Menü

Yannis Ritsos

Nazım, Aragon, Neruda ve Guillen’le birlikte çağımızın en büyük ozanlarından biri hiç kuşkusuz Yannis Ritsos’tur. Onun şiirlerini ilk kez okuduğunda gözlerinin dolduğunu yazan Aragon, onu, yüzyılımızın yaşayan en büyük ozanı sayar: «Başlangıçta onun yaşadığımız çağın en büyük ozanı olduğunu bilmiyordum; yemin ederim ki, bilmiyordum bunu. Zamanla, evre evre öğrendim, şiirden şiire, bir gizden ötekine geçerek». Pablo Neruda ise şiirlerinin sadece Ritsos’unkilerle karşılaştırılmalarına izin verir.



Yannis Ritsos, Yunanistan’ın Peloponez bölgesinde, Monemvassia adlı ortaçağ görünümlü bir köyünde doğdu: 1 Mayıs 1907, O doğduğu sıralar ailesinin geniş topraklan vardı, ama sonra, birdenbire yoksullaştı. Bu sırada erkek kardeşi öldü, veremli annesinin yaşamı sanatoryumda sona erdi. Ardından, ilkin, ailenin çökmesine neden olan kumar düşkünü babası, daha sonra da iki kız kardeşinden biri delirdi. Ritsos da geri kalmadı, o da onyedisinde vereme tutuldu, sanatoryumlara girdi, çıktı. Bu yıkımların ozanın özel yaşamında ve şiirlerinde derin izleri vardır.

Orta öğrenimi sona erince, 1926 yılında, Atina’ya geldi ve böylece ozanın büyük serüveni de başlamış oldu. Yaşamını sürdürebilmek için, sağlığının izin verdiği zamanlar, sayısız işlere girdi çıktı, horlanma ve sömürüyü yakından tanıdı.



Yoksul düşmüş bile olsa, bir taşra soylusunun tanımadığı, bilmediği, acımasız ve düşman bir evrendi bu. Bu sıralar kendine kıymanın eşiğinde dolaştı durdu, ölüm sanki gözaltına almıştı onu. Ama onun direnmek ve yaşamak için iki büyük desteği vardı: Şiir ve devrimci ülkü! İlk dizelerini onsekizinde yazan, bunun yanı sıra resim ve müzikle de ilgilenen ozan, inatçı bir direnişle şiir yazmayı sürdürdü. Yazmaya başladığı sıralar edindiği çalışma disiplini, onun kişiliğini belirleyen etken ve niteliklerden biri oldu yaşamı boyunca. Şiir onun için bir boşalmadan, bir kurtuluştan daha çok varlığının tek amacıydı sanki. Öte yandan, bağlandığı devrimci eylemde kişisel olduğu kadar evrensel bir kurtuluş umudu da buluyordu.

Yannis Ritsos, ilk iki kitabını, «Traktörler» (1934) ve «Piramitler»i (1935), işte bu öznel ve nesnel koşullar altında yazdı. Ritsos, bu dönemde, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası içindedir.



Şiirlerinde kişisel ve ailesel sorunların yanı sıra, kokuşmuş toplum düzeninin değişmesi, suçlanması ve bir toplumsal devrimin gerçekleştirebileceği mutlu bir dünyanın özlemi ve övgüsü yer almaktadır.

İlk iki kitabından sonra, güncel olaylara ve Yunan mitolojisine dayalı bir şiir kurmaya başlayan ozan, 1935’ten başlayarak hemen hemen her yıl bir şiir kitabı yayınladı: «Epitaphios» (1936), «Kızkardeşimin Türküsü» (1937), «İlkyaz Senfonisi» (1938), «Okyanusun Yürüyüşü» (1940), «Yağmur Ritimli Eski Mazurka» (1942), «Sınama» (1943).

Yannis Ritsos ülkesinin tarihine sıkı sıkıya bağlıdır. Alman işgali boyunca, ulusunun faşist baskılar altında çektiği acıları dile getiren şiirler yazdı. Yunan direnme hareketini övdü, yürekten destekledi:



«Aynı gece, tutukladılar Aleko’yu. Kimseyi ele vermedi Aleko. Üç gün Üç gece asılı kaldı. Kimseyi ele vermedi. Bir militan gibi öldü Aleko. Gerçek bir yoldaş gibi öldü. Son anında haykırdı: «Binlerce yıldız var içimizde bizim. Ödüremezsiniz ki onları.» Ve Aleko yıldızları savaş bayrağına verdi.»

Daha sonra, kurtuluşa (Ekim 1944), İngiliz müdahalesine (aralık 1944), iç savaşa (1947-1949), devrimci hareketin uğradığı acı yenilgiye ve göğüs gerdiği acımasız baskılara tanıklık etti. 1948 yılında, siyasal düşünceleri yüzünden tutuklandı, 1952 yılına kadar, Lemnos, Makronisos ve Ayios Istratis adalarında tutuklu ve sürgün olarak kaldı. Bu yıllarda yazdığı şiirleri toprağa gömüyor, «gün doğsun diye yazıyorum» diyordu. Şiirleri sürgünlere, ezilenlere, işkence görenlere umut ve direnme gücü veriyordu.



Dört yıl süren sürgünlükten sonra, 1952 yılında özgürlüğüne kavuştu. 1954 yılında evlendi. 1955’te doğan kızı için «Sabah Yıldızı»nı yazdı. 1954 – 1966 yılları arasında, ikisi oyun olmak üzere, hemen hemen her yıl en az bir kitap yayınladı; bu süre içinde, on kadar kitabı da yayınlanmadan elinde kaldı.

«Ayışığı Sonatı» adlı kitabıyla 1956 yılında «Ulusal Şiir Ödülü»nü kazandı. Ünü gittikçe büyümekteydi, kitapları Yunanistanda basım üstüne basım yapıyor, şiirleri başta fransızca olmak üzere yabancı dillere çevriliyordu. Mikis Theodorakis’i’n bestelediği şiirleri dünyanın dört bir köşesinde şarkı olarak söyleniyor ve müziğine uyularak dans ediliyordu. Her zaman olduğu gibi durmadan yazıyordu. Bu yeni dönemde amacı gerçeği haykırmak değil betimlemek ve çözümlemekti.



1967 yılında, her zamanki gibi Atina’da yaşıyordu. 1967 Albaylar Cuntası yılıdır. Ozan, ikinci kez, 21 Nisan 1967 gecesi tutuklandı. Şaşırmadı, alışkındı. Bavulunu hazırladı ve polislerin peşinden gitti. «Buyurun, baylar — dedi. Hiç rahatsız etmiyorsunuz. Her yere bakın.»

Binlerce devrimci ve aydınla birlikte Hipodrom’a kapatıldı. Daha sonra: Leros, Yaros ve Sisam adaları; tutukluluk ve sürgünlük. 1970 yılının sonunda, sağlık nedenleri dolayısıyla Atina’ya gelmesine izin verildi.

Yannis Ritsos, şiir serüvenini zamansal olarak dörde ayırıyor: İlk dönem: 1934-1937; ikinci dönem: 1937-1940; üçüncü dönem: Alman ve İtalyan istilası, İç Savaş ve sürgün yılları; dördüncü dönem ise 1952’den sonraki yılları kapsıyor.



Ozanın, bu dört dönemin üçünde en belirgin özelliği, mitoloji ve güncel yaşamdan kaynaklanması. Ritsos, tıpkı Yorgo Seferis gibi, mitolojiden kendi özel yorumuna göre yararlanır. Mitolojik öykü onun için çağdaş trajediyi üstüne oturtacağı bir temeldir, ama antik mitin tekrarı ve yeniden yazılması söz konusu değildir. O, öykünün konusunun, kişilerinin dışına çıkar, bazen antik olguları ve kişileri eleştirir, trajediyi tersine çevirir. Elinizdeki kitabın ikinci bölümünde de görüleceği gibi, yunan tanrılarının yanı sıra Helena, Philoctete, tsmene, Orestes gibi trajedi kahramanları da girerler Ritsos’un şiirine, ama dokunulmazlıklarından, değişmezliklerinden sıyrılarak, tüm sorunların ortasında güncel kente gelirler. Ritsos için bunlar taşlaşmış kişilikler değildirler, gelirler boğularak ölen sünger avcısının başında konuşurlar. Nesnelerin tümü, insanlar (ölü ya da diri), doğa ve doğa güçleri onun şiirinin vazgeçilmez öğeleridir.



Ritsos’un hemen hemen çoğu şiirlerinde yer alan temalardan biri de «hayat» ve «ölüm»dür. Yaşamının bir sonu vardır, bu kaçınılmaz, ama aslında bu bir son değil yeni bir başlangıçtır: Tıpkı Adonis mitinde olduğu gibi, tıpkı maddeci dünya görüşüne göre her varlığın kendi özünde kendi karşıtını taşıması gibi. Ona göre, ölümle hayat arasında eytişimse! bir bağlantı vardır.

Öte yandan Ritsos’un yapıtı bize sayısız kadın yüzleri sunar. Kadın, onun şiirinin temel taşlarından biri gibidir; herşeyden önce annedir kadın, doğurgandır, üretkendir, yaratan güçtür, topraktır. Ama bu kadın görüntüsünün karşısında, yoksun bırakılmış, kısır ve ebedi bakire kadın görüntüsü yer alır. Güncel bir kadının mitolojide bir karşılığı vardır, herhangi bir köylü kadın yaşlı bir Elektra ile özdeşleşebilir.



Bütün bu özellikler, son yıllarda, Ritsos’u çağımızın en önemli ozanlarından biri durumuna getirdi. 1972 yılında, Belçika’nın Knokke kentinde düzenlenen şiir bienalinde «Büyük Ödül»ü, 1977 yılında da «Uluslararası Dimitrof Ödülü»nü almış olması ve gene son yıllarda Nobel’e (Nobel, verilişi açısından kuşku uyandıran bir ödül bile olsa) aday gösterilmesi, onun, uluslararası şiir ortamında taşıdığı saygınlığın tanıtlarıdır. Bu saygınlığın başka bir örneği de, Fransa’da, son yedi yıl içinde, beş – altı kitabının yayınlanmış olması.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/guvercin-dergisinin-1977-tarihli-dergi-grubu/)

02.11.2020 00:56

Kategoriler:   Kim Bunlar

Tags:  , ,

Yorumlar