Menü

Ülkü Özen

Yenikapı sahil yoluna sıralanmış kahvelerden birinde oturuyoruz… Tam karşımda «on yedinci baharını süren bir genç kız» var. Devamlı olarak gülüyor. konuşuyor. Konumuz, kendisi… İnsanın kendinden bahsetmesi (adamına göre) ya çok zor oluyor, ya da çok kolay… Birinci Nil Kutval nasıl sorulmadan söylemiyorsa, ikinci Ülkü Özen de soru sormaya vakit bırakmadan anlatıyor… Düzgün cümleler, rahat, yapmacıksız bir ifade… On yedi yaşın bütün samimiyeti, bütün hayatiyeti konuşmalarına da aksediyor.



– «23 nisan 1951’de Kadıköy’de, Dörtyol’da doğdum. Benden büyük bir ablam var. Annemin adı Fatma, babamın Mehmet Özdemiroğlu İlkokulunda, Kadıköy Ortaokulunda okudum. Bu arada bale çalışmalarım oldu, sahneye çıktım, mankenlik yaptım. Boyum 1.66, kilom 50. Vücut ölçülerim ise şöyle: Göğüs 85, bel 55, Kalça 80… Saçımın asıl rengi kumral, gözlerim ise kahverengi. Yemeklerden en çok patates kızartmasını severim. Pek boş vaktim olmuyor ya, olursa plak dinlerim… Patriçia Carli, Gönül Turgut, Tony Cucchiara en sevdiğim şarkıcılar. Hasta denecek derecede Beşiktaşlıyım.»



Ülkü konuşurken bir şey dikkatimi çekmişti. Orta boylu, siyah saçlı güzel bir kızın poz poz resminin çekildiğini görenler yanımıza gelmiş ve etrafımızda geniş bir halka meydana getirmişlerdi. Resim çekilmesi bitip de konuşmak için kenardaki kahveye girince kalabalık da bizi takip etti. Fakat Ülkü bu kalabalığa hiç aldırmadan sanki bir kişiyle oturuyormuş gibi rahat hareket ediyordu. Bu rahatlık ona tiyatrodan miras kalmıştı.

– «İlkokula gidiyordum. 1960 yılında bir piyes seyretmeye gittim. Orada rejisör Ferih Egemen Bey tipimi beğenmiş, anneme teklif yaptı. Bu şekilde Şehir Tiyatrosu çocuk bölümüne girdim ve Üsküdar’da sahneye konan «Sihirli Topaç» la ilk defa sahneye çıktım. Tam 7 yıl Şehir Tiyatrosu’nda kaldım. 1967 yılında istifa ettim. Bu sezon başında kısa bir süre Aziz Basmacı – Kenan Büke topluluğunun «Delidolu» sunda oynadım. Sonra da Nejat Beyin Büyük Tiyatrosuna geçtim. Halen, oradayım.»



Ülkü Özen’in tiyatro artistliği dışında iki «marifeti» daha var… Üç yıldan beri profesyonel mankenlik yapıyor. İkinci marifeti ise şarkıcılık… Beyazperdeden sahneye doğru bir akının bütün hızıyle devam ettiği bu günlerde Ülkü, suyu tersine akıtmış. Yani önce sahneye çıkmış, sonra perdeye gelmiş!. İki yıl önce bir bağlamacıdan ders alıp birçok konserler vermiş, birkaç gün de bir gazinoda sahneye çıkmış, fakat gazinonun saatiyle tiyatro saati çatıştığı için sahneyi terk etmek zorunda kalmış. Bunun üzerine plak doldurmaya karar vermiş, hatta bir plak şirketiyle ön anlaşma bile imzalamış. Fakat yarışmamızda derece alması üzerine bu anlaşmayı iptal etmiş.

Ülkü kelimenin tam manasıyle «On parmağında on marifet» olan tiplerden. Bir ara, Kadıköy’de bulunan özel bir bale okulunda açılan kursa devam etmiş, okul resitallerine çıkmış ve 1966 yılında Son Saat gazetesinin tertiplediği Dans Şampiyonasında (kuzeni Avni’yle birlikte) şampiyon olmuş.



Hava kararmaya başlamış, etrafımızdaki kalabalık dağılmıştı. Nihayet biz de kalktık ve bir taksiye binerek Karaköy’e geldik. O akşam temsili olmayan Ülkü, Kadıköy’deki evine gidiyordu. Gider ayak klasik bir soru soralım dedik: «Tiyatro mu? Sinema mı?» Hiç tereddüt etmeden «Sinema tabii!…» diye cevap verdi. Tercih sebebini de – mertçe – şöyle bir açıkladı. «Sinemanın imkanları çok daha geniş…»

Kabiliyet ve meslek bakımından çok «kalabalık» olan Ülkü Özen’in kısa bir süre sonra şöhret olmaması için hiç bir sebep yok gibi. Hele yerli sinemanın yavaş yavaş boşalmaya yüz tuttuğu şu günlerde…

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1968-tarihli-17-sayisi)

30.01.2021 14:52

Kategoriler:   Kim Bunlar

Yorumlar