Menü

Yılmaz Güney’le Konuşma

– Cezaevinden çıktıktan sonra yaptığınız ilk film olan «Arkadaş» üstüne biraz bilgi verir misiniz? «Arkadaş»Ia yapmak istideğiniz şeylerin neresinden başlamak istediniz?



Y.G. – Bugüne kadar Türk sinemasının belli bir mantığı vardı. Bu mantık, dramatik bir yapıyı gerektiriyordu. Bu yapıya göre, hikayede birtakım tek yanlı insanlar vardı. Örneğin insanlar iyidir ya da kötüdür; kızlar vardır sevilir, kızlar vardır sadece kötülük yapar; mutlaka olumlu kahraman niteliğinde «star» bulunur vb. yani kalıplaşmış klişe birtakım tipler… Oysa biz «Arkadaş»a bakarken hayatın akışı içinde insanlar neyi yapıyorlarsa, onları kendi doğallığı içinde yansıtmaya, bu kalıplardan kurtulmaya çalıştık. Filmin konusu şöyledir: Üniversite dö nemini beraber yaşamış ve birbirleriyle çok iyi anlaşmış iki mühendis arkadaşın yıllar sonra buluşması anlatılıyor, insanlar çoğunlukla eski arkadaşlarını hep eski ilişkileri içinde düşündükleri için hep aynı tadı duyacaklarını zannederler.



Oysa değişen ilişkiler, arkadaşlık ilişkilerinde de belli değişiklikleri getirir. Bizim filmimiz, uzun süre ayrı kaldıkları için dünyaya bakışta, olayları değerlendirişte farklı iki arkadaşı ve bu arkadaşlığın çözülüşünü anlatıyor. Bunu anlatırken de sadece iki arkadaşın sınırları içinde kalmayıp, onları yaşadıkları çevreyle olan ilişkileriyle birlikte ele alıyor.

– Nasıl görüyorlar dünyayı bu iki arkadaş? Düşünceleri ne, yaşadıkları çevre ne? Bunları biraz açabilir miyiz?



Y.G. – Azem adlı birincisi daha çok halkçı nitelikler taşıyor. Tam anlamıyla bilinçli değil. Buna karşılık sezgileriyle belli yerlere yaklaşan bir adam. Filmin içinde ondan daha ileri unsurlar var. Mesela Semra Özdamar’ın oynadığı kişilik, bir nevi uyarıcı, eleştirici, dinamik bir unsur olarak yer alıyor filmde. Semra, azem’in kaldığı pansiyon sahibinin kızı rolünde. Kerim Afşar’m oynadığı Cemil ise, daha çok içinde yaşadığı şartlardan dolayı çürümüş, yozlaşmış, o şartlardan kurtulma gücünü kendisinde bulamayan bir insan olarak çiziliyor. Oyunuyla da rolüne çok iyi oturdu. Anlatmak istediğim bir şey vardı. Cemil’in çevresinde bir oyun oynanıyor aslında. Bunu zaman zaman çok iyi yansıttık. Mesela benim oyunumda mümkün olduğu kadar «oyunsuzluk», düşünce, gözlem niteliği var. Onun için Kerim’in oyunuyla benimki arasında farklı durumlar ortaya çıkıyor. O, düşünmeyen, yaşayan, oynayarak yaşayan bir tip.



– Peki bu iki arkadaşın sınıfsal nitelikleri nasıl belirlenmek istemdi?

Y.G. – Şimdi, Cemil, sınıf değiştirmiş bir kişi olarak ortaya konmuştur. Köylü kökenlidir. Fakat yaşadığı ilişkiler onu özünden koparmıştır. Şu an içindeki çevrenin ilişkilerine uymuş, burjuvalaşmıştır. Ama geleneksel burjuva niteliklerini taşımaz. Kısa bir dönemde paraya kavuşan ve burjuva olmaya özenen bir kişidir Cemil. Ona tam anlamıyla bir burjuva denemez. Sınıf değiştirmiş ve yozlaşmış bir adamı anlatıyoruz burada. Bunu seçmenizin nedeni de şudur: Özellikle 1950’den sonra Türkiye’de çok büyük değişmeler olmuştur. Bu büyük değişim içinde birtakım yoksul kökenli insanlar zenginleşmeye başlamışlardır. Para ile yaşayan insanlara özenmek, onlar gibi olmak zorunluğunu duyuyorlar.



– İki arkadaş arasındaki kopuş nasıl ortaya çıkıyor?

