Menü

Tugay Toksöz “Ceylan” ile Başbaşa

Moda Burnu Marmara kıyılarında uzanır gider. Sokakarlarında pazar sabahı insanlar da pek görülmez. Rahat ve aydınlık dünyaların insanıdır çoğu. Beyaz panjurlu köşkler, modern apartmanlar ve hemen her evden görünen deniz… İlkbahar güneşi mavi denizin üzerinde yansıyarak gözleri kamaştırır. Sisler sade denizlerde değil, Çamlıca tepelerine doğru çıkmak ister gibi uzanan Kurbağalıdere’de de tül perdeler sallandırır. Şifa semtinde gene aynı isimli sokakta bir genç adam yaşar: Dört tarafı bahçe ile çevrilmiş evin içini kendi eliyle süslemiştir. Duvarların boyası, perdeler, tablolar, resimler ve daha birçok ufak tefek eşya. Bunlar hep onun eseridir.



Tugay Toksöz bu pazar yalnız kalmış. Sigarasından dumanlar çekiyor ve düşünüyor. Dışarıdan kuş cıvıltıları geliyor. Pencereye vuran güneşi içeriye düz çizgiler halinde süzülmüş, kilimlerin üzerinde bir başka biçimde yayılmış. Pencereyi açtı. Sisli, rutubetli hava içeri doldu. Hemen giyindi. Kürklü gocuk, yün başlık ve postal… Bahçeye çıktı. Boya kutusunu aldı. İçinde macun, ıspatula, vernik, gaz var… Bahçenin bir köşesinden köpeği Kont çıkmış havlıyordu. «Beni de götür,» der gibilerden. Zincirini çözdü. Sevinçten koşup oynayan Kont ile Kurbağalıdere’ye inen yola saptı. Durgun su bir başkaydı. Boz bulanıktı. Kaşlarını çatıp uzağa denize baktı. Kızağa çekilmiş «Ceylan» ın yanına gitti. Tekneyi yaza hazırlamak lazımdı. Kış geçip gitmiş, fakat kıyıdaki tekneyi kalafat isteyen bir duruma sokmuştu.



Yarım yüzyıllık deniz adamı Ahmet Usta, kıyıdaki teneke barakasından çıkmıştı, «Kolay gelsin evlat! Gene mi tamir?» diye seslendi.

Pes bıyıklı, yanık yüzlü denizciye bakan Tugay, «Eyvallah Ahmet Usta. Yaz geliyor. Tamir etmesek deniz ortasında batarız!» diye cevap verdi. Bir yandan raspa sürüyor, bir yandan da omurgadaki açıkları keten lifleriyle kapatıyordu.

Bizi gördüğü zaman piposunu yakmıştı. Keyifliydi, «İyi ki geldiniz,» dedi, «hem deniz havası alıyorum, hem de ‘gemimi’ sefere hazırlıyorum. Bir gün Marmara’nın ortasında benzin bitmiş, kalmıştık. Yeni bir depo daha ilave ediyorum. Bu işleri para verip yaptırmak da var. Ama benim için gemi ile, denizle uğraşmak doğrusu büyük zevk,» Romantik, yalnızlığı seven, sporcu bir genç Tugay… «Ceylan» a adeta çocuğu gibi bakıyor, «Ceylan-ı Bahri» diyor ona.



Etrafta daha birkaç balıkçı var. Onlar da ekmek paralarını çıkardıkları teknelerinin «makyaj» ını yapıyorlar. Bazıları, takma motorunu çalıştırıyor ve dere ağzından iki yana ayrılan ufak dalgaları arkada bırakarak Fenerbahçe istikametine dümen tutuyor. Yanlarından ufak çocuklar kürek çekerek geçiyor. Arkadaki Yoğurtçu Parkı’ndaki ağaçların altında oturan ihtiyar dedeler ve nineler torunlarına bakmayı unutmuşlar. Gözleri, tahta kızaklardan inen kayıklardaydı.



Tugay Toksöz, beyaz martıların çığlıkları arasında o gün saatlerce çalıştı. Öğlen yemeğini kıyıdaki ufacık kulübelerinde yaşayan balıkçılarla birlikte yedi. Tahta parçalarını eski bir kovada yakıp ateş haline getirmişlerdi. Kocaman istavritleri kesip delikli tenekenin üzerine koydular. Yağlı parçalar nar gibi kızarmıştı. Ekmekleri elleriyle koparıp parçaladılar. Balıkları ekmeklerin arasına koyup dolaşarak yediler. Sonra tekrar teknesinin başına geçti. Macunları kurumuş tarafları boyamaya başladı.

Tugay Toksöz’ü yakında köpeği Kont ile Kalamış, Moda sahillerinde bir tekneyle gezerken görürseniz, kendi eliyle hazırladığı, boyadığı «Ceylan» ını ne kadar sevdiğini daha iyi anlayacaksınız…

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1968-tarihli-16-sayisi)

24.11.2020 16:40

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar