Menü

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına Kavuştu

1961 yılında Kenterler’i İstanbul’da Karaca Tiyatro’da ilk seyrettiğim sıralarda, «Bu ekip sahneye yeni ve asil bir hava getirdi,» diye yazmıştım. O zaman bazı kimseleri kızdıran bu sözü, aradan seneler geçtiği halde ne ben şahsen söylediğime pişman oldum, ne de onlar sanat bakımından beni mahçup ettiler. Galiba Karaca Tiyatro’daki kısa çalışma süresinden sonra sahnesiz kalınca, salon sahibi olmanın ıstırabını daha o zamandan duymuş olacaklar ki, bir konuşmamız sırasında Yıldız Kenter bana, «Senede iki yüz küsur bin lira veriyorduk,» diye dert yanmıştı. «Yeni kurulan bir topluluk için bunun ne kadar ağır bir yük olduğunu her halde tasavvur edersiniz.»

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına KavuştuDoğruydu. Atacakları her adımı hesaplayarak atmak mecburiyetindeydiler. Oyun mu seçeceklerdi, artist mi alacaklardı, dekor mu yapacaklardı? Her şeyden önce ayda yirmi bin lira kiranın nasıl çıkacağını düşünecekler, ondan sonra piyese, dekora, artiste, reklama para ayıracaklardı. Allahtan şuur altına bir burgu gibi işleyen «Senede iki yüz bin lira kira korkusu!…» onları seçecekleri oyunda, yanlarına aldıkları artist arkadaşlarının kalitesinde, dekor yapımında, ne şunda, ne bunda küçük hesaplara sevk etmedi. Ama evvela iki kardeşin, daha sonra bütün ekibin kafasında, «Ah bir salonumuz olsa!…» fikrinin yerleşmesine sebep oldu.

Haldun Dormen’in misafirperverliğiyle, Ses Tiyatrosu’nun saat 6 oyunlarına yerleşen Kenterler, bu rada büyük bir rahatlık içinde çalışmalarına rağmen, yine de, «Ah bir salonumuz olsa,» düşüncesinden caymış olacaklar ki, evvela erişilmez bir hayal gibi görünen bu fikir aile ve dost toplantılarında konuşula konuşula üç yıl önce o kadar olgunlaştı ki, nihayet Yıldız, Şükran, Müşfik ve arkadaşları bu fikri yoğurup ona pratik bir şekil verdiler. İstanbul seyircisinin kendilerine gösterdiği büyük sevginin semeresi olarak bir kenara biriktirdikleri bir miktar para ile işe başlayıp, büyük para babalarından umdukları yardımı göremeyince, «Koltuk Satışı» adı altında, sanatsever varlıklı kimselerden topladıkları üçer bin lira ve bir miktar da borç ile nihayet Harbiye’deki Kent Oyuncuları Tiyatrosu’nu meydana getirdiler.

YENİ TİYATRO BİNASI

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına KavuştuBu yazıyı okuduğunuz sırada bu tiyatro binasını her halde çoğunuz henüz görmemiş olacaksınız. Lütfen gidin, görün. Devlet yardımı olmadan, bir avuç sanatçının fikir ve el emeği ve onları sevenlerin desteğiyle meydana gelen bu zarif ve emsalsiz tiyatroyu her halde beğeneceksiniz.

Aralığın 7. cumartesi günü saat 6’da Kenterler yeni binalarını basına ve sanat çevresi mensuplarına tanıtmak için bir kokteyl tertiplemişlerdi. Saat altıya doğru tiyatroya gittiğimiz sırada, bir hademe ıslak bir paspasla henüz antrenin tozlarını alıyordu. Tiyatronun emektar kişe memuresi Tuna, yeni kulübesine kurulmuş, gelen müşterilere yer ayırmakla meşguldü. Tiyatronun müdürü Nejat Girgin, Yıldız, Müşfik, Şükran, Kamran Yüce ve Bülent Koral bir taraftan gelenleri karşılamak, bir taraftan da henüz yerleşmemiş olan ufak tefeği toparlamakla meşguldüler. Henüz pek gelen yoktu. Bu fırsattan istifade salona girdim. O sırada sahnede dekor yapıldığı için, rejisör ve dokoratör dahil, 8-10 kişi harıl harıl çalışıyordu. Evvela balkonun en arka sırasına oturdum. Oradan en ön sıraya geçtim. Daha sonra partere inip birkaç yer daha değiştirdim. Bu benim hastalığımdır. Sahne salonun neresinden rahat görünür, neresinden görünmez, akustik bakımdan salonun neresi zayıftır, bunları merak ederim. Sahne, 460 kişilik salonun her köşesinden rahat görülüyor ve sesler gayet net işitiliyordu. Sahne her türlü dekora ve oyuna müsait. Hele her biri ayrı ayrı duşlu soyunma odaları, zannederim kendini bu mesleğe vermiş sanatkarların rüyalarına, girecek kadar güzel…

O sırada rejisör Deniş Carey, eline sıkıştırılan bir yorgunluk içkisiyle sahneden inerken karşılaştık. Kendisiyle İstanbul’a ilk geldiği gün tanışmıştık.

– «Hamlet’le aranız nasıl?» diye sordum.

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına KavuştuYüzüme bir an baktı. «Benim söylemem hiç bir şey ifade etmez,» dedi. «Görün ve hükmünüzü kendiniz verin.»

Beraberce davetlilerin toplandıkları fuayeye doğru yürürken anlattı:

– «Dostum Peter Ustinov bana, ‘İstanbul’u mutlaka git, gör,’ demişti. Hakkı varmış. İstanbul kelimenin tam manasiyle güzel bir şehir. Ama maalesef çok pis ve korkunç bir trafiği var. Hakına gelince… Siz Türklerde garip bir telakki var. Bütün tanıştıklarım ingilizler için terbiyeli ve centilmen kelimesini kullanıyorlar. Halbuki ingilizler aslında terbiyeli değil, kabadır. Terbiyeli olan sîzlersiniz. Terbiyeli, arkadaş canlısı ve misafirperver… İlk fırsatta karımı da alıp tekrar İstanbul’a geleceğim.»

MÜŞFİK’İN İDEALİNDEKİ ROL

Bütün Kent oyuncuları ekibi oradan oraya seğirterek misafirlerini ağırlıyorlar. Hakiki bir ev sahibi olmanın hazzıyle hepsinin gözlerinin içi gülüyor. Ona ikram, buna iltifat, berikine birkaç esprili söz… Ve etrafta dolaşan bir sürü profesör sakallı genç… Şükran Güngör benim hayretle baktığımı görünce, «Bu gençlerden çoğu Yıldız’ın konservatuvardan talebeleri,» dedi. «Hamlet’de oynuyorlar.»

Bir ara Müşfik Kenter’e, «Memnun musunuz?» diye sordum.

– «Bilmem…» dedi. «Sadece çok heyecanlıyım,» diye ilave etti.

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına KavuştuOna 1961 yılı aralık ayında Ses mecmuasında çıkan bir röportajından bahsettim. Tam yedi yıl önce Müşfik kendisine, hangi rolü oynamayı istediğini soran Ses yazarına, «Hamlet’i oynamayı isterim,» diye cevap vermiş. Hatırlıyamadı, «Ama böyle demiş olduğuma çok memnunum,» diye ilave etti.

Biraz sonra Yıldız’ın da bulunduğu bir grupta idik. Bir gazeteci arkadaş espri olsun diye her halde, «Yıldız Hanım,» dedi. «Siz şimdiye kadar Türkiye’de birçok Hamlet gördünüz. Acaba bunların en iyisi hangisiydi?»

Yıldız Kenter Gülerek, «Eskileri birbiriyle pek mukayese edemem ama,» dedi. «En iyisi her halde kardeşimin oynadığı olacak.»

DİL ÜZERİNE BİR KONUŞMA

Arkamda Şükran Güngör’le, Kamran Yüce’nin tiyatro dili hakkında tartıştıklarını duyunca döndüm. Şükran Tiyatro dilinin sahnedeki oyuncudan, seyircinin kulağına geldikten sonra, beyinde tercüme edilmeye lüzum kalmadan, doğrudan doğruya seyircinin şuuruna geçmesine taraftar. «Yani seyirci sahnedeki dili kafasını yormadan anlamalı, hissetmeli ki oyunun zevkine, inceliğine varabilsin,» diyor. «Bunun için de tiyatro dili, Türk halkının müşterek dili, her gün düşünmeden kullandığı dil olmalı.»

Kamran Yüce dilin yenileşmesi taraftarı. «Ama bugün tutmuş yüzlerce, binlerce yeni kelime varken, niçin hala eskilerini kullanmakta ısrar etmeli?»

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına KavuştuBir üçüncü şahıs, «Israr etmek değil,» diye söze karıştı. «Dil otomobilin vitesi, direksiyonu gibi mekanik kullanılmalıdır. Direksiyon, vites gaye değil vasıtadır. Gaye arabanın yürümesidir. İnsan nasıl ki araba kullanırken, bütün dikkatini arabayı idareye verir ve direksiyonu sağa kıracağım, vitesi ikiye geçireceğim, diye düşünmeden vites değiştirmeyi, direksiyon kırmayı mekanik olarak yaparsa, bir seyirci de piyes seyrederken sözleri, şu kelime şu demekti, bu kelime bu manaya gelir galiba diye kafasında düşünüp tercüme etmeden anlamalı ki, esas gaye olan piyesi rahatça seyredip ruhuna, zevkine varabilsin. Hele bu oyun bir «Hamlet» gibi, bir «Sandalyalar» giba, bir «Hain Kurttan Kim Korkar» gibi her cümlesinden ayrı bir mana çıkan, her sözünde ayrı bir felsefe bulunan bir eser olursa…»

Kamran Yüce, «Size hak vermiyor değilim,» dedi. «Ama inanır mısınız, geçen gün tanınmış bir kimsenin Türkçe’deki bu yenileşmeyi eleştiren bir yazısını gördüm. Kullandığı kelimelerin yarısına yakını yeni ve öz Türkçe kelimelerdi. Demek ki dildeki yenileşme tuttu…»

O tanımadığım üçüncü kimse, «Siz okullarda, resmi müesseselerde yirmi yıl devamlı olarak Japoncayı kullansanız o da tutardı,» dediği sırada ileriden birisi kadehini yeni tiyatronun şerefine kaldırınca, hepimiz ona iştirak ettik. Bu aka- akademik tartışma da böylece sona erdi.

Saat dokur buçuğa doğru salonda kalan son üç beş kişi. Kent Oyuncuları’na yeni binalarında başarılar dileyerek ayrılırken, yorgunluklarına rağmen hepsinin de gözleri sevinçten pırıl pırıldı.

VE NİHAYET GALA!…

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına KavuştuYeni tiyatro, 11 aralık çarşamba gecesi açıldı. Tiyatroda koltuk alan 278 kişiyi onore etmek için, her piyesin ilk gecesi, «Şeref Misafirleri Gecesi» olarak kabul edilmişti. O gece bütün koltuk sahipleri ve bir iki eski dost, şehrin ileri gelenleri salonu doldurdular. Bu bir şahane gala oldu. Bir ara rejisör Deniş Carey bana, «Bu Kenterler’inki büyük cesaret,» diye fısıldadı. «Bugün İngiltere’de dahi dışarıdan büyük bir mali desteğe dayanmadan, bir tiyatro trupunun böylesine lüks, her şeyiyle mükemmel bir tiyatro binası kurması çok zordur. Bu zorluğun üstüne bir de Hamlet gibi bir piyesle oyuncunun karşısına çıkmak ayrı bir cesaret işidir.»

İki gün sonra nasıl olsa yine yarı acı, yarı tatlı tenkitlerimize yeniden başlayacağız. Onun için bugünkü yazımızı yeni binalarının hayırlı ve uğurlu olması temennisiyle, bütün Kent Oyuncuları’na sonsuz başarılar dileyerek bitirelim…

OYNADIKLARI İLK OYUN HAMLET

1968 yılında, yeni açılan ve herkesin gözü üstünde olan yepyeni bir sahnede, Shakespeare’in «Hamlet» ini oynamak ne kadar büyük bir cesaretse, onu hakkiyle eleştirebilmek de, en az onun kadar büyük bir cesaret işiydi bence… Bu şimdiye kadar Türkiye’de, Türkçe oynanan 15. Hamlet… Bırakın eskileri, hiç olmazsa şu son on yıl içinde İstanbul’da gördüğümüz ve hafızalarımızda henüz pek taze olan beş Hamlet’ten sonra bu alımcısının, tiyatro meraklılarının zihinlerinde ister istemez bir mukayeseye yol açmayacağını kim temin ederdi?

Yıldız ve Müşfik Kenter Tiyatrolarına Kavuştuİşte bu düşüncelerle Hamlet’e giderken bir hayli rahatsızdım. Oyun başlayıp da dostu Horatio’nun bizzat gördüğünü söylemesi sonunda, Hamlet’in babasının hayaliyle konuşmak için nöbet yerine gelmesiyle rahatladım. Müşfik Kenter elinde kılıç, sisler içinde hayaletin peşinden giderken, şimdiye kadar gördüğümüz bütün Hamlet’lerden bambaşka ve tek başına sahneyi doldurabilecek kadar kuvvetli, bütün salonu peşinden sürükleyebilecek kadar başarılıydı. En güzeli, hiç kimsenin zihninde, eskileriyle mukayeseye yol açmayacak kadar da yepyeni oluşuydu.

Belki dekor için fazla modern diyenler, kıyafetler için hangi devirlerin karışımı diye soranlar, mezarcıların konuşmasını hangi topluluğun lehçesidir diye merak edenler olabilir. Sabahattin Eyüboğlu’nun Türkçesinin bazen çakıl taşı gibi yersiz kelimelerle, bazen alaturkaya kaçan tabirlerle Shakespeare’in şiir dilini zedelediğini iddia edenler çıkabilir. Ama Müşfik Kenter’in sahneye, dile, dekora, kıyafete, velhasıl her şeye hakim oyunu, bütün piyesi alıp götüren büyük kabiliyeti ve onun yanında, başta Danimarka Kralı Claudius rolünde Şükran Güngör’ün, Kraliçe Gertrude rolünde Yıldız Kenter’in, baş mabeyinci Polonius rolünde Kamran Yücenin ve sonra Laertes’te Suphi Tekiner’in, Ophelia’da Candan isen’in, Bülent Koral’ın, Pekcan Koşar’ın yardımcı oyunlarıyle Hamlet, 1969 için bir başarıdır.

İngiliz rejisör Deniş Carey, piyesin ilk gecesinde bulunduktan sonra Türkiye’den ayrılıp gitti. Ama arkasında 300 küsur yıllık bir eserin güzel ve yeni oyununu bıraktı.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/ses-dergisinin-1968-tarihli-52-sayisi)

11.08.2019 00:32

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 27 Ağustos 2015 12:29

    Gizem Ersoy

    Kenterler tiyatro için dogmuş adeta :))
  • Yayınlandı: 3 Eylül 2015 17:48

    AHMET SEZEN

    can atardık kendilerini izlemek için
  • Yayınlandı: 3 Eylül 2015 17:48

    AYDIN AK

    usta tiyatroculardı gerçekten