Y.G. – Bazı arkadaşlıklar vardır, anılara dayanır. Beraber olmaktan gelen bir arkadaşlıktır. Bazı arkadaşlıklar vardır, fikri temellere dayanır. Bu iki arkadaşın arkadaşlığı, başlangıçta belki birbirlerine yakın fikir ilişkilerini içinde taşıyor ise de, bunların ayrı kalmalarından ayrı şartlar içinde oluşmalarından dolayı, dünya görüşlerinde belli bir farklılık oluyor. Buna rağmen, bunlar bir araya geldiklerinde, kendilerini iki eski arkadaş gibi görüyorlar. Fakat bir süre sonra anlıyorlar ki bunlar eski arkadaş değiller. Burada bir değişim söz konusudur. Bu arkadaşlık çöker, yokclurken, yeni bir arkadaşlık başlıyor filmde. Yani Kerim Afşar’ın yerine Civan adlı genç bir çocuğun azem’le arkadaşlığı gelişiyor.



– Bu çocuk nasıl bir kişiliği temsil ediyor?

Y.G. – Bir hizmetçi çocuk bu. azem, bu Civan’la arkadaşlık kurarken, ayni zamanda hikayenin geçtiği yörenin çeşitli çalışan insanlarıyla, hizmetçi, bahçıvan, bekçi ve oradaki inşaat işçileriyle de ilişkiler kuruyor. Çünkü azem’in safı belli. azem çaalışan insanın yanında. Bu tavrı, Cemil’le olan arkadaşlığının kopmasını açıklayabiliyor.

– Film nasıl sonuçlanıyor?

Y.G. – Film, Cemil’in öldü mü, intihar mı etti, yoksa azem’in kafasındaki Cemil mi öldü sorusunu düşündürerek sona eriyor. Bu nokta bilerek karanlıkta bırakıldı. Seyircinin kendi kendine bir sonuca varmasını istedik.

– Siz cezaevinden çıktığınızda «Yılmaz Güney mitosunu yıkmak istiyorum» demiştiniz. Bu film buna ne ölçüde katkıda bulunacak. Filmde sizin oynadığınız azem’le seyircinin özdeşleşmesini amaçladınız mı? azem olumlu bir kahraman galiba.



Y.G. – Şimdi Yılmaz Güney mitosu şu kadar yılda oluşmuştur. Onun için bunu biz bir tek filmde yıkamayız. Yalnız genel alışkanlıklar ve genel olarak beklenen şeylere ters düşen şeyler vardır. Bugüne kadar Yılmaz Güney yenilmemiş bir adamdır. Dayak yememiştir. Bu filmde Kerim Afşar’dan dayak yemektedir Yılmaz Güney ve el kaldırmamaktadır. Üstelik rolünün önemi gereği Kerim Afşar, Yılmaz Güney’e göre filme daha bir damgasını basmaktadır. Bu özellik bir parça «Umut» ta da vardır. Zaten «Arkadaş» birdenbire doğmuş bir yapıt değildir. 1966’da «Ben Öldükçe Yaşamımla başlayan çizginin bugün daha gelişmiş bir biçimidir. Ancak biz «Arkadaş»la Türk sinemasında alışılmış anlatım biçimi olan özdeşleştirme’yi iterek «yabancılaştırma»yı ön plana aldık. Seyirciye yapılanın bir filmden başka birşey olmadığını unutturmamak istedik.



– Peki «Arkadaş»ın önceki filmlerinize göre ayrılan başka genel özellikleri olacak mı sizce?

Y.G. – Daha önceki bütün filmlerde Yılmaz Güney hikayenin içinde vardır ve hikayenin gelişimini sağlar. Oysa adam burada sadece izleyici, bir yerden sonra müdahalecidir. Ben burada oyun yönünden şunu belirtmek isterim: Mümkün olduğu kadar «oyunsuzluk» vardır. Hatta bazı yerlerde şu duygu bile uyanmalıdır: «Yahu adam, iyi oynamamış galiba.»

– Bir de şu var mı acaba? Önceki filmlerinize göre kişilik çeşitlemesi daha çok gibi geliyor bize.



Y.G. – Bizim sinemamızdan söz edeyim burada. Bizde iki kişi vardır, biri kadındır biri erkektir, kalanlar gölge gibidirler. Belki bir kötü adam girebilir üçüncü kişi olarak. Oysa «Arkadaş»ta küçücük bir sahneyi oynayan insan bile insandır. Mutlaka bu verilsin ve üstünde durulsun istedik. Herkes kendi bölümünün başrol oyuncusudur. «Arkadaş»ı kısa kısa bölümlerden oluşmuş bir bütün olarak düşünebiliriz. Bazı olaylar vardır ki orada başrol oyuncusu figürandır, öyle olmalıdır. Örneğin «Arkadaş»ın randevuevi sahnesinde hakim unsur kadınlardır, orada Yılmaz Güney’in hakim olmasına olanak yoktur. Ayni şekilde Sulukule bölümünde de çingeneler ön plana çıkarlar; başroldekiler figüranlaşırlar.

Yılmaz Güney’Ie bu konuşma, Nezih Coş ve Engin Ayça tarafından yapılmıştır.

(Alıntıdır. Bkz. https://www.tozlumagazin.net/shop/urun/yedinci-sanat-dergisinin-1974-tarihli-18-sayisi/)

22.02.2021 00:38

Kategoriler:   Bayat Haber

Yorumlar