Menü

Yılmaz Güney’in Basın Toplantısının Tam Metnini Yayınlıyoruz

Aşağıdaki yazı Yılmaz Güney’in 21 Mayıs günü düzenlediği basın toplantısındaki konuşmalarının tam metnidir. Güney’e daha çok çeşitli konulardaki görüşlerini açması için yöneltilen sorular buraya ayrıca alınmamıştır.

“Filmler yaparken birtakım toplumsal sorumluluklar taşırız. Yani sözümüzü söylerken bu söylediklerimiz şu gün halkımızın içinde bulunduğu koşullara ters düşer mi, onlara yanlış birtakım düşünceler verir mi, onları yanlış davranışlara itebilir mi, biz işte yalnızca bundan korkarız. Bizim gerçek yargıcımız halktır.

Ama halk derken de, halkın şu anda içinde bulunduğu kanaatler tam anlamıyla söz konusu edilemez. Halkın bugün içinde bulunduğu kanaatler bir yerde gerek geçmişte, gerekse bugün egemen güçlerin ideolojilerinin baskısını taşır. Biz bunları birbirlerinden soyutlayamayız. Soyut olarak halkın kanaatlerinden söz edersek birtakım yanlışlıkları da beraberinde taşımış oluruz. Biz halk derken, halkın gerçek çıkarları için, yarına yönelik mücadelesi içersinde bir halk anlıyoruz. Minibüs plağı ya da herhangi bir yerde halk romanı diye satılan birtakım şeyler bence halk kavramını yozlaştırmaktadır.

Halk kavramından bugünün koşullarında anladığım şudur: Anti-emperyalist, anti-tekel guruplar, yani tekelin ve emperyalizmin dışındaki yenik sınıf ve tabakalar. Halk kavramı değişken bir kavramdır, yarın koşullar değişir, halk kavramı da bu arada kendiliğinden değişir. Halk kavramının özünde üretici nitelik hakimdir, emek hakimdir.”

“Benim salıverilmiş olmam, özgür olmam değil esas sorun. Özgürlüğü ele alınca bütün toplumlar adına ele almak gerekir. Özgürlük özünde sınıfsal özellik taşıyan bir olgudur. Sınıflara göre özgürlük anlayışı değişir. Biz özgürlük anlayışımızı üretici, emekçi halkımızın çıkarları doğrutusunda anlıyoruz. Yoksa sermayenin özgürlüğü anlamında değil.”

“İki yıllık çalkantılı dönem gerek bana gerekse toplumumuza, halkımıza çeşitli deneyler kazandırmıştır. Biz de bu deneylerden kendimize düşen sorumluluklar oranında birtakım dersler çıkarttık. Öyle sanıyorum ki bundan sonra yapacağımız filmler daha önceki yaptığımız filmlere oranla daha görev yüklü olacaktır halkımıza karşı. Bu görev, halkımızın gerçek çıkarları doğrultusunda ve onun yarınına ışık tutacak birtakım şeyleri yapmaktır.

Toplum devamlı bir değişim içersindedir. Bu değişim kaçınılmaz olarak sanata da yansır. Biz de halkının sorumluluklarını taşıyan bir sanatçı olarak bu değişimin gerçek niteliğini sinemamız kanalıyla anlatmak zorundayız. Bir ülkede birtakım anti-demokratik kanunlar varsa, bunlar sinema alanında da etkisini gösterir. Bunun sinema alanına yansıması sansürdür. Sansürün şartlaması sonucu, ister istemez, yaptığımız filmlerde belli çarpıklıklar bulunmaktadır. Bundan önce yaptığımız filmlere tam anlamında gerçekçi, devrimci, halkçı filmler diyemiyoruz. Bundan sonra yapacaklarıma da halkçı, devrimci filmler olacaktır diyemiyorum, çünkü benim bundan sonra yapacağım filmler ancak bu söylediklerimin doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koyacaktır.

İçerde olduğum sürede gerek hikaye, gerek roman, gerekse senaryo olarak düşündüğüm çeşitli şeyler var. Bunları gerçekleştirme, tamamlama işinde içinde bulunduğumuz koşullara ters düşmemeyi ön plana alıyorum. Çünkü halkımız büyük bir değişim içersindedir. Çeşitli çalkantıları hala yaşamaktadır. Bu arada yapacağımız bir filmin ya da söyliyeceğimiz bir sözün halk üzerinde yanlış bir etki yapmaması, yanlış bir anlam kazanmaması için içinde bulunduğumuz koşulları iyi değerlendirmeye çalışacağız.”

“Gerçek değişken bir şeydir. Sanatta biz bunu yansıtmak zorundayız. Gerçekçilik toplumun değişen yeni çehresi, yeni gelişim eğilimlerini aktarması açısından önem kazanıyor bence. Ben kendi sinemama yabancıların dışarıda takmaya çalıştıkları gibi “yeni-gerçekçiIik”, şu bu cinsinden bir isim vermiyorum. Bizim görevimiz filmler yapmaktır. Bunların çeşitli şekillerde değerlendirilmeleri, halkın, eleştirmenlerin, tarihçilerin görevidir.”

“Türkiye’de bugüne kadar gerçek anlamda bir demokrasi ve özgürlük olmamıştır. Özgürlük yeni verilen mücadelelerle daha önceki birikimlerin üzerine temelleniyor, özgürlük tabandan gelen baskının kaçınılmaz yansıması olarak değerlendirilmelidir. Bir örnek verirsek, bugün parlamento aritmetiği ile halkımızın şimdi içinde bulunduğu toplumsal ortam farklılık gösterir. Senato aritmetiği bugün halkımızın şu an içinde bulunduğu siyasi tercihlerin tam anlamıyla yansıması değildir. Bundan 6 yıl önceki siyasal tercihleri yansıtmaktadır. Millet Meclisi de 14 ekime kadarki değişimlerin getirdiği tercihleri yansıtıyor. Belirtmek istediğim şey şu, 14 ekimden bu yana geçen süreç gerek toplumumuzda, gerekse bu toplumsal mücadeleyi veren unsurlarda çeşitli oranlarda bilinç atlamaları, çeşitli oranlarda ileriye yönelik sağlıklı değişimler yaratmıştır. Kendimden örnek vereyim, benim 14 ekime kadar olan düşüncelerim ile, 14 ekimden bu yana gelişen düşüncelerim arasında belli bir farklılık vardır. İleriye yönelik umut yeşermiştir. Sayın Ecevit bunu çok iyi bir şekilde belirttiler geçen radyo konuşmalarından birinde. Halkın demokrasiye olan inancında şu son gelişmeler sırasında belli bir sarsılma olmuştur, bu sarsılma sanıyorum ki daha güçlü bir noktaya varmak için gerekliydi.”

“İnsan her an bir nicelik birikimi içersindedir. Bu nicelik birikimleri belli bir noktadan sonra nitelik dönüşümlerini getiriyor. Bugün bizim dışımızda her an, her saniye binlerce olay olmaktadır, bu olaylar kaçınılmaz bir şekilde bizi etkilemektedir ve bu her olay kendi büyüklüğü, küçüklüğü oranında bir etki getiriyor, işte bu etkilerin kaçınılmaz sonucu olarak insanda olay-insan diyalektik hareketi doğuyor.”

“Sanat, özellikle sinema sanatı, Türkiye’de’ siyasal özelliklerden uzak kalmak zorunda bırakılmıştır, özellikle sinema bu gibi konulara hiç yanaşmamıştır, yanaşamamıştır. Çünkü 700-800 bin lira civarında bir parayı bağlıyan bir yapımcı kendisini bir sansür tehlikesinin içine atmaktan ve egemen güçlerin iktidarları karşısında zor durumda kalmaktan korkmuştur.

Sinema geniş anlamıyla halka dayanan bir sanattır. Biz de, halk’a organik bağları olan bir sanatçı olarak desteğimizi ondan alıyoruz. Bunun için bizim sermayeyle olan ilişkilerimiz şu anda bize köstekler getirebilir. Öyle sanıyorum ki sinemalar ve dağıtım şirketleri bugün içinde bulundukları durumdan kurtulmak için bizim yapacağımız filmlere olanaklar sağlamak zorunda kalacaklardır.”

“Sermaye her an kendini korumak zorundadır. Bunun için de çeşitli yasalar çıkartmıştır, sinema alanında bu yasaların en önemlisi sansürdür. Sansür korkusu yapımcıyı değil de atılım yapmak isteyen, iyi filmler yapmak isteyen, halkın bütün gün içinde bulunduğu değişime cevap vermek isteyen kimseleri etkiliyor ve bunların ellerine imkanlar geçmemesini sağlıyor. Bunun için yapımcı daha az rizikolu ve geçerliliği olan birtakım kısa vadeli hesaplarla günlük ilişkilerini sürdürüyor. O gün geçerli şey ne ise, Çin filmi mi, ona benzer film yapıyor, İtalyan western’i ise ona benzer filmler yapmak istiyor, seks filmiyse geçerli, ona göre davranıyor. Yani kendisini, kendi toplumunun temel değerlerinden uzak tutup, yabancı filmlerin ve ona bağlı olarak gelişen yerli filmlerin şartladığı seyircilerle birlikte istenileni yapmaya çalışıyor. Bu da bu toplumsal gelişime cevap veremiyen sinemanın her geçen gün seyirci kaybetmesine sebep oluyor.”

“Ben işkence görmedim. Fakat bu, ben görmedim diye birtakım arkadaşların da görmediği anlamına gelmez. Kontrgerilladan çok kötü şartlarla geçen arkadaşlar tanıyorum, işkence iddialarıyla ilgili gerek mahkemelerde, gerekse bazı basın organlarında çeşitli açıklamalar yapıldı, işkence, geçirdiğimiz son iki buçuk yılın en belirgin özelliklerinden biridir. O günün şartlarında işkence çağdaştı. Birtakım arkadaşların çağ dışı demelerine kesinlikle katılmıyorum. Gene birtakım arkadaşlar geçmiş dönem için faşistçe uygulamalar demiştir, aynı kanıyı paylaşmıyorum. Çünkü o dönem faşizmin Türkiye şartlarındaki gerçek yüzüydü. Türkiye’de muhakkak ki İtalyan faşizminin, Alman nazizmimin uygulamaları olmamıştır. Faşizmi getiren şey nedir? Faşizmi getiren karşısındaki harekettir. Eğer sermaye demokratik işleyişle, demokratik yöntemlerle yönetimini sürdüremiyorsa karşısında gelişen halk hareketlerine ancak faşist yöntemlerle karşı koyabilir. 12 mart öncesi bu anlattıklarımı doğrulayacak şeylerle doludur ve 12 mart Türkiye’de faşizmin değişik bir adımıdır.”

“Adana film şenliğinde ‘Baba’ filmine verilen ödülün geri alınması o günün şartları içersinde en doğru hareketti, başka türlü de yapmalarına olanak yoktu, gayet doğal karşılıyorum. Ben de Şevkat Rado’nun yerinde olsam aynı şeyi yapar, Yılmaz Güney’e ödül vermezdim. Birtakım, o günün şartları içersinde bile mücadele veren, doğruyu, değerliyi bulmaya çalışan arkadaşlar vardı, ‘Baba’ya ödül verdiler. O günün şartları içersinde Babaya ödül verilmesi değil, ondan ödülün alınması doğaldır.”

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/yedinci-sanat-dergisinin-1974-tarihli-16-sayisi/)

11.08.2019 13:08

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorumlar

  • Yayınlandı: 26 Ağustos 2015 14:57

    Kaya Sinan

    heyt Çirkin Kral bee
  • Yayınlandı: 1 Eylül 2015 12:56

    AHMET SEZEN

    açık açık konuşmuş yine çirkin kral
  • Yayınlandı: 7 Eylül 2015 15:06

    HALİT KUMRU

    ne çok yılmaz güney haberi var bu sitede hepside birbirinden güzel adresingi iyi ki bulmuşum diyebilirm :D