Menü

Yekta Kara

BU haftaki konuğumuz opera sanatçısı, Türkiye’nin ilk ve tek kadın rejisörü Yekta Kara. İstanbul’da doğan Kara, müziğe beş yaşında İstanbul Belediye Konservatuvarı piyano bölümünde, piyanist Ergican Saydam’ın öğrencisi olarak başladı. Ayazpaşa’daki denizle kucaklaşmış evinde görüştüğümüz sanatçı, upuzun bol giysileri, ciddi görünümüyle ilk bakışta üzerimde uyandırdığı çekingenliği, sohbet ettikçe, sıcak, aydın kişiliği ile sildi götürdü. Meğer konuşacak ne çok şeyimiz varmış.

– Müziğe küçük, yaşta başlamanızın ailenizle bir ilişkisi var mı? Niçin operayı seçtiniz?

Yekta Kara,«Ailemde müziği meslek olarak seçen kimse yok. Ben müziğe ilgi duydum. Fen ağırlıklı bir lisede eğitim gördüm. Piyanonun yanı sıra tiyatroyu da çok sevdim. Tutku halinde idi tiyatro sevgim. Müzik ve tiyatroyu aynı anda yapabileceğim sanat dalı olarak operayı gördüm. Uzun boylu düşünmelerden sonra bilinçli verilmiş bir karar benimki. Liseyi bitirince Almanya’ya yüksek öğrenim için gittim. Münih Devlet Müzik Akademisi opera-şan bölümüne girdim. Alman hükümetinden burs aldım. 1973’te akademinin bir başka bölümü olan opera rejisine girdim. İki bölümü de bitirdim. Türkiye’de opera rejisi eğitimi yapan bir kurum yok. Rejisörlüğün öğrenimini görmüş, diplomasını almış ilk ve tek kadın opera rejisörüyüm şimdi. İnşallah son kalmam.»

İstanbul Belediye Konservatuvarı tiyatro bölümünden de mezun olan sanatçı, 1980-81 sezonundan beri İstanbul Devlet Operası’nda baş dramaturg ve solist sanatçı olarak çalışıyor. Ayrıca sahneye koyduğu yapıtı ‘Ebu Hasan’da ilgiyle izleniyor. Yekta Kara anlatısına şöyle devam ediyor:

«Tiyatro ile opera olayını ayırmıyorum. İkisi de sahne sanatıdır. Biri söz, diğeri müzik tiyatrosudur.»

– Günümüzde üzerinde çok tartışılan bir konu var; arabesk. Bu konuda siz neler söyleyeceksiniz?

Yekta Kara«Bir arabesktir lafı gidiyor.. Böyle bir olgu var Türkiye’de. Nedenlerinin araştırılması, önlem alınması gerekli. Beğeni yozluğu diye insanları suçlamak yanlış. Arabesk bir gereksinimden kaynaklanıyor. Tek sesli geleneğimiz var bizim. Şu an 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşıyoruz. Ve insanlar da doğal olarak yüzyılın gereği bir çokseslilik istiyorlar, kulakları tek seslilik doyurmuyor artık. Kentleşme sürecinin etkisi de var tabii. Çeşitli yörelerden büyük kentlere gelmiş insanları birbirine bağlayacak, kaynaştıracak ortak bir müzik dili gerekli. Böylece bu yoz çokseslilik çıkıyor ortaya. Onları yönlendirecek, onlara cazip gelecek farklı bir çoksesli müzik olsa, onlara sunulsa, bundan tat alabilecek düzeye gelinmesi söz konusu. Bu yönlendirme olmamış. İnsanlar dört elle sarılmışlar arabeske.»

– Çoksesli müzikten tat alabilmeleri için neler yapılmalı?

«Tat alması için bilmesi, tanıması gerek öncelikle. Yavaş yavaş, basitten başlayarak, alıştıra alıştıra sunmak gerekir çoksesli batı müziğini. İlk dinleyen birine Wagner sunarsanız nefret eder. TV’de minik konser gibi programlar da yararlı oluyor. Kapatmaya vakit bulamadan bitiyor. Kulak alışkanlık kazanıyor.»

Yekta Kara Biyografisi– İlk bağımsız rejiniz Ankara Devlet Operası’nda Mozart’ın ‘Saraydan Kız Kaçırma’ adlı yapıtıydı. Son çalışmanız ‘Ebu Hasan’da İstanbul Devlet Operası’nda sahneleniyor. Operada çağdaşlaşma konusunda neler düşünüyorsunuz?

«Operada çağdaşlaşma iki tür olabilir. Klasik yapıtlarda, modern uygulamalar biçiminde olabilir. Belli kahramanlara bulicin ya da bikini giydirmek gibi. Yüzeysel birtakım değişiklikler oyuna çağdaş bir yorum getirme amacı taşımıyor tabii. Görüntü çağa uygunsa, yorum da çağdaş demek değil bu. Buna karşı değilim. Eğer tutarlı bir yorumunuz varsa ve yorumunuz çağdaş giysiler gerektiriyorsa bunu yapabilirsiniz. Yapıtın bütününde hiçbir değişiklik yapmadan, yorumu sağlam bir temele oturtmadan, salt insanlara günümüz giysileri giydirmekle, görüntüsel değişiklikler yapmakla çağdaşlık olmuyor. Ya da yapıt olduğu gibi kalabilir, dönem aynı dönem olarak kalabilir ama, verdiği mesai çok çağdaştır. Oyunun günümüz seyircisi için cazip olan yanını yakalayıp, aktarmak istediğiniz mesajı çağdaş bir yorumla seyirciye iletmek esas mesele. Öz ile biçim uyuyorsa sorun halledilmiştir.»

– Niçin hep aynı yapıtlar sahnelenir operada?

«Opera literatürü kesinlikle kısır değil. Çok zengin. Nicelik ve nitelik açısından üst düzey yapıtlar verilmiş yüzyıllardır. Bizim seyircimizin bilmediği, tanımadığı pek çok yapıt var. 20. yy.’da üretilen yapıtlar var. Konsertist olarak da çalıştığımdan ben seçimime özen gösteriyorum. Bizim seyircimiz için rahatlıkla izleyeceği, keyifle dinleyeceği bir repertuar oluşturmayı yeğliyorum ben kendi adıma. Seyircinin beğenisi, kültür birikimi doğrultusunda bir program oluşturmak söz konusu. Belli bir plan, program çerçevesinde gitmek gerekiyor. Bu durum opera için de geçerli. Tosca’dan Wagner’e bir köprü oluşturulabilir. Üstelik klasik sayılabilecek, henüz bizde oynanmamış yapıtlar da var.»

– Neler yapılabilir?

«Ya yeni eserleri, ya da daha önce pek çok kez oynanmış eserleri değişik bir yaklaşımla, yorumla sunarsınız. Seyirciye cazip gelebilir Biz nasıl farklıysak, oyunu izleyenler de farklı. Zefirelli’nin bir yapıtının Metropolitan Operası’nda Amerikalılar’a sunuluşu nasıl farklıysa, burada bizim seyircimize sunuluşu da farklı olmalı.»

– Bir opera sanatçısı başarısını nelere borçludur?

Yekta Kara Kimdir«Opera çok yönlü, komple bir sanat dalı. Operacı doğal ki mesleğin gerektirdiği şeyleri, iyi şan yapabilmek, iyi şarkı söyleyebilmek için, teknik sorunlarını çözümlemek ve sürekli çalışmak ve çaba harcamak zorunda. Ama iş yalnız şarkı söymekle bitmiyor. İyi bir opera sanatçısı olma iddiasını taşıyorsa, mutlaka oyunculuğunu da geliştirmek zorunda. Diyelim ki yeni bir role hazırlanıyor; o zaman salt müziği öğrenmekle doğru notaları ezberleyip, doğru ve güzel sesler çıkarmaya çabalamakla başarıya ulaşamaz. Çizdiği karaktere yaklaşımı, getirdiği yorum çok önemli. Duymayan, oynadığı rolü, kişiliği doğru yakalamamış bir insanın güzel şan yapabileceğine inanmıyorum ben. Düzenli, disiplinli bir yaşam sürmesinin yanı sıra bir opera sanatçısı, mutlaka diğer sanat dalları ile de ilgilenmeli. Resim, edebiyat, tiyatro, bale… Bir de dünyayla ilgilenmesi gerekiyor. Yaşadığı çağdan, toplumdan kopuk, salt kendi yaptığı işle ilgilenen bir operacının başarılı olacağına inanmıyorum ben. Ayrıca kollektif çalışmaya da açık olmalı. Bireysel çaba zararlı olabilir.»

– Yaygın bir kant da opera sanatçılarının iri yan, güçlü kuvvetli olmaları gerektiğidir. Doğru mu?

«Kesinlikle. Çünkü bir şancı için yeni bir oyuna hazırlanmak, adeta bir maratona hazırlanmak gibi. Şan yaparken, oynarken müthiş bir enerji tüketiyorsunuz. Vücutça sağlıklı, ses tellerinizin sağlam olması gerekiyor. İki ses teline bağlısınız, bu baştan kısıtlıyor sizi. Ama bu demek değil ki, şişman olacaksınız. Güçlü, sağlıklı bir bünyeniz olacak.»

– Rejisörlüğünüzde kadın olmanın getirdiği zorluklar oldu mu?

«Dünyada kadın rejisör çok az. Baştan rejisörlük, belli bir ön yargıyla, alışkanlıktan yadırganır olmuş. Asıl zorlanmam hem kadın, hem de yaşımdan ötürü oldu. Hem genç, hem kadınsanız, kendinizi saydırma, kabul ettirme açısından genelde dezavantaj gibi görülüyor ama, bilginizi kanıtlayınca ve özellikle oyuncularla, gerekli kişilerle doğru ve sağlıklı bir ilişki kurduğunuzda tavır hemen değişiyor. Çok iyi bir ekiple çalıştım ben. Kendi payıma pek sorunum olmadı. Ama genelde böyle bir sorun var.»

– Rejisörlük mü, şancılık mı desem?

«Şancı olarak zamanınız kısıtlı… Belli bir yaşa kadar, ses tazeliğini yitirene kadar yapabiliyorsunuz. Oysa rejisör olarak öyle değil. 60 yaşına da gelseniz rahatlıkla rejisör olarak çalışabiliyorsunuz. Sesle bağımlı değilsiniz. Şimdiki çalışmalarım şan ağırlıklı oluyor. Rejisör olarak arada reji de yapacağım, şandan fırsat buldukça. İleride de yoğunlaşacak çalışmalarım.»

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1984-tarihli-6-sayisi)

16.07.2019 07:26

Kategoriler:   Kim Bunlar

Yorumlar