti gerçekten. Ama geçen zaman süreci içinde onun kendini sürekli yenilemesine karşın Ali, olduğu yerde kalmıştı. Artık ikisi de birbirinden çok farklı dillerde konuşur olmuşlardı. İstekleri ve beklentileri birbirinden çek farklı boyutlara ulaşmıştı.



Bir an, «Keşke bütün bunlar olmasaydı» düşüncesi geçti aklından..

Keşke tüm bunlar olmasaydı da, her şey eskisi gibi kalsaydı da bu ayrılık olmasaydı. Ama zaman geçiyordu ve geçen zaman dilimleri birtakım gelişmeleri de beraberinde getirmişti. Zamanı durdurmak, gelişimleri durdurmak onun elinde olmayan bir kavramdı…

Sıkıntıyla uzandı. Arkasını güneşe, aydınlığa döndü, gözlerini kapadı, uyudu…

Kalabalık cadde… Birbiri peşisıra koşuşan insanlar…

Nihal karşıdan karşıya geçerken, «Bu şehirde hiç mi tenha yer yok» diye aklından geçirdi. Birbirini omuzlayan, hep bir yerlere yaracakmış gibi koşuşturan insanlar.

«Oysa varılan yer hep aynı, değişen bir şey yok»… İşte böyle düşünüyordu Nihal…

Çalıştığı yerin merdivenlerine vardığında elektrikler kesildiğinden asansörün işlemediğini gördü. Merdivenleri tek tek, basamak basamak çıkması gerekiyordu. Ve her zamanki alışkanlığıyla tüm basamakları koşarcasına, sanki birisiyle yarış edercesine çıkmaya başladı.



Kendini koltuğuna attığında nefes nefese kalmıştı. Oturduğu yerden etrafı seyretmeye başladı. Karşısında üç yıldır kendisine çalışma arkadaşlığı eden Neşe vardı.

«Selam» dedi gülerek.

Neşe, her zamanki gibi, «Günaydın» dedi en resmi tavrını takınarak…

İşte böyleydi… Günler haftaları, haftalar ayları ve aylar yılları takip ederken karşısında oturan Neşe ve diğer arkadaşlarıyla sürüp giden ve her geçen gün daha bir tekdüzeleşen işiyle Nihal kendini sürekli yenilemenin, sürekli iyi ve güzel şeyler yapmanın peşindeydi. Bunu ne dereceye dek başarabiliyordu?



Uzun koridorun sonuna gitti. Yükseklerden o sık, birbirinden hiç farkı yokmuşçasına birbiri içine girmiş evlere, şehri saran denizin griliğine, incecik birer şerit gibi görülen yollara baktı.

Bir an kendini minicik, ufacık hissetti. O anda gerçekten de güçsüzdü. Kaşlarını çattı. Böyle olmak istemiyordu. Başını yukarı doğru kaldırdı. Olmak istediği böyleydi.

Sonra hızla geriye döndü, masasına yöneldi. Yapacak çok işi vardı.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-16-sayisi)

28.09.2020 22:44

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar