Menü

Şeytan Kurusu

GENERAL tok sesiyle sordu:

-Başka şüphelendiğiniz kimse var mı?

-Dört teknisyen var. Bütün gece boyunca hepsi sağda, solda görünmüşler. Katil de laboratuvara saat 18’le 23 arasında girdiğine göre, teknisyenler temize çıkmış sayılabilir. Tabii katil olarak. Hardanger şimdi onların geceyi nasıl geçirdiklerini dakika dakika tespit ettiriyor. Çünkü içlerinden biri, nöbetçileri yanıltmak için tertiplenen oyunun kahramanlarından olabilir. Ama bu olay belki de cinayetle hiç ilgili değildir. Hartnell de temize çıkmış gibi görünüyor. Ama gösterdiği delil o kadar safça ki, uydurma dahi olabilir. Onunla bir kere daha görüşeceğim.

Adeta nefes almadan devam ettim:

-Gelelim Chessingham’a. Araştırma kimyageri yardımcısı olarak aldığı para, büyük bir şey değil. Buna karşılık rahat rahat koca bir ev çeviriyor. Bir hizmetçisi var. Hasta annesine bakması için kız kardeşini de yanında alıkoyuyor. Annesinin sağlık durumu ise oldukça kötü. Bir doktor sıcak bir ülkeye giderse, daha uzun yıllar yaşayabileceğini söylemiş. Kendisi sözde yad ellere gitmek istemiyormuş, ama bence oğlunu daha fazla sıkıntıya sokmamak için böyle diyor. Kim bilir, belki de Chessingham annesini dışarıya göndermek için bir anda büyük paraya malik olmak istemiştir. Birbirlerine son derece bağlı insanlar. Yalnız bu işe Hardanger’i karıştırmak istemem. Acaba siz Chessingham’ın bankadaki hesabını sordurtabilir misiniz? Ayrıca kendisine gelen ve kendisinin gönderdiği mektupların kontrol edilmesini istiyorum. Bir de hiç otomobil ehliyeti almış mı, öğrenir misiniz? Nihayet civardaki tefecilere borçlu olup olmadığını öğrenmek isterim. O tarafları haraca kesen Tuffnell ve ortağı Hanbury’den para almadıkları muhakkak, ama daha başkaları da var. Chessingham pek evden dışarı çıkan bir tip değil. Fakat postayla Londra’daki bir firmadan para getirtebilir.

General alaycı bir sesle sordu:

-İstediklerin bu kadarcık mı?

-Bu noktaların çok önemli olduklarını sanıyorum da efendim.

General beni tepeden tırnağa kadar süzdü:

-Easton Derry bu işe kendini fazla kaptırdığı için ortadan yok oldu. Acaba sen benden neler saklıyorsun Cavell?

-Neden böyle diyorsunuz efendim?

-Kim bilir? Belki de bunu sana sormakla saçmalık ettim. Sanki sakladığın bir şey varsa, söyleyecekmişsin gibi…

Kendi bardağına viski doldurdu. Fakat daha bir yudum bile almadan, bardağını masanın üzerine bırakıp, sordu:

-Sence bu işin ardında ne saklı delikanlı?

-Şantaj ! Ama şöyle, ama böyle, fakat şantaj. Cebinde Şeytan Kurusu ve botulinus virüsleri ile dolaşan meçhul düşmanımız, şu anda dünyanın gelmiş geçmiş en muazzam şantaj silahına malik. Hedefi de her halde para ! Aklın, hayalin alamayacağı kadar büyük bir para. Hükümet virüsleri geri almak isterse, bu, her halde kendisine bir servete mal olacak. Yok, buna yanaşmazsa adamımız bu sefer, «Bir yabancı devlete satarım,» diye başka bir şantaja kalkacak. Benim aklıma gelen bu. Ve asıl korktuğum, bir cani ile değil, bir deli, bir meczupla mücadele zorunda kalmak ihtimali. Sakın bir delinin böyle şeyler tertipleyemeyeceğini söylemeyin. Çünkü bazılarının ne kadar parlak zekalı olduklarını bilirim. Korktuğum başıma gelirse, bu adamın, «İnsanoğlu savaşı yeryüzünden yok etmelidir. Yoksa bir gün savaş insanoğlunun kökünü kazıyacaktır,» diye düşünenlerden olması mümkün. Ne var ki bu sefer saha daha dar: «İngiltere, Mordon’un kökünü kazımalı, yoksa ben İngiltere’nin kökünü kazıyacağım» diyebilir. Mesela şu anda adamımızın büyük gazetelerden birine gönderdiği mektupta, elindeki virüslerle ne yapmak istediğini açıklamadığı ne malum?

-Bu mektup fikri de nereden aklına geldi? diye sordu General.

-Çünkü buna mecbur. Şantajın ruhu, baskıdır. Virüsleri çalan da, reklamını yapmak zorunda. Dehşete kapılmış bir halk kitlesi kadar, hükümeti adamın isteklerine boyun eğmeye zorlayacak büyük ve güçlü bir baskı aracı düşünebilir misiniz? Üstelik, halk dehşete kapılmakta da son derece haklı olacak.

General birden sordu:

-Bu gece saat ona beş kala ile on arasında neredeydin?

-Ben mi? Şey… Neredeydim sahi?

Başımı kaldırdım. Sert bakışlarla, karşılıklı birbirimizi süzdük. Hiç beklemediğim bu soruya ağır ağır cevap verdim:

-Alfringham’da, Waggoner’s Rest otelinde… Mary, Hardanger ve Johnston adında bir memurla konuşuyordum.

-Ya yaşlanıyorum, ya da bunadım ben.

Böyle diyerek başını öfkeyle iki yana salladı, önündeki dosyadan bir kağıt çıkarıp, bana uzattı:

  • Şunu bir okusana Pierre.

Kağıdı aldım. Benim için bundan daha kötü bir şey olamazdı. Bu, Reuter haber ajansının tamamen büyük harflerle yazılmış bülteninden bir yapraktı. «İnsanoğlu ya savaşın kökünü kazıyacak, ya da savaş insanoğlunun sonunu getirecek,» diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu:

«Dünyadaki gelmiş geçmiş savaş şekillerinin en korkuncu olan bakteriyolojik harbi yok etme gücüne bugün ben malik bulunuyorum. Yirmi dört saat önce Wiltshire’da, Aifringham yakınındaki Mordcn Araştırma Enstitüsünden aldığım sekiz ampul botulinus toksini, elimin altında. Bu arada iki insanı öldürmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Fakat pişman değilim. Çünkü insan neslinin var olması, ya da yok olması bahis konusu iken, iki kişinin hayatının ne önemi olabilir?

«Ustaca serpildiği takdirde, ampullerden herhangi birinin içindeki toksinler İngiltere’deki bütün canlıları yok etmeye yeter. Ateşe karşı ateşle mücadele edeceğim ve şeytanı, şeytanın kendi gü cüyle yok edeceğim.

«Mordon tesislerinin kökü kazınmalıdır. Ortadan kaldırılmalı, bir taşı ayakta bırakılmamalıdır. Mordon’daki bütün denemelerin derhal durdurulmasını ve içinde şeytani çalışmalar yapılan binaların dinamitle havaya uçurulduktan sonra, buldozerlerle arazisinin dümdüz edilmesini emrediyorum.

«Emrimin alındığını ve uygulanacağını yarın sabah B.B.C.’nin saat dokuzdaki radyo yayınında bildireceksiniz.

«Emirlerim yerine getirilmediği takdirde, sonuçlarını hiç bir zaman görmek istemeyeceğim adımlar atacağım. Ve bu adımları atmakta tereddüt etmeyeceğim. Savaşın yeryüzünden ebediyen kalkmasını isteyen uluların ulusu Tann’mn arzusu budur ve arzusunu uygulamak için de, beni seçti!

«İnsanoğlunu, insanoğlunun kendisi kurtaracaktır.»

Okuyup bitirince, kağıdı masanın üzerine koydum.

General sordu:

-E, ne buyrulur buna?

-Bir deli, dedim. Zıvanadan çıkmış bir meczup!

Generalin yüzü gerildi. Gözlerinde öfke kıvılcımları çaktı.

  • Aman Allahım, Cavell ! Böyle bir mesaj alıyoruz da, senin bütün elinden gelen saçmalamak mı oluyor?
  • Ne yapmamı istiyorsunuz efendim? Oturup ağlayayım mı? Muhakkak ki korkunç birşeyle karşı karşıyayız. Ama bunu bekliyorduk. Öyle bir mesele ile karşı karşıyayız ki, hislerimizi değil, kafamızı kullanmak şart.-Haklısın, haklısın tabii ! Tahmininde de öyle bir isabet kaydettin ki…-Bunu Alfringham’dan telefonla mı haber verdiler size? Bu gece, ona beş kala ile on arasında, değil mi?-Bunun için ayrıca özür dilerim senden. Neredeyse kendimden bile şüphe edeceğim. Mesaj, Reuter ajansının Londra bürosuna telefonla gayet ağır ağır dikte edilmiş. Reuter’dekiler önce şaka zannetmişler. Fakat ihtiyaten bir kere Alfringham’a telefon etmişler. Virüslerin çalındığı ve cinayetler bu sırada henüz resmen açıklanmamıştı. Resmi makamların budalalığı tabii! Çünkü Wiltshire’ın yarısı ile gazeteler olayları çoktan öğrenmişlerdi. Reuter’in muhabirleri ilk teşebbüslerinden ancak bir tekzip elde edebilmişler. Fakat karşılaştıkları sert tepkiden de baltayı taşa vurduklarını anlamışlar tabii. İster inan, ister inanma, tam iki saat haberin basma verilip verilmemesini tartışmışlar. Nihayet verilmemesi hakkındaki karar, çok yüksek mevkilerden alınmış. Scotland Yard’ı durumdan haberdar etmişler. Onlar da bana duyurdular. Tabiî bu arada vakit gece yarısı oldu. Deli mi acaba bu adam?-Belki bir, iki tahtası eksik, ama kafasının mükemmel çalıştığı da bir gerçek. Yeteri kadar dehşet saçmak ve şunu bir baskı aracı olarak kullanmak için reklama ihtiyacı olduğunu biliyor. Hatta yaratacağı panik havasını daha da yaygın hale getirmek için, aldığı sekiz ampulden üçünün Şeytan Kurusu olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Halk, adamın elinde Şeytan Kurusu olduğunu öğrenir de, bunu yanlışlıkla kullanabileceğini aklına getirirse, adam istediklerinin yerine getirilmesi için her şeyi yapabilir.-Ama elinde Şeytan Kurusu olduğunu sahiden bilmeyebilir de.

Generali şimdiye kadar hiç böyle şaşkın ve kararsız görmemiştim.

-Biliyor diye güvenemeyiz ! diyerek sözünü tamamladı.

-Güveniriz. Çünkü biliyor. Adamın kişiliği meçhul, ama her kim olursa olsun, elinin altındakilerin cinsinden haberdar. Şimdi siz bu haberin gazetelere aksetmesine engel olacak mısınız?

-Bu, bize zaman kazandırır. Dediğin gibi, adamın reklama ihtiyacı var.

-Peki, ya cinayetler? Mordon’a girme teşebbüsü?

-Onları yarın bütün gazeteler yayınlayacak. Şimdiden çoğu sokakta satılıyor bile. Hepsinin Wiltshire muhabirleri, akşam erkenden haberlerini verdiler. Bundan sonra yapacak bir şey kalmamıştı.

-Halkın tepsiki çok ilgi çekici olacak, dedim.

Viskimi bitirip, kalktım:

-Müsaadenizle efendim, ben dönüyorum, dedim.

-Ne yapacaksın şimdi?

General’e şüphelileri bir daha sorguya çekeceğimi söyledim.

-Peki, dediğin gibi olsun. Acaba önce hangisine gideceksin diye sordu.

-Dr. MacDonald’a.

-Neden MacDonald?

-Birinci derecedeki zanlılar arasında kendisinden en az şüphelenecek şahsın MacDonald olduğu sizin de dikkatinizi çekmedi mi? Bence bu pek mide bulandırıcı bir şey. Şu pis dünyada melekler kadar temiz insanlardan öteden beri hoşlanmam.

General ses çıkarmadan uzun uzun yüzümü süzdü. Sonra saatine baktı;

-Dönünce bir-iki saat uyu bari, dedi.

-Şeytan Kurusu’nu adamın elinden aldıktan sonra, rahat bir uyku çekerim.

-İnsan uykusuzluğa uzun süre dayanamaz ama Cavell…

-Söz veriyorum, çok uzun sürmeyecek bu iş efendim. Otuz altı saat sonra Şeytan Kurusu’nu Mordon’a iade edeceğim.

(Alıntıdır. Bkz.http://www.tozlumagazin.net/shop/urun/hayat-dergisinin-1967-tarihli-41-sayisi )

31.08.2015 17:36

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar