Menü

Yeşilçam Koleksiyoncusu İzzet Günay

MÜZELER geçmişin hapishanesidir. Müze bir tarih saklar, müze ziyaretçilerin karşısına geçmişler, yüzyıllar geçmişinin olaylarını, zevklerini, yaşayışlarını, örf ve adetlerini sergiler. Kitaplarda kalan bir devrin anılarıyle, dopdoludur müzeler. «Tarihindeyle yaşayan milletler» başlı başına bir gurur kaynağı, başlı başına bir iftihar vesilesidir müzeler!

İnsan ünlü bir sinema yıldızıyle sabahtan akşama kadar bir müzeyi gezerse ve daha ayaklarının tozu silinmeden, biraz önce varıldı «atmosferin» tesirinden kurtulmadan yazıya alısa asıl anlatacağını bir yana itip böyle giriyor yazıya işte. Bereket bu kısa sürüyor, sinema yıldızıyle müzeyi baş başa bırakıyor o kendini aradan sıyırıp.



Dünyada herkesin bir şeye merakı vardır değil mi? Kimi insan maç hastasıdır, kimi kitap faresidir, kimi flört heveslisidir, kimi kahve bekçisidir… İzzet Günay da iflah etmez müthiş bir koleksiyon meraklısıdır. Pul toplar, kitap toplar, mask toplar, kupür toplar, oynadığı filimlerin afişlerini – fotoğraflarını toplar, sözün kısası aklına ne eserse, gözüne ne çarparsa toplar… Burada bir parantez açıp Allah’ın İzzet Günay’ın bu merakından dolayı nişanlısı İpek Umar hanıma sabırlar vermesini dileyerek yazımıza devam edelim! İzzet Günay‘ın bu koleksiyon merakı yüzünden boş vakti pek yoktur; olan boş vaktinin çoğunu da bu «toplanan şeylerin» düzenlenmesi işi alır. Peki yine de boş vakti kalırsa ne olur, diyeceksiniz? Ne olacak o zaman da, «Bu müze senin, o müze benim!» diyerek müzeleri dolaşmaya çıkar İzzet. Gide gide müzeleri öylesine yol etmiştir ki kendisine, çok yerde müze gezmeye gelenlere adeta mihmandarlık eder, onlara bilgi verir.



Bu defa da bizim mihmandarımız oldu İzzet Günay. Bizi alıp Topkapı Müzesi’ne götürdü. Önce çeşitli eski yazıların, levhaların sergilendiği kısma gittik. Orada hemen hemen her levhanın önünde durduk, İzzet her durduğumuz yerde uzun uzun bilgi verdi:

– «Şu Şeyh Hamdullah’ın… Bu Hafız Osman’ın. Burada yok, siz asıl Yakuti’nin levhalarını göreceksiniz… Şunlar hat çeşitleri: Bakın, bakın, şu rika, şu tevkii, şu muzafferi… Bu kalın yazıya ‘rufi yazı’ denir…»

İkinci bölüme geçmişiz, burada vitrin içinde küçük Kur’an’lar, üzerlerinde ayet yazılı pirinç tanecikleri var. İzzet, «Bunlar gubari ve ince nesihle yazılmış,» diyor, sonra bize kağıt öncesi devirde «kağıt» yerine kullanılan papirüsleri gösteriyor. Biraz ileride de padişah mühürleri var. Ya daha ilerde?



Şair, İstanbul’un güzelliğini anlatmak mümkün olur mu hiç, elemiş ya, onun gibi, yüzyıllara sığmamış bir tarihe ait örneklerle dopdolu koskoca bir müzeyi de kısa kısa bir röportajın hudutları içinde anlatmanın imkanı – mümkünü yok. Ama size «faydalı» bir tavsiyede bulunabiliriz. Gidenler hem gitmeyenlere anlatsınlar, hem de bir daha, bir daha gitsinler müzelere… Eminiz orada tarihimizle iftihar edecekler, yüzyıllara sığmamış bir tarihin örneklerini görüp görgülerini, bilgilerini artıracaklardır. Hem kim bilir, belki bu gezilerinizden birinde İzzet Günay’a da rastlarsınız.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1970-tarihli-20-sayisi)

24.11.2020 16:11

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 9 Haziran 2016 01:57

    Seval İslek

    Acaba kendisi osmanlıca biliyor mu?Orada ki tablolari okuyabiliyor mu merak ettim.ne yazik ki dönem farkı var yoksa bende rastlamak isterdim kendisine