Menü

Sinemanın Dahi Çocuğu Steven Spielberg

AMERİKA’NIN ünlü sinema dergisi «Variety»nin geçenlerde yayınladığı bütün zamanların en büyük filmleri listesinde Steven Spielberg’in «E.T.»si (Başka Dünyalı) birinci sırayı alırken George Lucas, «Yıldız Savaşları»nın üç bölümü ile onu izliyor. Beşinci sırada ise yine bir Spielberg filmi «Beyaz Köpekbalığı» geliyordu. İşte bu Spielberg şu sıralarda ABD’de gösterime giren «Indiana Jones» adlı filmiyle yine gişe rekorları kıracağa benziyor. Bu filmden önce çektiği «E.T.» ünlü yapımevi Columbia tarafından senaryosu «çok fazla çocukça» bulunduğu için reddedilmiş, bir başka şirket, Universal yapıma yanaşınca milyarlar kazanmıştı.

Spielberg 1975 yılında ilk filmi «Jaws»ı (Köpekbalığı) çektiği zaman 25 yaşındaydı… Bu filmiyle Variety’nin en çok hasılat getiren filmler listesinde 2 yıl boyunca koruduğu liste başı durumunu George Lucas’ın «Yıldız Savaşları I» ele geçirince kendisini tanıyanlar, «yıldırım çarpmışa dönmüştü» diye anlatıyorlar.

Yıllardır büyük rekabet içinde olan Amerikan sinemasının bu iki harika çocuğu bununla birlikte ortak film yapmakta devam ediyorlar. Nitekim son film «Indiana Jones»un prodüktörü George Lucas…

Federal Almanya’nın ünlü dergilerinden Spiegel’in Steven Spielbelg’le yaptığı röportajı yayınlıyoruz.

– Bay Spielberg şu sıralarda son filminiz Amerikan sinemalarında gösteriliyor… «Indiana Jones and Temple of Doom» adlı bu filminizin konusu nedir?

Steven Spielberg«Harrison Ford’un başrolünü oynadığı yeni bir macera filmi. Ford tıpkı ‘Kayıp Hazine Avcıları’nda olduğu gibi bu filmde de bir arkeolog. Olay 1935’te geçiyor. Konu Hindistan’da efsanevi bir taş olan ve birtakım doğaüstü güçleri bulunan Şankara adli bir taşla ilgili. İnsanların mutlulukları, yiyecek içecekleri bu taşa bağlı. Bir gün bu taş kötülerin egemen olduğu bir kabile tarafından çalınır. Aynı anda da çevredeki köylerde ne kadar çocuk varsa kaçırılmaya ve kötülerin şefi için yapılan bir tapınakta çalıştırılmaya başlanır. Filmimizin kahramanı Indiana Jones taşı bulmak ve çocukları kurtarmak üzere olaya müdahale eder.»

– Indiana Jones yıllarca önce çekilmiş bir filmin kahramanıydı. İkinci defa niçin çekiyorsunuz?

«Evet haklısınız. Ancak ‘Indiana Jones’ her sabah diş fırçalamam kadar beni meşgul etti. ‘E.T.’ özgün bir eserdi. Oysa ki bu, geçmişte Michael Curtis’in çektiği büyük macera ve hareket filmlerinin bir benzeri oldu. Sırf hoşuma gittiği için böyle bir konuyu yeniden görüntüledim.»

– Bunda biraz eskiye hasret (nostalji) rol oynadı mı dersiniz?

«Muhakkak. Ancak hemen belirteyim ki benim filmim eski filmin bir tekrarı, kopyası olmadı. Daha çok macera romanları yazarları H.G. Wells, Tarzan’ın yazarı Burroughs’un eserlerinden yola çıktım.»

– Yani eski moda öykülere dönüş mü?

«Eski moda öykülerin demode olmadığına inanıyorum. ‘Indiana Jones’ gibi filmler bizi bütün yaşamımız boyunca ilgilendirir. Ve ilgilendirmelidir de. Çünkü maceraya karşı insan istek ve duyguları hiçbir zaman körelemez. Sinemada macera ve hayal alemine dalmak günlük yaşamın bir parçası gibidir.»

– «1941» gibi politik, «Jaws», «Kayıp Hazine Avcıları», «Indiana Jones» gibi macera filmlerinin yanısıra bir üçüncü tür filmler daha yaptınız. Bunlar çocukluk hayallerinizin, çocukluk korkularınızın filmleri diye nitelendirdiğiniz kişisel kurdelalar mı?

«Evet. ‘E.T.’ ve ‘Üçüncü Cinsle Buluşma’ benim kanıma göre kişisel filmlerimdir. Bunlar şimdiye dek hiç bu kadar yüksek sesle söylemediğim kanaat ve arzularımın belgelenmesidir. Bu filmler benim felsefemi oluştururlar. Bunların yapımı garip bir şekilde macera filmlerimden daha fazla beni yormuştur. Kişisel yorumunuzu yansıtan bir film çekerseniz bunu yardımcılarınıza aktarmakta zorluk duyarsınız. Çünkü yabancılara ruhunuzun derinliklerini açmakta, yıllarca gizlediğiniz arzu ve hayallerinizden bahsetmektesiniz.»

– Ama sonuç çok başarılı görülüyor. Kişisel düşünce ve tecrübelerden yola çıkıyorsunuz. Ve bulduğunuz çözümler, getirdiğiniz cevaplarla masal olanı, gerçek dışını yaratıyorsunuz.

«Bu konuda çok iyiniyetli, hatta safım diyebilirim. Ama fantastik bir sonuç yakalayabilirsem bundan çok zevk alıyorum.»

– Politik filminiz «1941»den bahsedelim biraz da. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Los Angeles’ ta gerçekleşen bir Japon çıkarmasını konu alıyordu filminiz. Halk, eleştiriciler ve tüm Amerika hayal de olsa bu filminizi hiç tutmadı. Niçin?

«Belki şunun için sevmediler, bu filmle benim toplumun yüzüne bol kremalı bir pasta fırlattığımı düşündüler. Oysa aynı film Fransa’da çok beğenildi. Çünkü Fransızlar bu filmde Amerikan halkının suratına o koca kremalı pastanın fırlatıldığını görür gibi oldular ve hoşlarına gitti. Aslında ben filmi çektiğimde kimsenin suratına pasta filan fırlatmak istemiyordum. Yani oyuncularım John Belushi ve Dan Aykrod dışında demek istiyorum. Ama film bitip baştan sona seyrettiğimde, bu filmde sosyal reformları ve devrimleri gerçekleştirmemiş bir Amerika’nın anlatıldığını keşfettim. Film büyük çoğunlukla alt yapısı oluşmamış, nasyonalist bir çılgınlığa düşmesine ramak kalmış bir Amerika’yı, kısaca bir Amerikan paranoyasını anlatıyordu.»

– Yani tam Vietnam Savaşı paranoyasıyla aynı zamana rastlayan tarihte çekilmiş bir film. Zamanı yanlış seçilmiş doğru bir film diyebilir miyiz?

«Hayır. İnanıyorum ki zamanlaması son derece yerinde olan doğru bir filmdi ‘1941’… Filmde başarılı olamadıysam eğer, bir çırpıda çok fazla öykü anlatışımdandır. Yani iyi bir sebze çorbası yapmaya kalktığımda, havuç ve kerevizin yanına çilek ve ananas ilave edişim gibi bir şey…»

– Filmlerinizde hep çocukluk hayallerinizi anlatıyorsunuz. Bir konuşmanızda da Walt Dlsney’in çocukluğunuzda önemli bir rol oynadığını söylediniz.

«Walt Disney’in etkisi daha sonraları çtdu sanırım. Çünkü ailem benim tek bir Walt Disney filmi seyretmeme izin vermezdi. Sade onu değil hiçbir film seyrettirmezdi. Televizyon benim için yasaktı» Bundan büyük keder duyardım. Sekiz yaşıma kadar tek bir film seyredemedim.»

– Peki sonra?

«Geceleri gizlice pencereden kaçıp arkadaşlarıma, gündüzleri de sinemalara gittim. Eve her dönüşümde ise annemle babama yalan söyledim. Başka yerlerde olduğumu söyledim. Çocukluğumun önemli bir kısmı ailemi aldatmakla geçti. Yaşım ilerledikçe tekniğe karşı merakım arttı. Bir seferinde babamla birlikte Philadelphia’da Teknoloji Müzesi’ne gitmiştik. Babam beni müzenin uzay bölümüne götürdü. O günden itibaren de kainata karşı müthiş bir merak duymaya başladım. Ona uzayda yalnız olup olmadığımızı, başka yıldızlarda başka canlıların da yaşayıp, yaşamadığını sordum. Bana ‘sanıyorum bu alemde yaşayan tek canlı bizleriz’ dedi. Bir seferinde yıldızları görmek istediğimi söyleyince, hiç unutamayacağım bir şey yaptı. Bana bir teleskop satın aldı. Teleskopu eve getirdiği gece bana Ay’ı gösterdi. Heyecandan yüreğim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Hiç teleskoptan Ay’a baktınız mı? Dehşetli bir olay tek kelimeyle… O zamanlar yedi yaşındaydım. Ay’ın yüzündeki kraterli bomboş arazi bir şok etkisi yaptı. Benim için Ay ölüydü. Ölü bir dünya idi…»

– Bu nedenle filmlerinizde gökyüzünü bir hayli canlandırdınız. Bu şekilde gerçeğin reddettiğini filmlerinizde yaşattınız denebilir mi?

«Bazen kendimi Jules Verne’nin romanı ‘Deniz Altında Yirmibin Fersah’taki gemi ‘Natilüs’ün kaptanı Nemo gibi hissediyorum. ‘Natilüs’ onun dünyasıdır. Onu terkettiği zaman kendine yabancı, düşman bir dünyadaymış gibi görür. Zaman zaman ben de bu duyguyla doluyorum. Arkadaşlarım sık sık gelip, biraz dünyayı dolaş, gez, eğlen, dinlen diyorlar. Ama ben kendi hapishanemde kalmayı tercih ediyorum. Çünkü orada istediğim an yağmur yağdırıp güneş açtırabiliyorum.»

– Filmlerinizde seks konusuna gelelim şimdi de. Filmlerinizde hiçbir biçimde seks olgusuna rastlanmıyor?

«Gerekli mi ki? Seks duygusundan yoksun değilim. Belki de seks olayını seyircilerimle paylaşmak istemiyorum.»

– Filmlerinizi aynı zamanda çocuklar için de düşündüğünüzden sekse yer vermiyorsunuz, denebilir mi?

«Filmlerimi büyükler, çocuklar için diye değil, herkes için planlarım. Ayrıca seks konusundaki bildiklerimi ya da düşündüklerimi görüntüye yansıtmaya hiç gerek görmedim.»

– Siz ve Lucas pahalı filmlerin başlatıcıları ve «Heaven’s Gate» gibi filmlerin felaketine neden olan kişiler olarak suçlandınız. «Heaven’s Gate»in hiç iş yapmayarak şirketini iflasa sürüklemesinden sonra…

«’Heaven’s Gate’ olayında felaketin nedeni bence basın ve yayın organlarıdır. Film bunlar tarafından adeta katledilmiştir. Çok büyük paralara çıkan bu film iş yapmayınca basın parmağından asacağı birini aradı. Ve bu media histerisinin kurbanı da Michael Cimino oldu.»

– Niçin?

«Eskiden de vardı ama son yıllarda iyice artan bir düşünceye göre Amerika’da filmler çok büyük yapım harcamalarıyla gerçekleştirilir ve rejisörler de çok müsriftir. Gazetecilerin bu olaya bakış açısı ise bu müsrifliğe bir son vermek şeklindedir. Kendilerine Cimino gibi bir kurban, günah keçisi seçtiler. Böylece diğer rejisörler bundan ders alacak, filmlerdeki aşırı harcamalara bir son verilecekti.»

– Aynı şey sizin veya Lucas’ın da başına gelebilir miydi?

«Bu durum bugün veya yarın, herkesin başına gelebilir. Francis Coppolo için nasılsa benim için de öyle olabilir. Çünkü kendilerine yeni kahramanlar yaratmak, eskilerinin başını vurmak medialarla basının her günkü işidir.»

– Büyük bütçeli filmler, diğer film yapımlarını engellediği için film sanayiini tehlikeye düşürmez mi?

«Coppola son filmi ‘Rumble Fish’i 12 milyon dolardan daha aza mal etti. Amerika’nın bugünkü şartlarına göre bu düşük bütçeli bir yapımdır. Ama basın ve televizyon onun büyük bir müsrif olduğu yaygarasıyla çalkalanmakta. Coppola stüdyolarını kaybettiği zaman da aynı feryat koparılmıştı. Onu Citizen Cane yerine koymuşlardı. Basın ve yayın organları çok sık hikayeler üreten kuruluşlardır. Bu görüş açısından bizler onların parçalarıyız. Ben kendi filmlerimle öyküler yaratırım, siz kendi öykülerinizle bu işi yaparsınız. Ama bu öyküler giderek kendi yaşamlarını oluştururlar. Ve Francis bunları kendi yaşam şekliyle sürdürdü, genişletti. Çok görkemli, hızlı yaşadığı için de kendinden bahsettirdi. Yani Coppola burnunun üstüne düşse yine büyük gürültü kopar. Kim düşerken az gürültü çıkarırsa, medialar tarafından öldürülmek hakkını kazanmamış demektir.»

– Peki ya Siz?

«Coppola gibi hızlı yaşamıyorum. Sakin bir özel yaşamım var. Kendimden fazla bahsettirmiyorum.»

– Basın – yayın organlarından çekindiğiniz için herhalde böyle yaşamıyorsunuz?

«Çok şükür ki hayır. Ben sadece filmlerimi yapıyorum ve işlerin nasıl gerekiyorsa öyle yürümesini sağlıyorum.»

– Bununla beraber «1941»i çektiğinizde küçük bir hesaplaşmaya girmiştiniz.

«Doğru. O vakitler Japonya’daydım. Ve sesler Amerika’dan kalkıp taa oraya kadar geliyordu.»

– Peki şimdi ne çekeceksiniz?

«Yahudilerle ilgili bir film yapmayı düşünüyorum.»

(Alıntıdır. Bkz. http://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-25-sayisi)

31.07.2019 02:56

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar